| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Ben evlenemem anne, faizler düşürüldü!
Geçen akşam işten eve dönerken, ellerinde fileler, torbalar, pazar arabalarıyla telaşlı telaşlı yürüyenleri görünce, şöyle bir uğrayayım dedim bizim mahallenin pazarına. Birkaç hafta önce neredeyse iki milyona yaklaşan domatesi beşyüz bin civarına düşmüş görünce iştahlı bir sevinç kapladı içimi. Salatalık da ikiyüz elli-üçyüz bin liradan seriliyordu tezgahlarda. İşte dedim, katıksız mutluluk bu olmalı.
Can yakmayan, sinirlendirmeyen fiyatıyla kırmızı domatesler, bol, ucuz salatalık, kuru soğan, dondurma gibi kıyır kıyır, kütür kütür taze Kastamonu sarmısağı, son demleri baklanın, neşeli, çılgın yeşilleriyle marullar, muzip, afacan kirazlar, sezonun ilk ürünleriyle uzaktan uzaktan, kim bu der gibi bakılan karpuzlar, akşam pazarının serinliğinde yaşama kendi tatlarını sunuyorlardı cıvıl cıvıl. Patatesi görene kadar sürdü bu rengarenk pazar yeri cümbüşü; bir milyon ikiyüzelli bin liralık etiketiyle patates, bol çocuklu, kalabalık, bereketli bir ailenin içinde huysuz, üvey evlat gibi suçlu suçlu duruyordu.
Kendini dışlanmış hissetmesin diye bir kilo alayım dedim patatesten. Tam o sırada, zayıf, yaşlıcana bir kadıncağız geldi tezgahın önüne, 'Uuuuu, ne olmuş buna' dedi birkaç patatesi yoklayarak, kabzımala sinirlendi, bişeyler mırıldandı huysuz huysuz, sonra söylene söylene, tezgaha baka baka gitti. 'Ne oldu böyle patatese' dedim, pazarcıya, 'İhraç ediliyor abi, dışarı gidiyor' dedi.
İhracat, ekonomik kalkınmanın en önemli faktörlerinden biri. Dört yıllık İktisat Fakültesi'ni, sektirmeden bitiren arkadaşlarımın aksine, bazı dersleri tekrar tekrar çalışmak suretiyle, dolu dolu altı yılda bitirmiş bir mezun olarak ekonomik göstergelerin bireysel mutluluğumuzu nasıl etkileyeceğini anlatayım kısaca. Anlatayım ki, son günlerde TL'nin euro ve dolar karşısında değer kazanmasından rahatsız olan Türk vatandaşlarının kim olduklarını, neden rahatsızlık duyduklarını ve bunların bana ve sizlere nelere malolabileceğini beraber anlayalım.
TL'nin ABD Doları karşısında değer kazanması demek, makro ekonomik refah adına olumlu bir seyirdir. Ancak, bu değer artışı, memleket krizlerle sarsılırken, o sokaklarda mutlu yüzleri, son model arabalarıyla gördüğünüz bazılarının işine gelmez. Gencecik çocukları, koskoca adamları asgari ücret kıskacında çalıştırarak ürettirdikleri mallarını, dış piyasalara pazarlayan bu ağalar, TL'nin değerlenmesini istemezler. Çünkü dolarla, euroyla yaptıkları yurt dışı satışların parasal değeri azalacak, eğer düşüş bu hızla sürer de önüne geçilmezse uykuları iyice kaçacaktır.
Sen bu toprağın havasını, suyunu, insanını kullanarak ürettirdiğin ürünleri dışarı satacak, kendi paran değer kazanınca da utanmadan çıkıp, Hükümet'e, Merkez Bankası'na baskı yapacak, kuru ayarlayın diyeceksin. İhracat güzel ama zabitleri pek yaman! Vatanı, memleketi düşünen var mı, bu ağalar kendi makro keselerinin gelir-gider dengesini sağlama telaşıyla hepimizin ekmeğiyle oynuyorlar. Dış piyasalarla çalıştıkları için tıkır tıkır kazanan, krizlerden, bunalımlardan hiç etkilenmeyen bu bir kısım ihracat arsızları, iyi niyetli, çalışkan, yurtsever ekonomistler, siyasi yetkililer, iktisat profesörleri ve bürokratlar üzerinde baskı kurmaya çalışıyorlar.
Paranın yüksek seviyelerdeki faizlere yönelmesiyle talep yitiren dövizdeki düşüşün sebebi bu. Döviz düşünce de kazançları azalacak. Bu nedenle faizler düşürülmeli, para da yine dövize yönelerek değerini artırmalıydı. Bu ağaların kazançlarının, rahatlarının sürmesi için gerekliydi bunlar. Ve en acıklı olanı da sonunda faizlerin düşürülmesi oldu. İşte böyle bir avuç büyük çaplı ihracatçının emelleri doğrultusunda şekillenen bir ekonomi; çünkü liberal ekonomide kalkınmanın sağlanması için zenginlik, sermaye önemlidir, sistem bu kesimlerin çıkarını göz önüne alacaktır hep.
İşte, enflasyondan beslenen ve talepleri doğrultusunda politikalar belirlenen bu bir avuç insanın çıkarları yanında benim mutluluğumu kim önemseyecek ki diye anlatacaktım, parmağımda bir yüzük hayaliyle yüreği hoplayan anneme. 'Bak anne, asgari ücretin düşük tutulması gerekir, ihracatla kalkınacak ülkemiz için, bu da yurt içinde ücret seviyelerinin düşük seyretmesine neden oluyor, zaten milli gelirimiz düşük, toplam arz, toplam talep karşısında çok yetersiz olduğundan patatesin kilosu bile neredeyse bir dolara yaklaşmış. Bu yüzden yaratılan krizlerle işsizlik, reel olandan çok yukarıda tutulmalı. İyisi mi bekle anneciğim biraz daha, bak enflasyon hedefine de yaklaşılmış yılın ilk altı ayında, bir altı ay sonra kimbilir neler olur.'
O ise, takside girip halı alacakmış bana, kız tarafıyla da anlaşılırmış dolap benden, çamaşır makinesi de senden diye. Kervan yolda dizilirmiş, babamla evlenirken kupkuru bir eve gelin olmuş. İyi bir işe girmek, terfi almak için, 'Yurdumuzun en uzun sınırı hangi ülkeyledir' türünden iki-üç soruyla kazanılan sınavlar dönemi geçti artık. Hem o zaman kriz de yoktu, euro da. Dolar siz evlendiğinizde üç-dört bin liraydı muhtemelen. Faizler de yüksek değildi bugünkü kadar.
Nerede o çılgın yeşilliği marulların, afacan kırmızı kirazlar, huzur dolu karpuz kokuları, ceplerde kımıl kımıl papaz erikler, ferasetsiz taze fasulye, nerede kalabalık, mutlu bir aile gibi bereketli semt pazarları.
18 Haziran 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|