d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

BERİKİ TARAF
Orhan Karagöl
ORHAN KARAGÖL
diyalekt@
hotmail.com

TILSIM (Bir)

26 Ekim 1902 , Pazar.

Basel...

 

Öğleden sonra, hava kapanıp rüzgar turuncu ile süslenmiş kül rengi bulutları getirdiğinde, etrafı alabildiğine bir sükunet kaplamıştı. Sokaklarda hemen hemen kimse yok gibiydi.  Şehrin merkezinde sayılan Peter Rot Caddesi’nde dolanan birkaç kişi de, büyük gök gürlemeleriyle patlak veren yağmurdan ötürü oraya-buraya kaçmak zorunda kaldı.  Hava giderek bozuyordu. Kısa sürede ortalığı sele çeviren yağmurda Peter Rot, küçük bir çocuğun  pastel çalışmasını andırmıştı. Bin yediyüzlü yıllardan kalma gri, açık sarı renkleri ve kırmızının en hoş tonlarını yansıtan kiremitleri ile binalar, sanki az sonra o yüzyıldan çıkıp gelecek konuklarını ağırlayacaktı!... Gökten, saçaklardan, eşiklerden, fırsat bulduğu her yerden nasiplenen Arnavut kaldırımları,  yakın hissettiği en küçük eğimleri bile değerlendiriyor, kendini suya boğuyordu!... 

 

Böyle bir havada yapılacak en güzel şey, yanınıza kahve fincanınızı alıp, odanızı  kaplayan enfes kokuyu soluyarak pencerenizin önünden dışarıyı izlemektir.  Burada da durum farklı değildi... Caddenin bir ucundan başyalayacak olursak; Bernstein’ların çatı katında bayan Madelina, tam karşısındaki binada Bay Gregor ve yine iki sıra ilerideki büyük Feldman Malikanesi’nin bir sarayı andıran devasa penceresinde Bay Raimunde, kahvesini yudumlayarak dışarıyı seyrekoyulmuştu.  Bunun dışında pek öyle göze çarpar birileri görünmüyordu; zaten Peter Rot Caddesi’nde de topu topu üç-beş aile yaşıyordu.  Saydıklarımızın dışında bir bayan Rosemond Fraser, bir de bir yıl önce bay Philipp’lerin evini satın alan, ancak iki ay önce ortaya çıkan ve kimsenin adını sanını bilmediği otuzlu yaşlarda yabancı bir adam vardı.  Zenginliği hemen herkesin çenesini yoran ve yine bu yüzden olsa gerek, büyük çoğunluğun yüzüne güldüğü, arkasından “bunak” dediği Bayan Rosemond, hemen hemen yetmiş yaşlarında Fransız asıllı bir İsviçreliydi.  Kocası on dört ay önce olmadık bir kaza sonucunda ölmüş (Her ne kadar kaza olarak görülse de akıllarda şüpheli bir ölüm olarak yer etmişti!...) ve  bu ayrılık yaşlı kadını  kısa sürede paranoyaya sürüklemişti!...  Olasılıkla bu nedenden, kadıncağız hiçbir davete katılmaz, misafiri sevmez olmuştu.  Zamanının büyük çoğunluğunu gazete kupürlerini kesip saklamakla geçiriyordu. Son günlerde ise kendisini caddelerine yeni taşınan şu gizemli adam hakkında bilgi toplamaya adamıştı.

 

Saat 19.00’u gösterdiğinde hava iyice kararmıştı.  Yağmur dinmeyecek,  gürlemeleriyle gök, sanki yırtılıp yüzlerce parçaya ayrılacaktı!...  Çakan şimşeklerle bir anda aydınlanan cadde, hemen sonra  evlerin camlarından yansıyan gaz lambalarının titrek ışıklarını sahipleniyordu... Bayan Rosemond, penceresinin önündeki masasında yerini almıştı. Işığı yetersiz bulmuş, şamdanına iki mum daha eklemişti.  Önünde Cugaşvili’nin (Stalin) tutuklanıp hapse girdiğini, Martinik’te patlayan yanardağın otuz bine yakın can kaybına neden olduğunu, T. Edison’un pili bulduğunu (Bu ona hala garip geliyordu!...) ve kendisi için en üzücü haberlerden biri olan Emile Zola’nın öldüğünü yazan, o yıla ait değişik tarihlerdeki gazete kupürleri bulunuyordu.  Tümü üzerinde uzunca göz gezdirdip her birini itinayla sıraya dizdiği sırada dışarıda bir karaltı gördü!... Pencerenin kenarından tülü araladı.  Gördüğü karaltı, şu gizemli bulduğu kişiye aitti; adam, sırılsıklam olmuş vaziyette kapının anahtarını bulmak için ceplerini karıştırıyordu.  Sinirli ve korkutucu bir hali vardı. Nedense biraz endişeli gibiydi!... Arada bir çevreye bakıp, pardesüsünün koluna yüzünü siliyordu.  Nihayet aradığını buldu ve içeri girmesiyle kaybolması bir oldu!...Yaşlı kadın, bir iki temenni ve duayı dudaklarından salmadan geveledi ve tülü hızla çekti!...

 

Gerçekten de bayan Rosemond’un korktuğu kadar vardı; bu adam ya gizli işler çeviriyordu, ya da  delinin tekiydi!... Gecenin bir yarısı evden çıkmalar, sabaha karşı dönmeler... Üç gün ortadan kaybolup , tüm hafta eve kapanmalar... Hatta ihtiyarın gözlemlerinden bilinen kadarıyla, yine gece yarılarında gelip, kendinden eksik bir yanı olmayan arabacıyla  eve koca koca bavullar taşımalar!... Kısaca tüm bahsedilenler, bu yabancıyı gizemli kılmaya, ötesi, ürkünç bulmaya yetiyor da artıyordu!... Ne var ne yok zaten tüm hikaye o gece yarısında başlamıştı; henüz bahsetmediğimiz, kocakarının mırıldandığı duaya denk düşen günün gece yarısında!...

 

Yabancı eve girer girmez pencereye koştu.  Tülün aralığından, göz ucuyla on dakika kadar dışarıyı gözledi. Zannınca -her neye ise- kanaat getirdikten sonra bir mum yakıp üst kata, odasına çıktı. Üzerindekileri çıkarttı ve kurulanıp tütün sardı. Enteresan bir yapıydı Philipp’lerin evi, daha doğrusu eskiden Philipp’lerin olan bu ev... Biraz labirenti andırıyordu!... Girdiğiniz bir odanın diğer ucundaki kapıdan farklı bir odaya, o odadan da yine küçük bir kapıyla tüm katı çevreleyen (Her halde erzak koymak içindi burası...) minik bir geçide ulaşabilirdiniz! Buna karşın, alt kat olabildiğine sade tasarlanmıştı. Misafirler için düşünülmüş iki küçücük oda ve içinde at koşturabileceğiniz büyük bir salon!... Şöyle düşünün: Bu ev olsa olsa, ya paraya sıkışan bir mimarın iki saatte karaladığı (Yine de aklı bir karış havadayken!...) bir çizim, ya da  şehre yeni yerleşen bir köylünün “Bu işten de anlarım...” düşüncesinden yola çıkılarak oluşan bir yapıydı!... Sol taraftan, salonun sonundan üst kata uzanan merdivenler, yabancının şu an oturduğu odaya ulaşıyordu.  Sanki ona özel yapılmış gibiydi burası; oldukça karanlık görünen şu enteresan ruh haline özel!... Odada rengi bordoya yakın büyük bir koltuk, bir somya, bir çalışma masası ve önemsiz birkaç eşya daha bulunuyordu. Genç adam tütününü bitirdikten sonra ıslanmış paltosunun cebinden mektup olduğu anlaşılan siyah bir zarf çıkarttı. Önem verdiği biri kendini izliyormuş ya da ciddi bir hikayenin baş aktörüymüş gibi  (Bir ihtimal, belki de uzunca zamandır beklediği anın gelmiş olmasının zevkini hazmedebilmek için!...) egosantrik mimiklerle, hareketlerini son derece ağırdan alarak mektubu ışığa yaklaştırdı. Siyah mumla hazırlanan  mührün üzerine  garip bir işaret damgalanmıştı. Parmaklarını bir-iki saniye mührün üzerinde gezdirdikten sonra zarfı yırtıp mektubu okumaya koyuldu:

 

***

Frederick Gabriel Forster; benim pek değerli dostum...

 

Bu satırları okuduğun sırada yüksek ihtimalle ülkeden ayrılmış olacağım. Malum grup üyeleri yakın bir zamanda izime ulaştılar. Söz konusu işle ilgili ipucu veren bir açık vermemi bekliyorlar; şu ana kadar harekete geçmemelerinin sebebi de bu ya!... Eğer bir şekilde beni alıkoymayı başarabilirlerse veya ciddi bir aksilik çıkarsa, herhangi bir kahramanlık girişiminde bulunmamanı altını çizerek hatırlatırım!...

Şimdiye dek bizim sana ulaştırdığımız ve bunların dışında kendi çabalarınla elde ettiğin tüm bilgileri bir kenara koyup, bu geceyi bir Milat olarak kabul etmeni istiyorum!... Milat olarak kabul etmen gerekiyor çünkü, bu geceden sonra her geçen saatte beklediğimiz sona ulaşmak için varış adımlarını atıyor olacaksın!...

Şimdi...

Geçen yıl, Ağustos ayının beşinde Bayan Morgan’dan son derece önemli bir kripto aldık. Bize Basel’de yaşayan bir Yahudi’den söz ediyordu... Nihayet aradığımıza ulaştığımızı, onay beklediğini ve tarafımızdan olumlu haberi alır almaz yazma için harekete geçeceğini müjdeliyordu. Kriptoda yazma ve onu  elinde bulunduran Yahudi ilgili gerekli tüm bilgiler eksiksiz olarak mevcuttu. Olumlu karara vardığımız gün umulmadık bir kriz yaşandı ve Morgan karşı tarafa yakalandı!... Maalesef hemen o gün, arkadaşımızı,  kendisini ele geçiren iki kişiyi ve Yahudi’yi öldürmek zorunda kaldık!... Bu görevi verdiğimiz arkadaşımızı -bir daha benzer bir durum yaşanmaması ve üzerindeki ilgiyi farklı bir yöne çekebilmesi için- Rouen’e gönderdik. İlk işini -silah kullanadığından ötürü- bir problem çıkmadan tamamladı; fakat ikinci işi olan Yahudi’nin öldürülmesi meselesine gelince çuvalladı!...

Bu Yahudi, çevresince oldukça sakin bilinen ve dahası herkes tarafından sevilen biriydi. Onun ölümü dikkatleri yaşadığı eve çekecekti...  Bu nedenle her şey doğal olmalıydı... Ancak hızlı hareket etmesi gereken arkadaşımızın, uzunca planlara yetecek kadar vakti yoktu ve yaşlı adamın ölümüne kaza süsü vermeye çalıştı. “Çalıştı” diyorum çünkü bu noktada çuvalladı ve tuttu adamı, bahçe makasının üzerine düşerek can vermiş gösterdi! Karısı, konu komşuya her ne kadar olay gecesi bahçede bir gölge gördüğünü, kocasının muhakkak  bir cinayet sonucunda öldüğünü anlatmaya çalışsa da kimse buna inanmadı; hem bu kadın biraz bunaktı, hem de bu tonton adamı kim öldürmek istesindi ki!... Fakat her şeye rağmen şunun-bunun aklında, konuyla ilgili yine de bir soru işareti kaldı...

Seni acil olarak Hindistan’dan çağırma sebebimiz de buydu. Sen hem en iyi elemanlarımızdan biriydin, hem de –daha da önemlisi- temiz olduğun (Bugüne dek karşı tarafın hiçbir üyesiyle, en küçük bir karşılaşman olmadı.) bir gerçekti. Viyana’daki toplantımız bu olaydan tam bir ay sonraydı, hatırla... Ve görüşmemiz esnasında sana bir adres verip, bir ay kadar sonra bu adrese yakın civardan bir yere yerleşmen doğrultusunda direktifte bulunmuştuk; şans bizden yanaydı ki şu an bulunduğun eve rastladın!... Sonrasını sen de biliyorsun, evi tutar tutmaz oradan ayrıldın ve ancak iki ay önce yeniden ortaya çıkabildin...

 

Şimdi, olayların üzerinden uygun gördüğümüz kadar zaman geçti; bulunduğun yerde birçok şey unutuldu, fakat mektubun başında da bahsettiğim gibi aksilikler yine başgösterdi! En uygun zaman bu gecedir!... Karşı binada oturan Rosemond Fraser -şu ana kadar çoktan tahmin ettiğin üzere- sözü geçen Yahudi’nin karısıdır. Mektubun sonunda evin gerekli tüm planlarını verdim.  Emanet, ikinci sayfada yer alan bodrum katında, işaretlediğim noktada gömülü. Kocakarının sağ kalması gerekiyor!... Onun ölümü, kocasının başına gelenleri ve Bayan Fraser’ın konuyla ilgili söylediklerini çağrıştırıp, dikkatleri, çevrede yeterince gizemli bir adam olarak görünen şahsına çevirir!... İlkinde izimizi kaybettirmeyi başardık; şimdi, her ne kadar tekrar bu ülkeden ayrılacak olsam da, bulunduğumuz yerde muhakkak  derinlemesine incelemeler yapılacaktır!... İşte bu nedenle o kadına bir şey olmamalı; her şeyin berbat olması hiçten bile değil!...

Mektubu bitirir bitirmez harekete geçmen gerekiyor!... İşin bundan sonrası tamamen sana ait. Artık beklediğimiz gün geldi çattı. İhtiyacın olan her şey yazmada olacak (Umuyoruz ki!...) Bugünden sonra bir müddet ne benimle, ne de bizden herhangi biriyle en küçük bir irtibatın olmayacak!  Çok acil bildirmen gereken bir şey olursa herhangi birimize kriptoyla ulaştırırsın. Bunun dışında tarafımızca takip de edilmeyeceksin.  Aradan en az altı ay geçmeden en küçük bir görüşme yok!...

Lafı çok uzattım; neyse, sana başarılar dilerim...

 

W.S.C

***                     

 

“Bu kadar yazmışsın ya, o da yeter” dedi Forster ve gerekli sayfaları ayırıp mektubun kalanını ateşe tuttu. Hızla alev alan kağıtların ışığı suratına yansıdı... Kalın çizgili yüz hatlarını iyice belirginleştiren ateşe sanki şeytan üfürüyordu!...

Ve son kez üflediğinde, bu karanlık gecedeki son aydınlığın da zamanı dolmuş oldu!...

3 Aralık 2006

• Yazarın diğer yazıları...

TILSIM (İki)
TILSIM (Bir)
'Öteki'lik, 'Özgürlük' ve 'Güç...'
Aşk ve eroin..
Katilin benim!..
Cana’var’ın ‘Yok’luğu..
Gerçekler, hayaller ve hermenötiksel sayıklama!
Ali (Üç)
Ali (İki)
Ali (Bir)
Mezarlıktan sevgiliye mektup..
Özür dilerim..
Sekerat Öpücüğü
Igor'a Royal yahut Igora Royal
Kontrpiyede cinnet
Basamakta durmayın, otomatik kapı çarpar!
Polyanna da esrar çekiyor muydu?
Yolculuk (Üç)
Yolculuk (İki)
Yolculuk (Bir)
Yaa bunaltma adamı, otur iki dakka!

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Ben bilemediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. - Sokrates

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby