| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Bir dükkandan çıkan sosyal açılımlanmaların psiko-şahsi politiği
Sosyal yapımızın aynası bir taksiler bir de berber dükkanları bana kalırsa. Taksinin koltuğuyla o meşhur berber koltuğuna oturdunuzmu, laf 'Çok sıcak ya, bir yağmur yağsa da hava sıkıntısını atsa' 'Evet abi çok nemli hava yapış yapış oluyoruz' türünden girizgahlarla başlar. Aslında berbere giden ya da taksiye binen insanların bu konuşma istekleri, çoğu kez karşılarındaki kişiye duydukları güvensizlikten kaynaklanır. Örneğin, eğer taksi koltuğundaysanız, şoförün sizi gideceğiniz yere dolaştırmadan götürmesini sağlamak için onunla aranızda yapay da olsa bir samimiyet kurmalısınız.
'LPG de benzine yetişti değil mi?' sorusu, şoförle bu nevi yapay bir samimiyet kurmak için biçilmiş bir kaftandır. Tam damarına basarsınız. Şoförün, cebinizdeki paradan biraz daha fazla alma niyetinin önüne geçecek suni bir sohbetin başlaması için birebirdir bu taktik, deneyin. Eğer berberdeyseniz de, böyle yapay bir iletişime, 'Çırak lazım mı, bizim teyze oğlunu yollayayım abi sana', ya da 'İşler nasıl' türünden zıplamalarla başlayabilirsiniz. Hele sürekli gittiğiniz bir berberse, 'Abi ikinci ayakta kaç geldi'den daha uygunu yoktur söyleyeyim.
Geçen gün berbere gittim. Ana caddede bir dükkan, girdim içeri, selam verdim, oturdum. Başmakas gülümseyerek 'Hoşgeldiniz' dedi. İçeride orta yaşlı bir erkek ile 12-13 yaşlarında bir çocuk traş oluyor, bir adam ve çocuklu bir kadın da bekleme koltuğundalar. Traş olan adamın yüzüne baktım, manzara aynıydı: O koltuğa oturan birçok vatandaşımız gibi endişeli, bir şeyler söylemek istiyor, söyleyemiyor. Saçının kesiminden memnun değil, bunu sürekli gülümsemeye çalışmasından anlıyorum. İki koltuk yanımda 30larında bir kadın, yanında beş altı yaşındaki çocuğu. Hemen yanımda oturan yaşlı adam traş olan çocuğu bekliyor.
Havalar da çok sıcak muhabbeti yapılmış olabilir ben gelmeden önce. Yapılmamış. "Hava çok nemli" dedi kadın. Tamam, 'Minik oğlumun traşını iyi yap' demek bu. "Evet abla, çok nem var."
Bu neme taktım ben. Bu nem, akşam misafirliklerinde laf olsun diye konuşulacak konularda sözü edilen aynı nemdir dikkat ettiyseniz. 'Bugün çok sıcaktı' 'Sorma abi havada aşırı nem var' Bir de böyle bir sohbette eğer orada Doğu insanı, ya da Karadenizli varsa -ya da aslında İstanbullu olmayan herkes- hemen kendi memleketinin havasını över. Örneğin 'Bizim Urfa sıcaktan yanar ama bir damla terletmez adamı' ya da 'Erzurum'un sıcağı kavurur ama terlemezsin, kışın da eksi 20 derece olur ama üşütmez' İşte bu terletmeyen ve üşütmeyen ısı değerlerinin nedeni o nemdir. Burada anlatılmak istenen ise 'Ah İstanbul, geldik buralara ama sen çok puşt çıktın, şöyle rahata eremedik bir türlü, yedin ömrümüzü'dür.
"Yağmur da yağdı ama hava yine sıkıntılı" dedi kadın. Sonra berberin oğlunun sünnetini sordu. Demek tanışıyorlar. "Sünnet oldu bizim oğlan. Düğün de yaptık" dedi berber. Kadın da "Allah mürüvvetini de göstersin" dedi. Berber ise "Sağol abla darısı başınıza" dedi. "Sağol, ben öyle merasim düşünmüyorum sünnette" dedi. İşte aradaki güvensizliği kaldırıp, 'Çocuğu traş ederken biraz daha dikkat eder misin' demek bu kısa sohbet. Berber de 'Darısı başınıza abla' derken, 'Siz merak etmeyin, iyi traş edeceğim' dedi aslında. Ya da ben öyle anladım.
O sırada içeriye kırmızı suratlı, kıvırcık kır saçlı 45-50 arası bir adam girdi. Berbere seslenerek, "Beni ne zaman alacaksın" dedi mutsuz bir ifadeyle. İşte sosyal yapımıza dair enfes bir olgu daha: Adam dışarıda serinde bir yerde oturuyor. Muhtemelen berberin tanıdığı ya da komşu esnaftan biri. Belli ki daha önce konuşmuşlar 'Tamam abi ben seni alıcam bi yarım saat sonra' denmiş kendisine. "Abi ufaklık çok sıkıldı iki dakka onu keseyim, ben çocuğu yollar çağıırırım seni" dedi berber. Ne ala memleket.
Acaba Londra'da bir berbere, 'Ben dükkandayım müsait olunca çocuğu yollayıver' deniyor mudur? Belki de deniyordur, bilmiyorum. Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta başka. Bu, elektrik faturası kuyruğunda vezne memurunun, gelen tanıdığının işini onu kuyruğa sokmadan yapmasıyla eşdeğer bir sosyopsikolojik olay. Bu yaradanın dünyada özellikle Türk ırkının göğsüne yerleştirdiği bir duygu: Bir ayrıcalık hissinin Türklere tattırdığı ilkelce bir memnunluk. 'Sıraya geçsene kardeşim' diyen ne kadar rahatsızsa, sıraya girmeden işini yaptıran o kadar huzurlu. Farklı, torpilli, tanıdıklı olmanın yaşattığı kötücül bir memnunluk.
Neyse, sıra ufaklığa geldi. Kendisi için koltuğun kolluklarına koyulan yükselti tahtasına oturdu. Annesine yalvaran gözlerle bakarak "Anne acıyo" dedi. Kadın da "Bişey olmaz yavrum, bak baban bekliyo, gezmeye gideceğiz" dedi. Olmamış yeşil üzüm tanesi gibi bir ufaklık. Yeşil gözleri besbelli akıllı. Kestane karası saçları pırıl pırıl. Berberin her hareketini gözleriyle, iple oynatılan kedi gibi izliyor. Benim de böyle bir çocuğum olsa diye geçirdim içimden. Pazar sabahları alıp onu -anası evde kalsın- parka gitmeli. Kaydırağın yukarısından bırakıp, aşağıda tutmalı. Markete gitmeli beraber. Bana, o an alamayacağım pahalı bir oyuncak için tutturmalı. Daha ucuz başka bir şeyle kandırmalı.
Öpmeli gözlerini...
Ufaklık traş olurken seyrettim. Hiç huysuzlanmadı. Etrafında ne işe yaradığını merak ettiği onlarca şeye, berberin hareketlerine, arada bir de kafasını çevirerek sağa sola baktı, traşı bitti, bu kez olmuş üzüm gibi tuttu annesinin elinden, gittiler.
Ondan sonra berbere baktım. Bakalım beni mi çağıracak yoksa, dükkanda korkuluk gibi gezinen çırağını yollayıp o dışarıda bekleyen adamı mı çağıracak. Gülümseyerek bana baktı ve "Buyrun" dedi. Dünyam yıkıldı, beklediğim bu değildi doğrusu. Çırağına, adamı çağırmasını söyledikten sonra benle göz göze gelmesin diye, dükkanın arkasına gitmeliydi bir süre. Ama öyle yapmadı, eli koltuğunu işaret ediyordu bana bakarken.
Saçlarımı kısaltmak istediğimi, önceki gelişimde bana saçlarımın henüz kısaltacak kadar uzamadığını söylediğini hatırlatarak oturdum koltuğa. Yapay bir sohbeti başlatmaya yeter bu hatırlatma. "Şöyle yanlardan alalım, enseleri de ona göre düzeltiriz". E öyle tabi, ne yapacaktın ki başka, hayat bu.
"İşler nasıl?" "İyi çok şükür" "Yazın okullar falan da kapalı, işler azalır herhalde" "Yo pek farketmiyo be abi' İşte yapay samimiyet eğrisinin yükselişe başladığı ilk nokta.
"Eylüle doğru daha hareketlenir ama" "Tabi biraz daha canlanıyor o zamanlar" Sanki sanayi malları üreticisi gibi davranıyorum adama. "Sizin federasyona (Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu Berberler ve Kuaförler Odası'nı kastediyorum) aidat ödüyor musunuz" "Yıllık aidatı var valla ne kadar bilmiyorum" Yani, 'Ne işe yaradığını bilmediğim, tanımadığım adamlara her yıl para gönderiyorum rahatsızlığının Türkçesi de bu işte. Biraz daha attık tuttuk karşılıklı, traşım bitti. Yüzümde, berber üzülmesin diye aslında pek beğenmediğim traşımın çok hoşuma gittiğini ifade eden istemdışı bir tebessümle, "Sıhhatler olsun" diyen berbere "Sağol, eline sağlık" dedim. "Borcum ne kadar?" "Beş lira yeter" "Sağolun, güle güle, yine bekleriz." "Sağolun, hayırlı işler."
Kariyer endişesi, gelecek kaygısı, hatta gelecek kaygısızlığı, ne yapmalı gibi konacak uygun dal bulamayıp da dönüp duran endişe kuşlarının yanında, kaçıp gitmeli, lotodan para çıksa, kredi kartları alıp adres değiştirmeli gibi bozkır tilkilerinin dolaştığı başıma, yetmezmiş gibi bir de bu gelmişti (saç traşım)! Başıma gelenleri kimse görmesin diye hızlı hızlı yürüdüm caddede.
Bir çocuğum olsa bari, öpsem gözlerinden...
1 Ağustos 2002
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|