| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Ordan burdan...
“Bu İstanbul’u hiç sevemedim abi, biraz daha çalışıp dönerim memlekete. Askere gidip geleyim de, memlekette evlenicem”
“Kaç yaşındasın?”
“19”
“Memlekette bağlar, bahçeler vardır şimdi sizde. Git tabi, ne güzel kendin için çalışırsın”
“Yok abi vallahi yok. Patates bile bitmez bizim orda”
İstasyonda araba yıkayan çocukla sohbetimizin ortalarında geçti bu konuşma. Adı Olgun. Artvin, Şavşat’ın bir köyündenmiş. İsmini de dediydi de köyünün, unutmuşum. Yer sofrasına büyük bir iştahla oturur gibi sildi camları, kuruladı. Kumral üç numara saçları, yağ lekesi içindeki nemli pantolonu, montunun içine doluşturur gibi giydiği kazaklarıyla patlıcan turşusu kadar sevimliydi. Hadi eyvallah, kolay gelsin dedim. Sağol abi dedi
...
İnsanlar neden Ö.Deniz, S. Ortaç gibi isimlerin yaptığı müziği dinler anlayamam. Hatta bu arkadaşların şarkıları çalarken yanımda tesadüfen bu tarzı seven biri olur ve üstlüne üstlük bir de mırıldanırsa çok ciddi gerilirim. “Jö tem, ille de jötem, emret uğruna dağları aşıp gelem” Bu tip müziklerin piyasa yapması, bunları severek dinleyen insanların olması, hatta onlardan böyle besteler alma peşinde koşan sanatçıların olmasından muzdaribim. Gerçekten çok rahatsız edici benim için, şaka değil.
...
Kokular zaman ve mekanı değiştiriyorlar. Geçen gün bir mahalle çarşısının yakınından geçiyorum. Kasap, terzi, bakkal, tuhafiyeci, ayakkabıcı, bir de kuruyemişçi vardı. Taze kavrulmuş leblebi kokusu öyle bir yayılmış ki çarşıya, küçüldüm küçüldüm, 9-10 yaşıma geldim. İçime çektim arsız soluklarla leblebi kavruğunu. Sonra aniden büyüdüm, 28’i yeni bitirdim. Önümde, kafasına yapıştırılmış gibi duran grili beyazlı kısa kıvırcık saçları, taba rengi paltosuyla 50’lerinde gibi gösteren ancak olsa olsa 40 civarlarında biri gidiyordu. Sağa sola bakarak bir şeyler mırıldandığını görünce arkasına usulca yaklaştım. Bir Zeki Müren bestesiydi duyduğum: “Lanet olsun sana ey zalim felek, beni değirmende taşa döndürdün.”
...
Nişantaşı, türlü türlü hediyelerle, olmadık oyuncaklarla doldurulmuş bir sünnet çocuğu odasına dönmüş yılbaşı geliyor diye. Ağaçlar aydınlatılmış, sokaklara garip post-modern sanat ürünleri dikilmiş. İçinden insan geçen yılbaşı ağacı figürü, ilkokul balolarında duvara asılan parlak, yukarı doğru döne döne daralan süs kağıtları gibi bir Mevlana ağacı, dallarına rengarenk kağıtlar asılmış kupkuru bir ağaç. Bu ağacı görünce Aysel Gürel aklıma geldi.
...
İskender Doğan (Gül ve Diken), Kartal Kaan (Köyümde Şenlik Var), Nur Yoldaş (Sultan-ı Yegah, Sevdiğim Mihrimahım), Semiha Yankı (Seninle Bir Dakika), Banu (Unutulur)’nun da katıldığı bir program vardı bayram ekranında. Babam, görünmeyecek kadar uzaklarda kalmış bir yeri nafile çabalarla ısrarla göstermek ister gibi kaldırıp elini, “Banu Banu” diyerek hatırladı Banu’yu. Hafızasını, daha tam iyileşmemiş bir yarayı kurcalar gibi acıyla, zevkle karıştırdı, hatırladı sonunda ismi. Halam, “Aaaa Semiha Yankı” dedi. Bir uçurumun karşısında kalmış birinden imdat ister gibi yankılandı sesi odada. O sırada çocuklar girdi içeri, “Foxtv’de çizgi film izlicez biz” dediler. “Çocum çok ayıp bak herkes bunu seyrediyor” dedi torununa halam. Bir dönme dolaptayım, dönüyorum sandım.
...
Sonra söz dönüp dolaşıp benim müstakbel eşime geldi. “Hadi artık, neyi bekliyorsun”, “Bak herkes davetiye veriyor, biz de verelim”, “Var da yoksa bize mi söylemiyorsun”, “Biz bulalım ama senin vardır”, “Bak Berkay’a (ufaklık yeğenim) kardeş lazım, canı sıkılıyor”, “Şurda şu var, burda bu var”. O sırada klasik bir Amerikan sokağında bir grup zenci, türlü şaklabanlıklar yaparak ilerliyor müzik eşliğinde televizyonda. Acaba bu çocukların annesi, teyzesi, halası yok mudur diye düşündüm böyle tepelerinde, avuçları küçük bir bebek kafası, taze bir gelin için kaşınıp duran.
...
Belediye otobüslerinin bazılarında cep telefonu yasak. Yasak olmayanlarında ise durum ilginç. Trafikte aksi somurtkan bir ihtiyar gibi homurdana homurdana ilerleyen otobüsün içinde birden, “Hani o saçlarına taç yaptığım çiçekler” melodisi cepten, sonra “Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne”, ardından “İşte kuzu kuzu geldim”, sonra sevimsiz bir “Görevimiz Tehlike” melodisi, “Elveda Aşkım”ın nakarat kısmı. Sonra yakında bir yerde, “Mazinde bir tarih yatar, yaşa Fenerbahçe” çaldı. Telefonumu açtım, ‘Otobüsteyim sonra ara’ dedim. Bazen kafam bozuksa bilerek geç açıyor, kasti faul yapıyorum etrafımdaki Galatasaraylılara.
...
Babannemin yaşlıca bir halası vardı. Zeytin çekirdeği gibi, küçücük bir köylü kadınıydı siyah feracesinin içinde. Bir tas çorbayı zor içer, yemekten iki kaşık alır, “Kedi bile benden çok yer” derdi çocuklaşmış, ince sesiyle gülerekten. Birden o aklıma geldi şimdi nedense. Onca sıkıntısına, yaşlılığına, hastalıklarına rağmen şehrin lodosunda halsiz, çelimsiz kara bir çalı süpürgesi gibi çıkıp gelirdi bize. Bir kez olsun somurttuğunu görmedim. Sırtından bükülü vücuduyla siyah feracesinin içinde virgül gibi yürür, nokta nokta gülerdi. Yaşadı, gitti...
...
Ağlaya güle, geçiyor zaman. Böyle ordan burdan şeylerle, hafızalarda rafta unutulmuş kitaplar gibi duran eşyalarla, şeylerle, hikayelerle, insanlarla, şarkılarla, düğünlerle, hüzünlerle, acılarla, kaymaklı ekmek kadayıfı tatlarıyla, limon ekşisi sıkıntılarla, beynin kıvrımlarında kalmış leblebi kavruğu kokularla, ölümlerle, doğumlarla.
Ordan burdan yazılarla...
28 Aralık 2002
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|