| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Süpürgesi yoncadan Eminem...
Çarşamba günleri pazar kurulurdu Yeşil'de. Ben okuldan gelir, yemeğimi yer, sonra tekerlekli pazar arabamızın, sadece benim görebildiğim gizli direksiyonuna geçer, güle oynaya pazara giderdik, halam ve babannemle. Ve Bursa sokakları, şehrin misafir odalarına açılan koridorlar gibiydi o zamanlar. Bursa kocaman bir evdi sanki ve biz bütün kent sakinleri de ev sahibiydik.
Bilmediğimiz ne varsa toprak gizliyor bizden. Her neye akıl sır erdiremiyorsak, toprağın o muamma kimyasında saklı esrar. Sanki asıl yaşam dediğimiz şey, hergün sadece yüzünü gördüğümüz, gönlü gözlerimizden uzak tutulan o siyah bağrında soluk alıyor toprağın. Yoksa üstündeki bu küçücük çilehane, yaşamak mı demek?
Kimsenin kimseden alıp veremediği yoktu, özel televizyonlar yoktu, terörist eylemler yoktu o zamanlar, o günlerde en azılı iki terörist sınıf arkadaşımla bendik. Cep telefonları da yoktu ben orta sona giderken, kirli sarı PTT jetonları alınır, ankesörlü telefon kulübelerinden yapılırdı görüşmeler. Ben bir jetonu alır, üst tarafından çiviyle deler, deliğe ip bağlar, jetonu ankesörün jeton holünden tabiri caizse sarkıtır istediğim kadar konuşurdum Eskişehir'deki annemlerle. Hakan'la okula gitmek için bindiğimiz belediye otobüslerinde, ortadan ikiye böldüğümüz yarım bileti, biletin olmayan diğer yarısı parmaklarımızın arkasında kalmış gibi tutarak atardık bilet kutusuna. Kamu malına zarar veren en büyük eylemlerimiz bunlardı.
Ortaokuldan üniversiteye kadar halam ve babannemle beraber yaşadık.
Setbaşı'nın o iyimser sokaklarından kıvrıla kıvrıla pazaryerine ulaşırdık. Şimdi belediyelerce yapılan özel beton tezgahlı pazar yerleri de yoktu o zamanlar, sarmaş dolaş iki üç sokağa, halının üzerine dökülmüş tuhafiye kutusu gibi yayılırdı pazarlar. Önce şöyle bir fiyat kontrolü yapmak için baştan sona gezerdik tezgahları. Ben de pazardaki diğer pazar arabalarından kendime bir trafik oluşturur, öndeki arabaya yaklaşır, solundan geçer, sert manevralarla yayaları sollardım. Dalıp giderdim kendi pazar trafiğime...
Son birkaç gündür yine o pazarlarda dolaşıyor aklım...
Bayram sabahları küçük ceplerimize sıkıştırılan bozukluklar, çoraplar, mendillerdir babanneler. Sonra geçen zaman bize yaşamın yeni tatlarının adresini gösterirken, onların dizlerine romatizmal ağrılar yerleştirir. Çocuklukla gençlik arası o aptal dönemde biz bilinçsizce gülümserken hayata, onların keselerinde ağrılar, dertler, ilaç reçeteleri birikir.
Kendimi bildim bileli üşürdü babannem. Onun takviminde yaz Ağustos'un 15'inde biter, bana da Eylülle beraber, 'Yün fanleni giy içine' tenbihleri başlardı. Ona dair hatırladığım ilk şey, belleğimde belli belirsiz, bir kurulan bir dağılan suluboya resim gibi, uyutmak için dizlerinde bir sağa bir sola sallanan küçük bedenim. Bir de kulağıma gelen ninnisi; 'Süpürgesi yoncadan Eminem, gayet beli inceden oy'
Böreği, süzme mercimeği meşhurdu, tombul yanakları da patates gibi pörtlerdi başörtüsünün kenarından. Üç torunundan hala evlenmemiş olmakla en haylazı bendim, 'Ben göremem belki senin düğününü' derdi.
Yalnızca kendisinin bildiği yerlere gitmiş gelmiş son günlerinde ve şarkılar türküler mırıldanmış kendince. Anlaşılamamış bile hangi türküyü mırıldandığı. En sevdiği şarkılardan biriydi, 'A Fadime hadi senle kaçalım.' Belki onu da terennüm etmiştir son bir kez. 1339 tevellütlü Bedia Hanım, benim babannem (babaannem! değil), 'A Fadime hadi senle kaçalım, Beyce pazarına dükkan açalım. Ay lay lilom, ay lay lom, ay lay lilom, ay lay lom...'
16 Aralık 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|