| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Hüseyin Su’nun 1999’da ilk baskısı yayınlanan kitabı “Aşkın Hâlleri” ikinci baskısıyla tekrar okuruyla buluştu. Nuri Pakdil’in kendisine verdiği Hüseyin ile Su’yu kavuşturan ismiyle edebî kamusal alanımızda yer alan Hüseyin Su, bu kitabıyla dünya imtihanında eşref-i mahlûkatlıkla hayvandan daha aşağı olmak gibi iki uç noktada da bulunabilen insanın her iki uçta da yaşayabileceği aşk hâlinin yansımalarını hikâyeleştiriyor. Böylece beşeri haller hikâye aynasında hikâye kılığında ete kemiğe bürünmüş oluyor.
Rilke, “Genç Bir Şaire Mektuplar”ında “aşk şiiri” yazmayı tavsiye etmez. Çünkü hemen her edebiyatçının, şairin ilgilendiği ve bir tema olarak kullandığı aşkla ilgili eser vermek genç şair ve yazar için “sıradanlık” hatta “banallik” tuzağına ruhu bile duymadan düşmesine sebep olur. “Aşkın Hâlleri” ise bu tuzaklara pabuç bırakmayacak kadar birikimli ve tiitiz bir yazarın kaleminden çıkmış. Bu yüzden de kötü aşk hikâyelerinin klişelerinden, duyarlılığı kör eden duygusallıktan ve en fenası da ham yazarları en çok düştüğü şairanelik belasından korunmuş bir kitap ile karşı karşıyayız.
Kitap, beş hikâyeden oluşuyor. Ancak bundan aşkın beş hâlinin beş ayrı hikâyade tecessüm ettiği veya en azından Hüseyin Su’nun aşkın beş halini hikâyeleştirdiği gibi bir yanlış anlaşılma çıkmamalı. “Her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır” diyen şairin işaret ettiği hassiyet çerçevesinde okunursa aşkın binbir veçhesi ve cephesi olduğu ve Hüseyin Su’nun da bu ahval içinde iç içe geçmiş, bir arada harmanlanmış bir çok hâli dile getridiğini söyleyebiliriz.
Necip Tosun, Hüseyin Su’nun aşkın hikâyesinde yer alış biçimini “Aşk ona göre insanı değiştiren, dönüştüren bir sıçrama tahtasıdır. Ama bu sıçrayışta aşık olanı hep acınası bir yere fırlatır. Aşkın hali tarife gelmez. Ancak bu yürek yangınını hissedebilen biri onu anlayabilir.” diyerek özetler. Gerçekten de “Aşkın Hâlleri”nin aşıkları yenik ekinler gibidir. Hemen hepsi de hayatın derkenarında, marjında durur ve eğreti bir hayat sürerler. Hayatları akıp gitmez, aşkın bir noktasında takılıp kalmışlardır. Bu yüzden de marazileşmiş, marazlarına gönüllü bir kölelik yapmaktadırlar. Hasan okulundaki sekizinci yılındadır ama aklı öyle başka bir yerdedir ki, “tembel” olarak bile tanımlanamayacak kadar ilgisizdir okuluyla. Ali amca, esasen gençliğinde değil aşkında taklımış kalmış biridir. Bu yüzden de yaşıtlarıyla değil gençlerle söyleşmeyi tercih ederek kendi içindeki ateşin bir benzerini göreceğini umut ettiği insanlarla beraber olur.
Zaten klasik hikâyemizde de Kays aşkla Mecnunlaşmış ve aklın ağırlığını bir kenara bırakıp kanatlanmamış mıdır? Kays’ı kendi kölesi yaparak kanatlandıran daha sonra da özgürleştiren aşk, Hüseyin Su’da günümüzdeki yanısımalarıyla arzı endam eder. Bu noktada “Aşkın Hâlleri”ni aşkın değişen ve değişmeyen/değişmeyecek ontolojik boyutlarının işlendiğini söylemek mümkündür. Aşkın en değişmez yönü ise hiç şüphesiz ki yaşadığımız dünyada vuslatın bir muhal olduğu gerçeğidir. Zaten Hüseyin Su’da kendisiyle yapılan bir röportajda Cemal Şakar’ın sorularını yanıtlarken şu tespitte bulunur: “Vuslat yok. Vuslat hiçbir zaman olmayacak. Bugüne dek de vuslat hiç olmamış zaten. Vuslat dediğimiz, daha doğrusu vuslat olarak umduğumuz, mükemmellik değil mi? Her şey mükemmel olduğunda yazıya, insanî hiçbir çabaya gerek kalamayacak. Bu mümkün değildir. (…) Vuslat, gözümüzde ve gönlümüzde taşıdığımız bir serap. Bu serap, bir zaman gerçek olsa, vuslat vaki olsa, sanırım onunla, yani vuslat da yetinmeyiz. Aşkın Hâlleri’ndeki ‘ayrılığa ve hüzne yazgılı’ hâllerin hepsi de bundan ibaret işte.”
Ali Amca’nın Kadillak Selda ile evlenmiş olmasına rağmen muradına vasıl olamaması da zaten böylesi bir imkânsızlık hâlini imlemektedir ya! Bu noktada Köksal Alver’in “Aşkın gücü denilen şeyi somut insan hayatının girdaplarında, gelgitlerinde okuyabilmekteyiz” tespitini hatırlamakta fayda var. gerçekten de Hüseyin Su, aşk gibi soyut, tanıma, klişeye gelmez bir fenomeni akıp geçen günlük hayatın içinde “yerli yerinde” ama mahalliye hapsolmayan bir hikâye dünyası içinde vermektedir. Anlattığı gerçek mekânlarda yaşayan sahici insanların başına gelen hakiki hayat sahneleri dikkat çekicidir. Aşk hikâyelerinde erkeğin zaafını kadının ise gücünü gösteren Hüseyin Su’nun yazdıkları; aşkı bir metaya dönüştüren günümüz yazarlarının bulanık sığlıklarında rastlanamayacak bir berraklıkla örülüdür.
Kimi zaman tercih ettiği ama asla metnin bütünlüğü içinde bir ıssız ada gibi bağımsız, yapıştırma bıyık gibi durmayan yöresel sözcüklerle boyadığı kumaşın ipliklerinin orijinal olduğunu ortaya koymaktadır. Böyle sözcüklere yer veriyor olması sizde anlaşılmaz bir metinle karşı karşıyayım duygusu uyandırmamalı. Zaten sayıca sınırlı olan bu kelimeler, içlerinde yer aldılkları hikâyelerin bütünlüğü içinde kendi anlamlarını da deşifre etmektedir zaten.
Mustafa Kutlu, Hüseyin Su’yu “mükemmeliyetçi” olarak tanımlar. Gerçekten de hm kurgusu hem de dili ile titiz bir işçiliği merkeze koyarak hikâye yazan Hüseyin Su’nun “Aşkın Hâlleri” adlı kitabının yayınlanmasından sonra yedi sene geride kaldı. “Aşkın Hâlleri”ni yeniden okumamız vesilesiyle Hüseyin Su’nun yeni kitabını da merakla beklediğimizi bir not olarak belirtmek isteriz.
NOT: Yazıda yer alan alıntılar, Kemal Aykut ve Ömer Lekesiz’in hazırladığı ve 2005’te Nehir Yayınları’ndan çıkan “Hüseyin Su Kitabı” isimli eserdendir.
31 Ocak 2008
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|