| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
İslam tarihinin tam bir kriz döneminde yaşamıştır İbn Arabi. Doğduğu Endülüs’ün Müslümanların elinden çıkması o hayattayken gerçekleşir. Kibrit-i Ahmer’e talip olduğu için seyahat ettiği doğu ise Haçlı Seferleri ve Moğol istilası gibi iki büyük saldırıyla karşılaşır. Hiç şüphesiz ki yaşananlar sadece istila, deprem, yangın ya da kıtlıklardan kaynaklanan fiziki bunalımlar silsilesinden ibaret değildir. İbn Arabi hayatı ve eserleriyle -sadece yaşadığı çağ için değil- çok daha derin bir anlam krizine şifa oldu. Zaten o da kendisine verilen ilhamla bir emre boyun eğercesine kaleme aldığı ve 500’ü aştığı rivayet olunan eserleri için şunları söyler: “Benim bu kitapları meydan getirmekten muradım, birçokları gibi sadece eser telif etmek değil. Eserlerden büyük bir kısmının telifi için Hak tarafından emir aldım”.
ARZA SIĞMAYAN VELİ
İbn Arabi, yaşadığı dönemin kargaşalarına kaale almaz. Yaşadığı çağın temel zafiyeti de zaten onun kaale almadıklarını baş tacı etmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim İbn Arabi de Fuzulî’nin kıyl u kaal dediği dünyevi malumat yığınına daha çocukken İbn Rüşde verdiği cevap ile bir kenara atmıştır. “İçeri girdiğimde filozof beni karşılamak üzere kalktı, dostluk ve sevgisini gösteren hareketlerle bana sarıldı ve sonra da “evet” dedi. Ben de “evet” diye cevap verdim. Cevabımı duyunca, ne demek istediğini anlamış olduğum için sevindi. Ama onu sevindirenin ne olduğunu anladım ve ekledim: “hayır”. İbn Rüşd kaskatı kesildi ve benzi attı, fikirlerinden şüpheye düşmüş gözüküyordu. Şöyle sordu: “İlahi ilham ve fetihle nasıl bir çözüme ulaştın? Bizim nazar ve istidlalle ulaştığımızla aynı mı?” Şöyle cevap verdim: “Evet ve hayır. Evet ve hayır arasında canlar bedenlerini terk eder ve kelleler düşer”. İbn Rüşd sarardı, onun titrediğini gördüm: “La havle ve la kuvete illa billah” diyordu. Çünkü ne dediğimi anlamıştı.”
İbn Arabi, Divanu’l Ma’arifin hemen başında anlattığı rüyasında hem eserlerinin kaynağının deruni boyutu anlatır hem de ufuklarının emsalsizliğini: “Vakıamda bir meleğin beyaz bir nurla beraber bana geldiğini gördüm. Bu sanki güneş ışığından bir parçaydı. “Bu nedir?” diye sordum. Bana şöyle cevap verdi: “Bu Eş-Şu’ara suresidir”. Onu yuttum ve o zaman sanki bir tüy göğsümden boğazıma, boğazımdan da ağzıma çıkıyormuş gibi hissetttim. Bu başı, dili, gözleri ve dudakları olan bir hayvandı. Başı Meşrık ve Mağrib ufuklarını kaplayıncaya kadar genişledi, sonra yeniden küçüldü ve göğsüme geri döndü. O zaman bildim ki sözüm (kelamı) Meşrık’a da Mağrib’e de ulaşacak.” Gerçekten de Şeyh-i Ekberin irtihâlini takip eden asırlar boyunca Ekberi damga yedi iklime yayıldı ve o muazzam külliyatı pek şerhe konu oldu. Nitekim Osman Yahya sadece Füsusul Hikem’in yüz yirmi şerhini tespit etmiştir. (Ki Füsus için yapılan çalışmalar hiç şüphesiz ki Osman Yahya’nın tespit ettiklerinden ibaret değildir.) Ayrıca Ekberi irfanı İbn Arabi’nin eserlerine yapılan şerhlerden ibaret saymak yanlış bir tutum olur. İbn Arabi’ye açık ya da dolaylı atıfta bulunan tasavvuf külliyatının haddi hesabı yoktur. Çünkü İbn Arabi’nin etkisi Ekberi mektebi oluşturan Konevi, Cendi, Kaşgari, Kayseri, Cami, Nablusi ve Emir Abdülkadir gibi mutasavvıflardan ibaret değildir.
4 Aralık 2007
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|