| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Edebiyatın bir şubesi olarak doğmuştur tarih. Uzun bir dönem de edebiyatın içinde telakki edilmiştir. İngilizce tarih anlamına gelen history ile hikâye anlamına gelen story kelimeleri arasındaki benzerlik boşuna değildir hani. “Nun Masalları”ndan beri Nazan Bekiroğlu’nu takip edenlerin tarih ve hikaye arasında kurduğu sentez ise büsbütün başka bir şeydir. Tarih Bekiroğlu için geçmişte olanları anlatma aracı olmanın ötesinde insan olmanın gerçeğine ilişkin tecrübi bir çalışma gibidir. Anlatmaktan ziyade anlamak için yazıyor gibidir Nazan Bekiroğlu. Dolayısıyla onun tarihi hikâyeden ziyade tarih-hikaye yazdığı yani tarihi bir düzlem, bir bahane ve kurguyu çalıştıran bir makine olarak kullandığını, asıl derdinin tarihteki insan değil hikâyedeki insan olduğunu söylemek mümkün. O kurgusunu tarihin derinliklerine taşırken, çadırını yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesine kurarken derdi eski zamanlarda yaşayan insan değil, bütün zamanlarda yaşayan insanı anlatmak. Yani Nazan Bekiroğlu’nun asıl amacı değişen onca şeye rağmen değişmeyeni, değişmez olan bir tözü yakalamaya ve anlatmaya çalışmak. Nitekim Yeni Şafak’ın kitap ekinde Ayşe Kara’nın sorularına cevap veren Nazan Bekiroğlu’nun şu sözleri de bu gayreti teyit eder nitelikte. “Evet sanatçı çağının tanığıdır ama bundan daha fazlasıyla sorumlu daha doğrusu muhatap olması gerek. O, çağının da ötesinin, bütün çağların, bugün, dün, yarın, ve dünde değişmez olanın da tanığı ve muhatabı olmak mecburiyetinde. İçsel bir mecburiyet bu.” (Yeni Şafak Kitap Eki. Kasım 2006, sayı 11, sayfa:30-31)
İlk kitabı “Nun Masalları”nın yayınlandığı 1997’den beri bir çok kitaba imza atan Bekiroğlu, ikinci hikâye kitabı “Cam Irmağı Taş Gemi” için dokuz sene bekledi. Altı hikâyeden oluşan “Cam Irmağı Taş Gemi” isminin imlediği imkansızlıklar koleksiyonu gibi karşımıza çıkıyor. (Timaş Yayınları’nın okurlarıyla buluşturduğu bu kitap, Bekiroğlu'nun 'Nun Masalları', 'Şair Nigar Hanım', 'Halide Edip Adıvar', 'Mor Mürekkep', 'Yusuf ile Züleyha', 'Mavi Lale', 'İsimle Ateş Arasında' ve 'Cümle Kapısı'ndan sonraki dokuzuncu kitabı.)
Yüce kitabımız Kur’anı Kerim, “Oku!” emriyle nazil olmaya başlamıştır, muharref Kitab-ı Mukaddes ise “Başlangıçta söz vardı” ihtarıyla açılır. Şüphesiz “Oku!” emrinin maksadı selüloza basılmış metinleri gözden geçirmekten ibaret değildir. Tıpkı başlangıçta varolduğu vurgulanan logosun bir laf kümesinden ibaret olmaması gibi. “Cam Irmağı ve Taş Gemi” de bu ontolojik vurguyu hatırlatan bir hikâye ile açıyor kapılarını. “Be” adlı hikâye Elif ile Be’nin aşkı ile başlıyor. (Bu noktada İsmet Özel’in “Sebeb-i Telif” adlı şiirini hatırlamamak kabil mi? Ne diyor şair? “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız”) Hikâyenin adının “Elif” değil de “be” oluşu elbette dikkat çekicidir. Her ne kadar elifbenin ilk harfi de olsa be gelip açığa çıkarmadan, faş etmeden önce elif karanlıktadır zira. Öncelikle elifin bilinmesi, deşifre edilmesi gerekir ki, bu görev de be’ye düşer. Leyla’yı Leyla kılan Kays’ın Mecnun olmasından kaynaklanır. Kays, Mecnun olmadığı sürece Leyla, kabilesinde bile kimsenin farkedemeyeceği sıradanlıkta bir kızdır. Nitekim Leyla’nın sıradan biri olduğu söylendiğinde Mecnun “Siz onu bir de benim gözümle görün” diye uyaracaktır. Elif’i de elif kılan be’nin onu görmesi, be’nin Mecnunlaşmasıdır tabii ki. O be’ye bağlanmadıkça elif olmasının farkına bile varamaz ve be gelmedikçe herşey tefsir edilmemiş, şerh edilmemiş haliyle kapalı ve karanlık kalır. Elif’in be tarafından bilinmesi sadece bütün kainat tarafından farkedilmesini sağlamaz aynı zamanda elifin de kendi varlığını farketmesiyle sonuçlanması beklenir. Ancak varoluş bir sonuçlanma, olmuş bitmiş bir olay değil değil sürekli bir oluş, her an yeniden yaratılıştır. Eğer varoluş, olmuş bitmiş bir hadiseden ibaret olsaydı hikâyeciye asla söz düşmezdi. Çünkü ortada anlatılacak hiçbir şey kalmazdı. “Be” hikayesi, kitabın dibaceni teşkil eden ve Nazan Bekiroğlu’nun hikâye poetikasını satır aralarında duyurduğu bir metin olarak kitabın başında yer alırken, kitabın münderecatı hakkında da muhtasar ipuçları sunuyor.
Kül rengi kuşun macerasıyla başlıyor asıl hikâye. Küçük bir şehirde yaşayan küçük bir kuş iken boyundan büyük bir iş olan göçmen kuşluğa niyet eden ve aşk ile kanat çırparken gücü tükenip Beyaz Mermer Şehri’ne düşen kuş, şehrin sükutuyla taş kesilir adeta. Çünkü şehir kuşu görmemiş ve tefsir etmeye, bilmeye, deşifre etmeye çalışmamıştır. Bilinmemin azabı kuşa son nefesini verdirirken kuzeye doğru ilerleyen bir ordunun haberini alırız. Bu aynı zamanda da “Mavi Gül Dalı” adlı hikâyenin ilk cümlesidir de. Bekiroğlu kitap boyunca hikâyeleri böylece uç uca birleştirerek ama her hikâyenin de muhtariyetini koruyarak bir anlamda ucu sürekli açık kalan bir anlamda da bir çember gibi kendi içinde kapanan bir kitap olarak inşa eder “Cam Irmağı Taş Gemi”yi.
İşte burada tarih devreye girer gibi olur okur için. İsim ve mekan zikredilmese de adres açıktır. Eski Mısır. Nil Nehri’nin akış yönüne doğru Aşağı ve Yukarı Mısır olarak isimlendirilen Kuzey ve Güney Mısır Kırallıkları Güney’in ordularının Kuzey’i istila etmesiyle birleşir. Kuzeyin prensesi yurdundan olup, güneyin kralı ile evlenmek zorunda kalınca en büyük serveti olan “Mavi Gül Dalı”nı da gitmek zorunda kaldığı yaban topraklara taşır. Mısır’ın putperestliğini tek tanrılı bir dinle değiştirmek için uğraşırken adı belgelerden, mühürlerden ve duvarlardan silinen Akheneton, Nazan Bekiroğlu’nun kitabında da ismen değil bir sembol olarak geçer. Tarih kitabı değildir “Cam Irmağı Taş Gemi”. Ancak sıkı bir tarih okumasının ürünü de olduğu açıktır. Ya okur? O da yazarı kadar tarih bilmek zorunda mıdır? Bu soruya hem evet hem de hayır yanıtını vermek mümkündür. Evet tarih bilmek okuru farklı bir okuma katmanına ulaştırır. Kitabın örüldüğü semboller bütünü tarih bilen okurun elinde bir gül gibi açılıverir. Ancak tarih bilmenin bir önemli dezavantajı da vardır. Kitabın bir hikaye kitabı olduğunu unutma ve aşkı bir kenara bırakıp kıyl u kaal denizinde boğulma tehlikesi. O zaman da Musa Peygamber aleyhisselamı yakalayacağını zannedip Kızıldeniz’de son nefesini vermek zorunda kalan firavundan bir farkımız kalmaz değil mi?
Lütfen “Cam Irmağı Taş Gemi”yi anlattıklarımdan ibaret sanmayın. Daha yapıtlarıyla bilinmek isteyen ama yaptıkları piramide hapsolacağı için acı çeken heykeltraştan, mezarının emsalsiz olması için sanatçısının eline zarar verip piramidine kavuşamayan firavundan ve taş piramidin derinliklerini meşalenin isi bulaşmadan aydınlatan cam ustası kadından hiç bahsetmedim. Nazan Bekiroğlu’nun hikâyeleri gündüzleyin ilmik ilmik örlülen ve geceleyin ilmik ilmik sökülen Penelope’nin duvağına benziyor.
Cam Irmağı’nda taştan gemi yürütmek elbette harkesin harcı değil. Ancak taşla camın karşılaşmasında sadece camın değil taşın da zedelendiğini farketmek çok daha az insanın duyabileceği, farkedebileceği, hissedebileceği bir şey.
Genelde bir Nazan Bekiroğlu hikâyesini, özelde “Cam Irmağı Taş Gemi”yi farklı ve özel kılan da zaten bu yönü değil mi?
24 Nisan 2007
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|