|
Necip Fazıl - Tenkitler, Polemikler, Kavgalar, Murat Ertaş
|
| |
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
|
| |
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
|
| |
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
|
| |
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
|
| |
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
|
| |
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
|
| |
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
|
| |
Hiç, Carmen Laforet
|
| |
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
|
| |
|
|
 |
Şehrin kuleleri
Gerçek kimilerince öyle kutsanır ki gerçekçi olmayan romanı mahkûm etmek için
“kaçış edebiyatı” yaftası onu yok saymak için yeterli bir gerekçedir. Halbuki
“gerçek”, “hakikat”in bir cüzünden ibarettir ve gerçeğe indirgenmiş bir dünya
hakikatin yok sayıldığı bir hapishaneden ibarettir. Ancak buradan yola çıkarak
fantastik edebiyatı yada bilimkurguyu “hakikat” katına yükselttiğimi
düşünürseniz işaret ettiğime değil parmağıma bakıyorsunuz demektir. Zira
anlatılan hayatın gerçeklerden ibaret olmadığının hissettirilmesinden ibarettir.
Bunun için kimi zaman ironi, parodi gibi araçlar kullanılır. Anlatılanlar ve
anlatım nihayetinde gerçeğin dışına çıkarken ona farklı bir açıdan bakmaya imkan
sağlar. Yoksa edebiyattan hakikatin bizatihi kendisini söylemesini beklemek
abesle iştigaldir.
Tayfun Pirselimoğlu, kendini farklı meşgalelerde, sanatta ifade eden bir
sanatçı. Üniversite eğitimini ODTÜ'de tamamladıktan sonra Viyana'da Tatbiki
Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim ve gravür okuyan Pirselimoğlu, dünyanın pek
çok yerinde sergiler açtı, ortak sergilere katıldı. Sinema alanına senaryola
çalışmaları ve kısa filmlerle giren Pirselimoğlu, 2002 yılında "Hiçbiryerde" ile
ilk uzun metrajlı filmini gerçekleştirdi. Film Yönetmeni ve ressam Tayfur
Pirselimoğlu’nun kendini ifade ettiği alanlardan biri de roman. Bugüne kadar
dört roman yayınlamış Pirselimoğlu. Sırası ile “Çöl Masalları”, “Kayıp Şahıslar
Albümü”, “Malihulya” ve “Şehrin Kuleleri” adını taşıyan bu romanlarda sağlam bir
kurgu, zengin bir anlatım söz konusu.
Bu romanları bir arada değerlendirmek ise zannediyorum ki Pirselimoğlu’nun
edebiyatla olan ilgisinin zeminini analiz etmemize yardımcı olacaktır.
“Çöl Masalları” bir kendinden kaçış romanı olarak karşımıza çıkar. Romanın
kahramanı konağın bodrum katında rastladığı bir kapıyı yıllar sonra açmaya
cesaret eder ve kapının arkasında bir çöl bulur. Roman kahramanın yaşadıklarını
ve çölde rastladığı insanların anlattıklarını hikâye eder. Pirselimoğlu’nun ilk
üç romanı kahramanlarının kendi macerası boyunca rastladığı kişilerin kendi
hikâyelerini anlattığı uzun epizotlarla örülüdür. İlk üç romanda anlatılanlar
romanın temel problematiği çerçevesinde gelişen hikayelerden oluşur. “Çöl
Masalları”nda çölde rastlanan herkes günlük yaşamının gailesi içinde aniden
karşılarına çıkan kapıdan çöle kaçmışlardır. Çöl bu insanlar için bir çeşit
‘tabula rasa’dır. Çünkü çöle giren insanlar hayatlarını terk ederler. Öte yandan
çöl insanları terk ettikleri hayatı kayıt altına da almaya başlarlar. Daha sonra
uzun bir yolculukla ulaştıkları kütüphaneye teslim edecekleri defterlerine terk
ettikleri hayatı yazarlar.
“Kayıp Şahıslar Albümü” de bir kendinden kaçış romanıdır. Bu kaçışın “Çöl
Masalları”ndaki kadar bile iradi olup, olmadığı şüphelidir. Ayrıca “Çöl
Masalları”ndan farklı olarak “takip etme” ve “takip edilme” temaları da
Pirselimoğlu’nun romanlarına bu kitapla dahil olur. “Kayıp Şahıslar Albümü” adlı
kitabı basan matbaada çalışan Cezmi Kara’nın albümdeki kayıp şahıslara
rastlamasıyla başlayan hikaye, kâh kayıplar kâh kayıp yakınlarının hikayeleri
ile gelişir. Pirselimoğlu kendisiyle yapılan bir röportajda, böylesi bir roman
yazışının gerekçesini şöylece anlatmış: “İçişleri Bakanlığı'nın çıkardığı bir
kitap var 'Kayıp Şahıslar Albümü' diye. Bende de var bu kitap. Bu korkunç bir
şey. Kitabı açtığınız zaman yüzlerce suretle karşı karşıya geliyorsunuz, her
birinin ayrı bir hikâyesi var ve bu insanlar o fotoğraf çekme anındaki
masumiyetlerinin çok uzağında bir yerdeler ve biz onlara ne olduğunu bilmiyoruz.
Ve bundan yola çıkarak 'Kayıp Şahıslar Albümü' oluştu, fakat bu coğrafyada geçen
bir hikâyeyi anlatıyoruz ve bu topraklardaki kaybolmanın neye tekabül ettiğini
düşünme adına bir işe yarasın isterim bu kitap. Biraz da buna hizmet ediyordur
diye umut ediyorum. “
Tam adıyla “Malihulya yada Haşmet’in Aşkının Peşinde Yaptığı Harikulade
Yolculuk” romanında ise Pirselimoğlu, okurun karşısına aşka yani başkasına kaçış
hikayesi çıkartır. Bu anlamda “Malihulya” ilk romandan farklıdır. Çünkü
“kaçılan” bir çöl yada yer altı değil bir başka “ben”dir. “Leyla İle Mecnun”un
modern bir versiyonu olan Malihulya’nın kahramanı olan berber çırağı Haşmet,
rüyasında gördüğü kıza aşık olur ve onu bulmak için işgal altındaki Bağdat’a
gider. Yol boyunca başına pek çok fantastik olay gelir. Mesela Diyarbakır’da bir
gemiye bindirilir. Haşmet Bağdat’a ulaşana kadar aşık olan ama kavuşamayan
insanların öykülerini dinler ama hemen hemen hepsine de aynı tepkiyi verir:
“Haşmet o giderken (hikayeyi anlatan) bu tuhaf hikayenin neresinden ne
çıkartması gerektiğini tam olarak çıkartamamıştır bile…” Malihulya’da anlatılan
hep “Leyla”dır ama tam anlamıyla Mecnun’un bir tek Haşmet olduğunu romanın
sonunda öğreniriz.
Pirselimoğlu’nun son yayınlanan romanı olan “Şehrin Kuleleri” ise kaçılası bir
“biz” ülkesinde yaşayan, fakat asla kaçamayan insanların hikâyeleri çerçevesinde
kurulmuştur. Geleceğin İstanbul’unda geçer “Şehrin Kuleleri”. Ancak şaşırtıcı
bir şekilde geçmişi -mesela 25 yıl önce yaşanan 12 Eylül’ü hatırlatan- bir
askeri dönem anlatılır. George Orwell’in, Huxley’in anti-ütopyalarını
çağrıştıran bir gözetleme ve provokasyon atmosferi anlatılır ama geleceği
anlatan bu hikâyede bugün varolan teknolojiden bile eser yoktur. Bilgisayarlar
terk edilmiş, insanları uydular yada kameralar değil “devlet memurları” takip
etmektedir. O günlerin Türkiye’si kendini tam anlamıyla dışa kapamış, -hatta
bütün sınırları kapatan bir Tük seddinin inşası söz konusudur- yaşanan iç
karışıklıklar, krizler ve doğal afetlerle nüfusu 15-20 milyona inmesine rağmen
bunu bile halkından gizleyen ve tam olarak kimin tarafından yönetildiği
bilinmeyen bir rejim yürürlüktedir. Ömer Türkeş’in deyimiyle: “Yazar, mizahi
anlatımı, ironik üslubuyla gelmiş işin üstesinden, ki alışkanlıklarla körelmiş
bir toplumda, artık fark edilemeyen saçmalıklara, alçaklıklara, çarpıklıklara
dikkat çeken, alışkın olunan şeylerin garipliğini, garip sanılanların
olağanlığını keşfetmemizi sağlayan tam da bu ironik tutumdur. Tesadüflerin,
olayların, iktidarın tasarruflarının, insan davranışlarının saçmalığı sarsıyor
bizi, çünkü bu saçmalıkların ne kadar gerçek olduğunu, yakamızdan hiç
düşmediğini ve her an tekrarlanabileceğini hissediyoruz.”
“Şehrin Kuleleri”nin kahramanı bir çeşit Josef K. olan T. Kara’dır. Bir
gözetleme memuru olan T. Kara, önce yıllardır koltuğundan kalkmadan oturan Ferit
Göz’ü takip etmekle görevlendirilir; daha sonra da kendi iradesi dışında derin
devletin muhalifleri saptamak amacıyla yaptığı provokasyonlardan ikisinde birden
aynı anda lider olur. T. Kara’yı bir grup mehdisi olarak benimser, bir başka
grup ise devrimin komutanı olarak.
İşten eve, evden işe “rutin” bir hayat süren ve en büyük eğlencesi bindiği
belediye otobüsünde beraber yolculuk ettiği insanları dikizlemek olan T.
Kara’nın, roman boyunca olayların önünde savruluşuna şahit oluruz. O bir
“Tutunamayan” bile değil “sürüklenendir”, maruz kaldığı şeyin ne menem bir şey
olduğu hakkında tam olarak fikir sahibi bile değildir. En büyük amacı olan sokak
lambaları kontrol memurluğuna kavuşamayan T. Kara’nın birbirine zıt iki ayrı
gruba ik farklı kimlikle lider olmasında da hatta kısa süreliğine ülkenin lideri
olmasında da hiçbir dahli yoktur. Pirselimoğlu’nun bütün romanlarında
“sürüklenen” kahramanları varolmasına karşılık hiçbiri T. Kara ile yarışamaz.
Yazar Tayfun Pirselimoğlu’nun romanları birbirine “konu” ve “kahramanlarıyla”
değil de anlatma biçimi, işlenen temalar ve kullanılan imgeler olarak
bağlantılar içeriyor. Pirselimoğlu’nun en yeni romanı “Şehrin Kuleleri” ise ilk
üç romandan çok daha temelli ve kapsamlı bir hikâyeyi anlatmış olması sebebiyle
Pirselimoğlu’nun “şimdilik” en iyi romanı olarak anılmayı hak edecek bir
çalışma.
Yaşadığımız günlerde şahit olduğumuz roman patlamasına rağmen Tayfun
Pirselimoğlu’nun kitaplarını, rahatlıkla az sayıda yayınlanan iyi romanlar
arasında sayabiliriz.
25 Şubat 2006
| • Yazarın diğer
yazıları... |

Mevlana’yı hümanizme mahkûm etmek
Öyküde anlatılmayan
10.400 yazar bir ansiklopedide
Aşkın Hâlleri
'Enstanteneler'in Şairi: Kamil Eşfak Berki
Kibrit-i Ahmer nedir?
Hanzala'nın Sırtındaki Filistin
Balık ve tango
Kadim hikâye yeni öykü
Nusret Özcan en gencimizdi
Dergâh yazıları güldestesi
Cam Irmağı Taş Gemi
Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler
Karganın güldüğü
Robinson Crusoe ve Siyonizm
İki şiir
Salome’den şarkılar
Vakte karşı sözler
Modernizmden modernleşmeye anadolu sermayesi
İki hatırat
Raylı romanlar
Bellekteki huriler
Rasim Özdenören'den kimi poetik notlar
Michel Butor'un Dünyevi Komedyası: "Değişim"
Reklâm bize sırıtan bir leştir
Şehrin kuleleri
Şiir ve folklor
Şiir ve hikmet
'Bir Beyaz Rüya'nın şiirleri
Dilemmanın dublörü
1970’lerden uzun mektuplar
Yalçın Küçük: Bay Yanlışlanmaz
Transparan kadın yazarlar
Vonnegut'un zehiri ve panzehiri
Şiir atlasında İstanbul
Türk erkeklerini ofsayta düşüren futbol
Aşkın demi kudüm
Bu ülkenin aydını
Pop corn versus patlamış mısır
"Keşke Yalnız Bunun İçin"
“Karanlık Sular”dan okunan Japon hikâyesi
Orhan Okay: Hepimizin hocası
Satıraralarıyla "Yeşilçam Günlüğü"
"Gel Zaman"
Sinemadaki derviş: Yücel Çakmaklı
"Optik Patikada Patak"
Roman tek ama tercüme muhtelif
Müteşair şiire düşman
İhraç fazlası "Huruç"
Reklam romanHuruç"
Reklam roman
|
 |

Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.
Alexa Rating
|