| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
'Penaltı mıydı? / Hakemler de insan'
Babaannem, pek güzel kıymalı börek yapardı. Yufkanın içine kıymayı bir nakkaş gibi nakşeder, incitmeden katlar, büker, hafif yağlanmış tepsinin içine ustaca yerleştirir, sonra da halama talimat verirdi, fırında börek var unutturma diye.
Biz de rahmetli abisinin oğluna telefon eder, 'Halan kıymalı börek yaptı akşama gel' derdik. Eski tarihle 1339 tevellütlü Bedia Hanım'ın o yorulmuş belleği, bana seslenerek, 'Annene söyle de çay yapsın' (Halamı kastediyor), türünden şakalar yapalı beri biz de börek yiyemez olduk. Hele bir süzme mercimek çorbası vardı ki hazırlanışı, lezzeti ve sunumuyla sanki sofraya bir kase çorba değil de enfes bir natürmort getiriliyor sanırdım.
Bir çorbayla bir resim arasında ne gibi bir benzerlik olabilir ki? Çorbayı, bir ressamın resim yapması gibi titizlikle pişirirsen olur. İkisi de sanat eseri olur o zaman, Mona Lisa Da Vinci'nin, mercimek çorbası da babaannemin hüneri, sanatı olur.
8. Uluslararası İstanbul Beğenalı! başlamış. Beğenalın konusu da 'şiirsel adalet' imiş. Bu temayı da küratörler buluyormuş. Küratörü cümle içinde kullanmam gerekse nasıl bir cümle kurardım diye düşündüm kendi kendime, 'Dün yolda küratör gördüm', 'Bizim evin oraya küratör geldi', 'Bu küratör çok güzel' aklıma ilk gelen cümleler oldu. Sonradan öğrendim ki bu şey, 'kavram bulucu' manasındaymış.
Kentin değişik mekanlarında geçtiğimiz hafta başlayan bu sanat etkileşimselciliği, önümüzdeki ay sonuna kadar süreçselleşecek. Baştan söyleyeyim, henüz gitmediyseniz sakın gitmeyin. Bir klozet ve karşısına yerleştirilmiş resimden oluşan bir eser, (Trenton Doyle Hancock/Ve Dallar Fırtına Bulutları Oldu), Karaköy'de iki yaşlıca binanın arasına yüzlerce sandalye yığılmış, duvara asılmış kum torbası - boks eldivenleri ve 'şiirsel adalet'. 8. Uluslararası İstanbul Beğenalı'nın küratörü Dan Cameron ise, 'şiirsel adalet' kavramını şöyle açılımsallamış:
"Bienalin sanatsal çerçevesi şiirsel adalet kavramı etrafında şekillendirilecektir. Bienal sergisi, .... görünüşte çelişiyormuş gibi duran şiir ve adalet kavramlarını birbirleriyle ilişkilendirecek bir yaratıcı eylem alanı açımlamayı hedefliyor." Oğlum Bay Cameron'a bir işkembe getir benden. Çıkarken de karanfil atsın ağzına.
Çağdaş sanat anlayışları bahanesi altında bir sürü gereksizlik. Estetikten, temaşa zevkinden yoksun, karşısında 'Ne anlatıyor bu' tarzında durulup bakılan çeşitli garip kompozisyonlar. Mesajını çözemediğimiz, ne olduğunu kestiremediğimiz bir resim karşısında yaşadığımız algı problemini çaktırmamak için, 'Hmmm harika, soyut çalışmış' deriz ya, bu duyguyu bol bol yaşamak istiyorsanız Beğenal'a gidebilirsiniz. Hatta o algılayamadığımız resimde bile bir küçük kıvrım bulur, bir sevimli mavi, sırnaşık sarıyı beğenir, beynimizin gizli fırçalarıyla hemencecik reprodüksiyonlar yaparız ya baka baka, burada o da yok. Yüzlerce sandalyeyi üstüste yığılmış görünce, 'Yan taraf düğün salonu herhalde' derim şahsen ben. Yerebatan Sarnıcı'nın önünde şemsiyenizi unutsanız, bir de pazar torbasından düşmüş kırmızı bir elmacık yuvarlana yuvarlana gelip dursa şemsiyenin dibinde, sanat eseri olacak.
Temaları da yeterince küratik oluyor bu beğenalların. Örneğin iki yıl önceki beğenalın ana teması 'Egokaç/Gelecek Oluşum İçin Egodan Kaçış' idi dün gibi hatırlarım. Daha çarpıcı tema başlıkları bulunabilir oysa. 'Futbol topunun köşeleri' küralı bir etkinliğe 'Penaltı Mıydı/Hakemler de İnsan' ya da 'Sağlıklı dokunuşlar' konulu bir organizasyona 'HIV/60 Milyara Ne Taşınır' ya da demokrasi içerikli olursa 'Seç-Bir/Seçilmiş Bireylerin Mazbata Sorunsalı' gibi.
Her an biryerden kımıldayacakmış gibi durur Osman Hamdi'nin Kaplumbağa Terbiyecisi resmi. Cismim karşısında dururken içimden biri girer duvarda asılı tablonun içine, biner hayal aleminin pamuksu bulutlarına uçar, dolaşır dolaşır çıkar. Bir hicaz şarkı içimde koşturur gizli hüzünleri, daha ne şiirler, romanlar, filmler, müzikler, danslar, oyunlar, eşyalar, süsler, evler, saraylar, köprüler, şatolar, kubbeler. Ara Güler'in öyle fotoğrafları vardır ki, cep telefonumu kapatıp elime de patlamış mısır alarak seyredesim gelir neredeyse. Ya bir Attila İlhan mısraı, Toroslar yöresi köylülerinin dokuduğu bir kilim. Bir şamdan, bir bakraç gördüm sanat eseri olmuş, bir ruh üflenmiş metal soğuğu bedenini ısıtmış.
Hiç yaramadı insanlara modern yaşam, eskiden bir kapının koluna bile bir oyma yapan, kıvrım veren insan eli, şimdi sandalyeleri alıp atıyor sokağa sanat niyetiyle. Yeni arayışlarmış, güncel yorumlarmış bunlar sanatta. Hayır kanmayın ve de sakın gitmeyin. Bunlar postmodern bunalımların kusuluşu.
Ha bir de medyada bu kadar çağdaşlıkla özdeşleştirilmese ve anlaşılamayan tablolara yaptığımız o içi boş methiyeler düzülmese gazetelerde-ekranlarda, acaba kaç vatandaş gider görmeye bu eserleri? Bir kez giden bir daha gidiyor mu acaba? Medya olmasaydı da tanıtım, sergiyi gezenlerin gezmeyenlere 'Karaköy'de bir sokağa yüzlerce sandalye yığılmış' demeleri yoluyla sağlansaydı daha eğlenceli olmaz mıydı hayat?
Yapılan işlere sanat denmese de bazı kişilerden ilginç çalışmalar dense ve bir de bunlara bir tema bulunmaya çabalanmasa o kadar sinirlenmeyeceğim aslında. Bir de iki yılda bir olmasa da sekiz on yılda bir yapılsa bu şey, daha verimli olur kanaatindeyim, katılan kişiler daha iyi hazırlanırlar da bu beğenallere benim de beğenilerim incinmez, asabım bozulmaz.
10 Ekim 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|