| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Arı Maya resimli kokulu silgi…
Sarımsak ya da sarımsaklı bir şey yedikten sonra tuzlu maydanoz yiyiniz. Ayrıca nane, karanfil, anason, kimyon gibi baharatların da sarımsağın kokusunu azaltıcı etkisi olduğunu hatırlatayım. Hatta bazı şifalı bitkiler ve emraz yetkilileri, sarımsaklı yemek yemeden önce bir diş sarımsağı “aspirin”e niyet ederek yutmanın yemekten sonra nefesin sarımsak kokmasını önleyeceğini iddia ediyorlar. Merak ediyorsanız yine de bence hafta sonuna denk gelecek bir öğünde deneyiniz…
Kokuların, dünya durdukça değişmeyecek pek az şeyden biri olduklarını düşündüm geçenlerde. Gökyüzü gibidir kokular, dünya değişir de onlar hep aynı kalır. Sağı solu istediği gibi biçse de, kokuları bir türlü kesemez zamanın rüzgârlı tırpanı… Sarımsak kokusu asırlardır aynıdır, yıllar geçtikçe değişmez kavundan yayılan rayiha… Pamuktan yapılmış ipek kanatlı bir tür tahterevalliye benzeyen göze görünmez binekleri vardır ki kokuların, en unuttuğunuz yerlere götürür sizi. Akşam ‘Hafta sonuna iki gün kaldı’ diyerek eve giderken hayatınıza bir ateş alımı girip çıkmış birinin parfümünü duyarsanız biri yanınızdan geçince, bir anda gözlerinizin önüne uçan anı kilimleri dokur kokular, biner gideriz gönlümüzce…
Hani o mahalle bakkallarının mukavva, bez altlıklar sarkan raflarından yayılan deterjan ve çikolata karışımı kokuları,
Yeni açılmış kurşun kalemin kalemtıraş artığı kokusu,
İlkokuldayken aklımdan çoğu kez yemeyi geçirdiğim ve birkaç kez de kimse görmeden gizli gizli dişlediğim kokulu silgi kokusu…(üstünde arı maya resmi olan)
Kokular kimi defa kederdir, kimi defa neşelendirir, insanı kendi kendine gülümsetir bazen kokular… Yaz akşamları evlerin açık mutfak pencerelerinden sokağa koşturan kızartma kokuları, onların arkasından, arkadaşını sokakta görünce hemencecik dışarı fırlamış bir ortaokul çocuğu gibi karpuz kokuları,
Sokak kapıları açıldığında yüze çarpan türlü türlü ev kokuları, o kokular da ruhunu yansıtır, kim olduğunu, nasıl biri olduğunu söyler sanki evlerin. Kimi evler oturmuş bir aristokrasiyle entelektüel, varlıklı bir yaşamın zengin nimetlerinin karışımından oluşan leziz, temiz ve sıhhatli bir kokuya sahiptir. Kimi evler vardır, içi geçmiştir kirden, hayattan vazgeçmiş bir dağınıklığa eklenmiş ağır bir rutubetle birlikte yoksul yoksul kokar. Kimilerininse orta halli bir memnuniyete benzeyen, pişmesine az kalmış biber dolma kokusu yayılır içlerinden. Ütü kokar kimileri, bir can sıkıntısı kokusudur ütü kokusu.
Defter, kalem, kitap ve mürekkepten oluşmuş kırtasiyeci kokusu, tren rayları ve büyük tren garlarının duvarlarına sinmiş pis, kesif bir yalnızlık kokusu, benzin kokusu, denizden yayılan iyot ve yosun kokusu, kol saatlerinin plastik, deri kayışlarının yaz aylarında terleyen bileklerde oluşturduğu, tanımlamak için defalarca koklanan o orijinal koku, yumuşatıcı eklenmiş temiz çamaşır kokusu, yağmurdan sonra toprağın bilinmeyen taze bir sebzeye benzeyen kokusu, kokoreç kokusu, tehlikeli uhu kokusu,
Bir akşam uzakta yaşayan fertlerinin de bir araya geldiği huzurla toplanmış bir ailedir taze kavrulmuş leblebi kokusu, pişmiş orta şekerli kahve kokusu, film aralarında sinema fuayelerinde alıcı bekleyen patlamış mısır kokusu, domates fidelerinin meyveye kararlı keskin yeşil kokusu,
Babannemin, şimdi toprak olmuş ellerinin et sote pişirirken vücuda getirdiği, çarliston biberle destekli dehşetli leziz, sanki özellikle, kasten, bilerek, kendi tasarrufuyla oluşturduğu, sanki istese bir cisme dönüştürüverecekmiş gibi havada tuttuğu o şahsiyetli koku…
Belleğimizin köşelerinde istiflenmiş nice anıların, anların tozunu alır kokular…
On bin farklı kokuyu saklayabiliyormuş beynimiz, on bin farklı an, hafızanın hiç kullanılmayan, küçük bir kilerde unutulmuş eşyalar gibi biriktirdiği irili ufaklı, iyili kötülü, acı tatlı on bin fotoğraf…
Patrick Suskind’in Koku adlı romanını görürdüm kitapçı raflarında. Hep dikkatimi çekmişti ama bir türlü okuyamadım. Şu sıcaklar bir geçsin de, alacağım. Yaz sıcaklarının üzerime tonlarca ağırlıkta hararet kürecikleri bindirdiği şu günlerde hemen eve kaçıp, el yordamıyla bulduğum ve çoğunlukla da okumuş olduğum bir kitabı rasgele açıp okuyorum. Kitapçıları gezmek için eylülü beklemeli.
Ortadirek (Yaşar Kemal) geçti kıştan kalma serinliğiyle elime geçenlerde. Yoksul bir köylü ailesinin hasat zamanı Çukurova’ya inişi… Sayfalarda, matbaa mürekkebinin altından usul usul yayılan rutubetli, tozlu, yıpratıcı bir gariplik, zehir zemberek bir fukaralık kokusu.
Hızla akan derelerin üzerinde serin serin uçuşan su kokusu, ilk gençliğin koltukaltlarından rüzgarlanan bıçkın, fiyakalı, süratli rebul, first class, amadeuslar, kirli, gri, havalandırılmamış bir battaniye gibi sokak kedisi kokusu, yanmış anız kokusu,
Yaşamımızın kimi özel, esrik, acı, tatlı unutulmaz anlarına tesadüfen doluşarak bizi ilk duyduğumuz anlara götüren, beynimizin minik kapsüllere birkaç satır hatırlatma yazısıyla koyup biriktirdiği kokular…
Birbuçuk-iki sayfalık bir yazıya sığmayacak ne kokuları da unuttum kimbilir…
20 Temmuz 2005
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|