| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Hani gülen gözlerin...
Bir sabah kalkıp yüzünüzü yıkamak için aynanın karşısına geçtiniz, durum şu:
Ne yaparsınız? Ben olsam hiç umursamam! Yine aynı ve gereksiz işe geç kalacağım korkusuyla (gereksiz, çünkü hiç geç kalmam ama yine de korkarım), gece gelen yabancı suratıma baka baka traş olur, sonra giyinip hemen evden çıkarım. Ve her sabah yaptığım gibi kapıdan çıkmadan önce bir de girişteki boy aynasında bakarım kendime. Ama yine de aldırmam bu yeni yüzüme, yürür giderim ben...
Uzun dalgalı saçlı, kahverengi gözlü hafiften de esmerken böyle bir sarışınlığa uyanmak ne saadet olurdu bir düşünün...
İşe gitmek için dışarı çıktığınızda size şaşarak, 'bir insan bir gecede nasıl böyle değişir' diye düşünüp korku ve hayretle bakacaklarını sanırsınız etrafınızdaki insanların. Fakat dışarı çıktığınız ilk anda kimsenin size hayretle bakmadığını, hatta bakmadığını, insanların yanınızdan her sabahki telaşlarıyla, bulut gibi geçip gittiklerini göreceksiniz. Çünkü sizin artık nasıl değiştiğinizi, bambaşka biri olduğunuzu fark edemeyecek o geri zekalılar... Siz başkasınız artık, sizin içinizde dönüyor dünya dışardaki yalancı, ama bu insanlar afyon dumanı gibiler, fark edemezler sizi...
Kadife kesesi gibi siyah saçlar koyup yastığa sabah civciv tüyü kısacık saçlarla kalkmak, ne saadet olurdu...
Bu anlattıklarım bende oldu!
Saçlarımın sarılaştığı ilkini anlatayım. Heyecanla dışarı çıktım ve ilk gördüğüme (orta yaşlı bir kadındı) doğru aceleyle koşup, 'Hey baksana bana, ben artık değiştim, görmüyor musun?' diye bağırdım. Çığlık atarak kaçtı benden. Hemen anladım tabii neden böyle davrandığını. O da bir geri zekalıydı!
İşe gittim hemen. Giderken de otobüste, yolda bana bakan insanlar var mı diye arada bir de etrafıma baktım; akıllı, zeki ya da beni bu sabahtan önce de tanıyan birini görürüm umuduyla... Beni böyle de tanıyacak birinin ya gerçekten zeki ya da beni önceden tanıyor olması gerekirdi. Yoktu tabii. İşe geldim. İş arkadaşlarımdan biri elinde poğaçası ve çayıyla bana bakarak, 'Buyrun nasıl yardımcı olabilirim?' diye sordu.
O da tanımadı, hiç şaşırmadım, ve 'Burada mı?' diye sordum. 'Hayır, henüz gelmedi efendim' dedi. Dayanamadım, 'Baksana beni tanımadın mı, ben Falanca'yım' dedim. (Hayatımda en çok eğlendiğim andı, unutamam) 'Bir saniye' dedi ve içeri girdi. Biraz sonra şirketin güvenlik görevlisi geldi ve kibarca gülümseyerek dışarı çıkmam gerektiğini söyledi. Durumu anlamıştım ama eğlenceliydi, sesimi yükselterek çıkıştım: 'Ben Falanca'yım'. Aniden koluma girdi ve itmeye başladı. Hemen atılıp 'Tamam tamam ben Falanca değilim, gidiyorum' dedim. Pek uzatmadım, zaten sarışınlığım da kısa sürdü...
Bir diğerinde daha hazırlıklıydım olacaklara. 'Madem kimse beni tanımıyor, hatta ben bile kim olduğumu bilmiyorum, öyleyse her şeyi yapabilirim' mantığıyla burnumu her yere soktum. Yolun kenarında duran simitçinin camekanlı arabasına yaklaştım bir sabah ve 'Bana yarım kilo elma versene, küçüklerinden koyma' dedim. Gazete okuyordu, kafasını kaldırdı ve gözlerini tekrar gazeteye çevirirken başını da iki yana hafifçe sallayarak, 'Git kardeşim sabah sabah' dedi. Hemen tezgahının camlarını tekmelemeye başladım. Engel olmaya kalktı, kafasını tuttuğum gibi kırık camekanından içeri soktum. Polis geldi. 'Ne yapıyorsun, sen kimsin?' dedi. 'Bilmiyorum ki' dedim. 'Tamam o zaman' dedi. O zamanlar da kestane tüyüydü, kebap gibiydi saçlarım, biraz kavruktu tenim, kimse dokunamazdı bana...
Hele bir kumrallığım vardı ki! Şurup gibiydim o zamanlar, acı ama şifalı... Eski işyerimde bir gün asansöre binmiş, çıkarken bir kumral görmüştüm asansörün kabin aynasında. Hemen içeri girdim ve patronun odasına tekmeleyerek açtıktan sonra 'Ben kimim biliyor musun' dedim. 'Bi- bi-lmiyorum' dedi. 'Kimi aradınız, kimsiniz siz' 'Ben de bilmiyorum kimim ben' dedim. İyice korktu. Acıdım, odasındaki akvaryumu kafasından aşağı boşaltmasını sonra da balıkları yiyerek, her seferinde 'Hmm, gerçekten çok lezzetliymiş' demesini rica ettim. Beni kırmadı.
O kumrallık da yakışmış, deli etmişti beni. Bir keresinde de mavi bir araba çaldım güpegündüz. Daha doğrusu sahibinden istedim. Trafikte bir süre bekledim ve o mavi araba geçerken hemen koştum. Şoföre yaklaşıp 'Şimdi in ve arabayı bana bırakarak git,
çünkü benim kim olduğumu bilmiyorsun' dedim. Hiç direnmedi, hatta belki de anladı beni. Deli ediyordu beni, hani gülen gözlerin...
Birbuçuk yıla yakın böyle kumral ve deli dolaştım. Ama yapmadığım kalmadı. Kim olduğumu bilemiyordum ama kumraldı kesinlikle saçlarım. Cama vururdu, ayaklarının üstünde yükselerek. Parmaklarını ta içimde hissederdim. O kumrallık bir başka krallıktı. Yine kim olduğumu bilmiyor ama bu sefer bilmek bile istemiyordum. Kırdı geçti, bir sabah kendi esmerliğimle uyanana kadar...
'Bir Delinin Günlüğü'nde Nikolai Gogol, Ay'ı Hamburglu bir fıçıcının yaptığını söylüyordu. Günlüğüne bir de 32 Mart'ta yaşadıklarını yazmıştı.
Kendim delilik yapamayacak kadar akıllı, aklım beni deli edecek gözlere muhtaç.
7 Haziran 2002
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|