|
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
|
| |
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
|
| |
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
|
| |
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
|
| |
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
|
| |
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
|
| |
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
|
| |
Hiç, Carmen Laforet
|
| |
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
|
| |
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
|
| |
|
|
 |
Gitmekler...
Fransız şair-eleştirmen Paul Valery, insanları üçe ayırıyor; Yaşayanlar,
ölüler ve denize açılanlar. Ben de bu enfes tasnifi haddim olmayarak şöyle
yorumladım, denize açılmıyorsanız eğer, yaşayan bir ölüsünüz siz.
Denize açılmak… Ama öyle Beşiktaş'tan şehir hatları vapuruna binip, güvertede on
dakika kadar kendinizi hayatın güzel olduğuna inandırmaya çalıştıktan sonra
Kadıköy'de inmek değil. Baktığınızda karşı yakayı göremediğiniz bir ummana
yelken açmak burada muradım.
Belediye otobüsü kuyruklarında, sabah-akşam trafiklerinde, kalabalıklar arasında
sıkışıp kalmış ruhlarımızın yelkenini, nereden estiği bilinmez bir macera
rüzgarı şişirsin, açılıp gidelim isteriz.
Eski bekar evimizde hafta sonları ev arkadaşlarımla beraber bize yakın oturan
bir abimizin evine giderdik. Bostancı sahilinde banliyö hattının hemen yanında
bir apartmanın giriş katında şirin bir evde otururdu. Arka odasından da küçücek
bir kapı, sarmaşıklarla örtülmüş kırlangıç yuvası kadar bir bahçeciğe açılırdı.
Ruhumuzun en sevdiği gün olan pazarları, sabah kahvaltısının ardından bedenimizi
de ödüllendirir, kaşına kaşına gazete okurduk bahçe balkonunda. Önümüzde
yükselen toprağın üzerinde bitmiş çepeçevre sarmaşıkların, denizi görmemize
engel olsalar da bize bir küçük kara parçası kurtardıklarını sonradan farkettik.
Şu telaş içindeki İstanbul'da dilediğimizce ekip biçtiğimiz bir gönül bahçesiydi
o, içimizden gizli gizli neşelenir, çocuklaşır, güneşin altında saatlerce
oturur, sıkıntılı ruhlarımızı beyazlatır asardık çamaşır iplerine. Orada öylece
oturduğumuz halde kimbilir nerelere gitmişizdir...
Kim kimden hoşnut değil, canımızı sıkan ne, nesini beğenmeyiz yaşamımızın da
gitmek isteriz buralardan. Nedir bu gitmek arsızlığı. Kendimizi bırakabilsek bir
otogar emanetçisine de çıksak yola. İçimden başka birilerini uğurlamaktan
bıktım, biraz da ben düşeyim yollara…
En son, şehrin kenarında böyle gidemeyenlere getirilmiş bir kır lokantasının
tahta masasında otururken gitmiştim, pencerenin önündeki saksıda şımaran bir
sardunya fotoğrafı götürmüştü beni. Yalnızken iyi de bu tek başına yolculuklar,
birkaç arkadaş oturuyorken geldiğinde görünmez faytonları gitmenin, 'Hoop olum
uçtun gene'lerle durur aniden takır tukur sesleri.
Beş küçük masum harftir oysa ama bir araya geldiğinde nasıl da suça teşvik eder
adamı...
Çok uzaklardan birinin gelmesi de gitmektir karşılayan için, gitmek getirir o
da. Gitmek ömrün kısalığıdır, kalmak ömrü uzatır da uzatır.
Kimse gitmenizi istemez bir de. Şarkıdaki gibi git,git,git diye yinelenirken
sözcükler dudaklardan ansızın kaçıveren bir küçük olumsuzluk takısıyla değişir
düşünceler. Sıkıysa git.
Mesafesi de duruma göre değişir ruhun bu kendi vesaitleriyle yaptığı
yolculukların. Kimi zaman hayal edebildiğimiz en uzak diyarlara gitmeyi düşler,
kimi zaman da birkaç durak ötedeki tatlıcıda olmayı çeker canımız.
Her zaman bir yer değildir gidilecek, bu sanal biletlerde yazan. Bir mekana,
hatta bazen anlara bile gidilir ki en keyifli yolculuklardan biridir.
Bazen bir yere gitmenin kendisinden de zevkli hale gelir ki bu tür gitmeler,
'Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım' olur yol türküsü. Öyle bir anda
yazılmıştır ki bu şarkı, gidişin kendisinden de güzel gelir kulağa. Hatta daha
da kötüsü bu şarkıyı, İstanbul'da olduğun halde yitip gitmiş bir İstanbul'un
peşinden yollara düşmüş söylerken bulmaktır kendini.
Oturduğun yerden yolları memleket etmektir böyle gitmekler. Bir yola çıkar,
gider kendini bulursun vardığın yerde, oysa ki bırakmıştın...
Gider dururuz içimizde yaşayan başkalarını bulmak için, ama yine de başka
birinin elleriyle tutmak istemeyiz bir başkasını.
Nereye gitsek bir bekleyen karşılar bizi, bize de çokça benzeyen biri.
Vakit dolmuş, gitmeliyim...
20 Nisan 2004
| • Yazarın diğer yazıları... |

Zaman cadısının tozlu süpürgesi…
Arı Maya resimli kokulu silgi…
Dokuz sekiz toprak, yarım anne…
Bir zamanların elveda salınımları
Geldim yarım, kaldım yarım, uykuda mısın sevgili yarim...
Gitmekler...
Müzikli resimli öznel tarih dökümü...
6 Edebiyat A
Süpürgesi yoncadan Eminem...
'Penaltı mıydı? / Hakemler de insan'
Kızıltepe'den çıkarken dönüp dönüp baktım Mardin'e...
Adalar kıyılarında pavurya avcıları...
Ben evlenemem anne, faizler düşürüldü!
Urfa türkülerine, Tom Waits'e, sakin olmaya...
Ordan burdan...
Denzel Washington, SSK Primi ve Patronum...
Bir dükkandan çıkan sosyal açılımlanmaların psiko-şahsi politiği
Sevdiğim şeyler...
Hani gülen gözlerin...
Kim soğutuyor sokakları...
Nash dengesi: Aşk ve ölüm sıfırı
Orhan Ayhan, Muhammed Ali ve Amerika Birleşik Devletleri
Görmedin gözlerimde sana kurduğum dünyayı
Aşk parasızların sevimli maskesi
|
 |

Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.
Alexa Rating
|