| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
TILSIM (Bir)
26 Ekim 1902 , Pazar.
Basel...
Öğleden sonra, hava kapanıp rüzgar turuncu ile süslenmiş kül rengi
bulutları getirdiğinde, etrafı alabildiğine bir sükunet kaplamıştı. Sokaklarda
hemen hemen kimse yok gibiydi. Şehrin merkezinde sayılan Peter Rot Caddesi’nde
dolanan birkaç kişi de, büyük gök gürlemeleriyle patlak veren yağmurdan ötürü
oraya-buraya kaçmak zorunda kaldı. Hava giderek bozuyordu. Kısa sürede ortalığı
sele çeviren yağmurda Peter Rot, küçük bir çocuğun pastel çalışmasını
andırmıştı. Bin yediyüzlü yıllardan kalma gri, açık sarı renkleri ve kırmızının
en hoş tonlarını yansıtan kiremitleri ile binalar, sanki az sonra o yüzyıldan
çıkıp gelecek konuklarını ağırlayacaktı!... Gökten, saçaklardan, eşiklerden,
fırsat bulduğu her yerden nasiplenen Arnavut kaldırımları, yakın hissettiği en
küçük eğimleri bile değerlendiriyor, kendini suya boğuyordu!...
Böyle bir havada yapılacak en güzel şey, yanınıza kahve fincanınızı alıp,
odanızı kaplayan enfes kokuyu soluyarak pencerenizin önünden dışarıyı
izlemektir. Burada da durum farklı değildi... Caddenin bir ucundan başyalayacak
olursak; Bernstein’ların çatı katında bayan Madelina, tam karşısındaki binada
Bay Gregor ve yine iki sıra ilerideki büyük Feldman Malikanesi’nin bir sarayı
andıran devasa penceresinde Bay Raimunde, kahvesini yudumlayarak dışarıyı
seyrekoyulmuştu. Bunun dışında pek öyle göze çarpar birileri görünmüyordu;
zaten Peter Rot Caddesi’nde de topu topu üç-beş aile yaşıyordu. Saydıklarımızın
dışında bir bayan Rosemond Fraser, bir de bir yıl önce bay Philipp’lerin evini
satın alan, ancak iki ay önce ortaya çıkan ve kimsenin adını sanını bilmediği
otuzlu yaşlarda yabancı bir adam vardı. Zenginliği hemen herkesin çenesini
yoran ve yine bu yüzden olsa gerek, büyük çoğunluğun yüzüne güldüğü, arkasından
“bunak” dediği Bayan Rosemond, hemen hemen yetmiş yaşlarında Fransız asıllı bir
İsviçreliydi. Kocası on dört ay önce olmadık bir kaza sonucunda ölmüş (Her ne
kadar kaza olarak görülse de akıllarda şüpheli bir ölüm olarak yer etmişti!...)
ve bu ayrılık yaşlı kadını kısa sürede paranoyaya sürüklemişti!... Olasılıkla
bu nedenden, kadıncağız hiçbir davete katılmaz, misafiri sevmez olmuştu.
Zamanının büyük çoğunluğunu gazete kupürlerini kesip saklamakla geçiriyordu. Son
günlerde ise kendisini caddelerine yeni taşınan şu gizemli adam hakkında
bilgi toplamaya adamıştı.
Saat 19.00’u gösterdiğinde hava iyice kararmıştı. Yağmur dinmeyecek,
gürlemeleriyle gök, sanki yırtılıp yüzlerce parçaya ayrılacaktı!... Çakan
şimşeklerle bir anda aydınlanan cadde, hemen sonra evlerin camlarından yansıyan
gaz lambalarının titrek ışıklarını sahipleniyordu... Bayan Rosemond,
penceresinin önündeki masasında yerini almıştı. Işığı yetersiz bulmuş, şamdanına
iki mum daha eklemişti. Önünde Cugaşvili’nin (Stalin) tutuklanıp hapse
girdiğini, Martinik’te patlayan yanardağın otuz bine yakın can kaybına neden
olduğunu, T. Edison’un pili bulduğunu (Bu ona hala garip geliyordu!...) ve
kendisi için en üzücü haberlerden biri olan Emile Zola’nın öldüğünü yazan, o
yıla ait değişik tarihlerdeki gazete kupürleri bulunuyordu. Tümü üzerinde
uzunca göz gezdirdip her birini itinayla sıraya dizdiği sırada dışarıda bir
karaltı gördü!... Pencerenin kenarından tülü araladı. Gördüğü karaltı, şu
gizemli bulduğu kişiye aitti; adam, sırılsıklam olmuş vaziyette kapının
anahtarını bulmak için ceplerini karıştırıyordu. Sinirli ve korkutucu bir hali
vardı. Nedense biraz endişeli gibiydi!... Arada bir çevreye bakıp, pardesüsünün
koluna yüzünü siliyordu. Nihayet aradığını buldu ve içeri girmesiyle kaybolması
bir oldu!...Yaşlı kadın, bir iki temenni ve duayı dudaklarından salmadan
geveledi ve tülü hızla çekti!...
Gerçekten de bayan Rosemond’un korktuğu kadar vardı; bu adam ya gizli
işler çeviriyordu, ya da delinin tekiydi!... Gecenin bir yarısı evden çıkmalar,
sabaha karşı dönmeler... Üç gün ortadan kaybolup , tüm hafta eve kapanmalar...
Hatta ihtiyarın gözlemlerinden bilinen kadarıyla, yine gece yarılarında
gelip, kendinden eksik bir yanı olmayan arabacıyla eve koca koca
bavullar taşımalar!... Kısaca tüm bahsedilenler, bu yabancıyı gizemli kılmaya,
ötesi, ürkünç bulmaya yetiyor da artıyordu!... Ne var ne yok zaten tüm hikaye o
gece yarısında başlamıştı; henüz bahsetmediğimiz, kocakarının mırıldandığı duaya
denk düşen günün gece yarısında!...
Yabancı eve girer girmez pencereye koştu. Tülün aralığından, göz ucuyla
on dakika kadar dışarıyı gözledi. Zannınca -her neye ise- kanaat getirdikten
sonra bir mum yakıp üst kata, odasına çıktı. Üzerindekileri çıkarttı ve
kurulanıp tütün sardı. Enteresan bir yapıydı Philipp’lerin evi, daha doğrusu
eskiden Philipp’lerin olan bu ev... Biraz labirenti andırıyordu!... Girdiğiniz
bir odanın diğer ucundaki kapıdan farklı bir odaya, o odadan da yine küçük bir
kapıyla tüm katı çevreleyen (Her halde erzak koymak içindi burası...) minik bir
geçide ulaşabilirdiniz! Buna karşın, alt kat olabildiğine sade tasarlanmıştı.
Misafirler için düşünülmüş iki küçücük oda ve içinde at koşturabileceğiniz büyük
bir salon!... Şöyle düşünün: Bu ev olsa olsa, ya paraya sıkışan bir mimarın iki
saatte karaladığı (Yine de aklı bir karış havadayken!...) bir çizim, ya da
şehre yeni yerleşen bir köylünün “Bu işten de anlarım...” düşüncesinden yola
çıkılarak oluşan bir yapıydı!... Sol taraftan, salonun sonundan üst kata uzanan
merdivenler, yabancının şu an oturduğu odaya ulaşıyordu. Sanki ona özel
yapılmış gibiydi burası; oldukça karanlık görünen şu enteresan ruh haline
özel!... Odada rengi bordoya yakın büyük bir koltuk, bir somya, bir çalışma
masası ve önemsiz birkaç eşya daha bulunuyordu. Genç adam tütününü bitirdikten
sonra ıslanmış paltosunun cebinden mektup olduğu anlaşılan siyah bir zarf
çıkarttı. Önem verdiği biri kendini izliyormuş ya da ciddi bir hikayenin baş
aktörüymüş gibi (Bir ihtimal, belki de uzunca zamandır beklediği anın gelmiş
olmasının zevkini hazmedebilmek için!...) egosantrik mimiklerle, hareketlerini
son derece ağırdan alarak mektubu ışığa yaklaştırdı. Siyah mumla hazırlanan
mührün üzerine garip bir işaret damgalanmıştı. Parmaklarını bir-iki saniye
mührün üzerinde gezdirdikten sonra zarfı yırtıp mektubu okumaya koyuldu:
***
Frederick
Gabriel Forster;
benim pek değerli dostum...
Bu satırları okuduğun sırada yüksek ihtimalle ülkeden ayrılmış olacağım.
Malum grup üyeleri yakın bir zamanda izime ulaştılar. Söz konusu işle
ilgili ipucu veren bir açık vermemi bekliyorlar; şu ana kadar harekete
geçmemelerinin sebebi de bu ya!... Eğer bir şekilde beni alıkoymayı
başarabilirlerse veya ciddi bir aksilik çıkarsa, herhangi bir kahramanlık
girişiminde bulunmamanı altını çizerek hatırlatırım!...
Şimdiye dek bizim sana ulaştırdığımız ve bunların dışında kendi
çabalarınla elde ettiğin tüm bilgileri bir kenara koyup, bu geceyi bir Milat
olarak kabul etmeni istiyorum!... Milat olarak kabul etmen gerekiyor çünkü, bu
geceden sonra her geçen saatte beklediğimiz sona ulaşmak için varış
adımlarını atıyor olacaksın!...
Şimdi...
Geçen yıl, Ağustos ayının beşinde Bayan Morgan’dan son derece önemli bir
kripto aldık. Bize Basel’de yaşayan bir Yahudi’den söz ediyordu... Nihayet
aradığımıza ulaştığımızı, onay beklediğini ve tarafımızdan olumlu haberi alır
almaz yazma için harekete geçeceğini müjdeliyordu. Kriptoda yazma
ve onu elinde bulunduran Yahudi ilgili gerekli tüm bilgiler eksiksiz olarak
mevcuttu. Olumlu karara vardığımız gün umulmadık bir kriz yaşandı ve Morgan
karşı tarafa yakalandı!... Maalesef hemen o gün, arkadaşımızı, kendisini
ele geçiren iki kişiyi ve Yahudi’yi öldürmek zorunda kaldık!... Bu görevi
verdiğimiz arkadaşımızı -bir daha benzer bir durum yaşanmaması ve üzerindeki
ilgiyi farklı bir yöne çekebilmesi için- Rouen’e gönderdik. İlk işini -silah
kullanadığından ötürü- bir problem çıkmadan tamamladı; fakat ikinci işi olan
Yahudi’nin öldürülmesi meselesine gelince çuvalladı!...
Bu Yahudi, çevresince oldukça sakin bilinen ve dahası herkes tarafından
sevilen biriydi. Onun ölümü dikkatleri yaşadığı eve çekecekti... Bu nedenle her
şey doğal olmalıydı... Ancak hızlı hareket etmesi gereken arkadaşımızın, uzunca
planlara yetecek kadar vakti yoktu ve yaşlı adamın ölümüne kaza süsü vermeye
çalıştı. “Çalıştı” diyorum çünkü bu noktada çuvalladı ve tuttu adamı, bahçe
makasının üzerine düşerek can vermiş gösterdi! Karısı, konu komşuya her ne kadar
olay gecesi bahçede bir gölge gördüğünü, kocasının muhakkak bir cinayet
sonucunda öldüğünü anlatmaya çalışsa da kimse buna inanmadı; hem bu kadın biraz
bunaktı, hem de bu tonton adamı kim öldürmek istesindi ki!... Fakat her şeye
rağmen şunun-bunun aklında, konuyla ilgili yine de bir soru işareti kaldı...
Seni acil olarak Hindistan’dan çağırma sebebimiz de buydu. Sen hem en iyi
elemanlarımızdan biriydin, hem de –daha da önemlisi- temiz olduğun (Bugüne dek
karşı tarafın hiçbir üyesiyle, en küçük bir karşılaşman olmadı.) bir gerçekti.
Viyana’daki toplantımız bu olaydan tam bir ay sonraydı, hatırla... Ve görüşmemiz
esnasında sana bir adres verip, bir ay kadar sonra bu adrese yakın civardan bir
yere yerleşmen doğrultusunda direktifte bulunmuştuk; şans bizden yanaydı ki şu
an bulunduğun eve rastladın!... Sonrasını sen de biliyorsun, evi tutar tutmaz
oradan ayrıldın ve ancak iki ay önce yeniden ortaya çıkabildin...
Şimdi, olayların üzerinden uygun gördüğümüz kadar zaman geçti; bulunduğun
yerde birçok şey unutuldu, fakat mektubun başında da bahsettiğim gibi aksilikler
yine başgösterdi! En uygun zaman bu gecedir!... Karşı binada oturan Rosemond
Fraser -şu ana kadar çoktan tahmin ettiğin üzere- sözü geçen Yahudi’nin
karısıdır. Mektubun sonunda evin gerekli tüm planlarını verdim. Emanet,
ikinci sayfada yer alan bodrum katında, işaretlediğim noktada gömülü.
Kocakarının sağ kalması gerekiyor!... Onun ölümü, kocasının başına gelenleri ve
Bayan Fraser’ın konuyla ilgili söylediklerini çağrıştırıp, dikkatleri, çevrede
yeterince gizemli bir adam olarak görünen şahsına çevirir!... İlkinde izimizi
kaybettirmeyi başardık; şimdi, her ne kadar tekrar bu ülkeden ayrılacak olsam da,
bulunduğumuz yerde muhakkak derinlemesine incelemeler yapılacaktır!... İşte bu
nedenle o kadına bir şey olmamalı; her şeyin berbat olması hiçten bile değil!...
Mektubu bitirir bitirmez harekete geçmen gerekiyor!... İşin bundan
sonrası tamamen sana ait. Artık beklediğimiz gün geldi çattı. İhtiyacın olan her
şey yazmada olacak (Umuyoruz ki!...) Bugünden sonra bir müddet ne benimle,
ne de bizden herhangi biriyle en küçük bir irtibatın olmayacak! Çok acil
bildirmen gereken bir şey olursa herhangi birimize kriptoyla ulaştırırsın. Bunun
dışında tarafımızca takip de edilmeyeceksin. Aradan en az altı ay geçmeden en
küçük bir görüşme yok!...
Lafı çok uzattım; neyse, sana başarılar dilerim...
W.S.C
***
“Bu kadar yazmışsın ya, o da yeter” dedi Forster ve gerekli sayfaları
ayırıp mektubun kalanını ateşe tuttu. Hızla alev alan kağıtların ışığı suratına
yansıdı... Kalın çizgili yüz hatlarını iyice belirginleştiren ateşe sanki şeytan
üfürüyordu!...
Ve son kez üflediğinde, bu karanlık gecedeki son aydınlığın da zamanı
dolmuş oldu!... 3 Aralık 2006
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|