d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

BERİKİ TARAF
Orhan Karagöl
ORHAN KARAGÖL
diyalekt@
hotmail.com

Aşk ve eroin..

B... caddesi on-on beş dakikada bir geçen arabaların dışında oldukça sakin, geceyi yaşıyordu kendince. Caddenin arka sokaklarından en büyüğü, şarapçıları ve birbirini umursamayan birkaç kedi ve köpeği konuk ediyordu.. En yenisi bir asırdan genç olmayan yığma yapıları ile bu sokağın, arnavut kaldırımı ile döşenmiş dikçe bir yolu ve iki farklı kısımdan yine kendisine uzanan yayvan, acelesiz merdivenleri vardı. Arada bir sönen ve kafasına estiğinde yanan üç büyük sokak lambası, her bir köşeye yansıyan sarı ışığı ve dikkat kesildiğinde duyulan o rahatsız sesiyle, bu sokağın ilk göze çarpanlarıydı. Bunların dışında, binaların arasına çamaşır asmak için gerilmiş yüzlerce ip, demir parmaklıkları ve önünde teneke kutulara dikili çiçekleriyle pencereler, sokağın her bir köşesini bir bütün yapan yoğun ve kirli gri tonlar, genele hakim keskin is kokusu ile birleştiğinde, kasvetin her halini yaşatmaya yetiyordu bu sokakla tanışanlara.

Saat ikiyi az geçe, köşe başındaki büyük lambanın önünden tüm sokağa uzayan iki gölge belirdi. Merdiven başındaki sızmış şarapçının öksürük sesleri arasında, uzaktan, boğuk ve birbirine karışan sesler yayılmaya başladı etrafa. Koşma ile duraksama arasında yürüyen iki adam, arada bir arkalarına bakarak kısa cümlelerle nefes nefese bir şeyler konuşuyorlardı aralarında. Sokağın en köhne binasına ulaşmaları kısa sürdü. Bodrum katına indiler. Aralarından uzun boylu olanı, arkadaşına elindeki çakmağı yakarak evin kırık dökük kapısındaki anahtar deliğini aydınlattı. Kapıyı açtıklarında içeriden gelen rutubet ve çöp kokusu kısa süre genizlerini yaktı. Kısa boylu olanı arka odaya geçip karanlıkta el yordamıyla sokağın zeminine açılan pencereyi araladı. Bir uzatma kablosuyla duvara asılmış lambanın fişini taktılar. Düşük voltajlı ışıkta beliren derin çizgili yüzleri ile ikisi de küf kokan ceketlerini çıkarıp, rengi bir zamanlar açık sarı olan halıfleksin üzerine oturdular. Kısa boylu olanı ceketinin cebinden kalemi uzatmasını isteyerek, dalga geçermiş gibi bıyık altından gülmeye başladı arkadaşına. “Helal olsun; buna bile gülüyorsun ya” derken ince bir şırınga çıkarttı ceketin cebinden uzun boylu.

—Çay koysana.
—Tamam, koyarım ama şu lanet şeyi hemen vurma, kafamdakileri anlatayım.
—Mühim değil, bir saat sonra çakarım, hasta bile değilim. Oğlum Mustafa, sen akıllanmadın mı hala?
—Bana konuşana bakın! O niye o?
—Oğlum şu kâinatta çok salak insan var ama sen bu konuda bir prototipsin!

Gülmeye devam ediyordu bunları söylerken genç adam.. Hatta bir ara katıla katıla gülmeye başladı ki, tutulduğu öksürük nöbetinden arkadaşının su getirmesiyle ancak kurtuldu. Bir iki yudum alıp sözlerine devam etti:

—Ben seni akıllı biri bilirdim. Neticede çocukluktan bu yana arkadaşız. Oğlum seni benim kadar iyi tanıyan mı var lan? Senin gibi zeki biri nasıl olur da gider olmadık işlerin peşinde koşar! Tutar da sonra başına neler gelebileceğini bilmiyormuş gibi, mantıksız saçma sapan hareketlerde bulunur! Harbi dayaklık adamsın!..

—Hasan adamı hasta etme!.. Ben seni sorguluyor muyum? Gerçi tamam, daha önce çok suçladım ama en azından anlamaya da çalıştım seni. Sen direkt suçluyorsun!

Bir sigara yaktı Mustafa ve arkadaşına da uzattı. Hasan oldukça seri bir şekilde çayı demlemişti bile; biri çok demli, diğeri çok açık şekilde doldurdu bardakları. Demli olanını arkadaşına uzattı ve oturduğu yere yarı uzanarak daha ciddi bir yüz ifadesiyle konuşmaya başladı:

—Viyana’da hukuk okuduğun yılları hatırlıyor musun? Mektuplarında bana hayata dair beklentilerini, yapacaklarını-edeceklerini uzun uzun, artık başımı çatlatana kadar anlatırdın. Arada bir telefonda görüştüğümüzde sesinin renginden gözlerindeki ışıldamaları görür gibi olurdum. Okulun bittiğinde hemen dönmedin. İstanbul’a geldiğinde tam yedi yıl geçmişti. Sonra ne oldu peki? Giderken olduğundan daha iyi mi döndün? Sanki karşımda Mustafa değil, hayattan bıkmış, yaşamdaki hemen her şeyin boş ve anlamsız olduğunu düşünen bir adam duruyordu karşımda. Gözleri ışıldayan o enerjik insan gitmiş, yerine baygın bakan, asık suratlı bir tip gelmişti. Bunun için mi okudun sen onca yıl? Bunun için mi gittin kalkıp taa Viyana’lara? Nerede kaldı beklentilerin ve anlatıp anlatıp bitiremediğin o hayaller? Dönüp dolaşıp geldin mi bu cahil arkadaşının söylediklerine?

Hasan’ın bir çırpıda söyleyiverdikleri arkadaşının biraz sinirlerini bozmuştu. İşin aslının öyle olmadığını düşündüğünden, bir an önce konuya girmek istiyor, fakat bunu yaparken aceleci davranmamak gerektiğini telkinliyordu kendine.

—Hayat insanın algıladığı şey ne ise odur benim sevgili arkadaşım. Ve hayata karşı algılar değişmeyecek diye bir şey yok. Bunu kimi ilerleyen yaşın getirdiği tecrübeye bağlar, kimi ise çektiği meşakkatlerin ya da duyduğu sevinçlerin etkilerine. Benim de bakış açılarım değişti. Yaşadıklarım ve kendimi uzun uzadıya dinleme fırsatı bulduğum o yıllarda, hayata hüznün egemen olduğu gerçeğine inandım. Buna inanmak istememekle birlikte, okuduklarım da bana aynı gerçekleri gösterdi. En Doğu’da bir noktadan başlayıp, yine kendisinde ulaşana kadar Batı’ya yol aldım ve bu çizgiyi kapsayan hangi din, hangi tefekkür sistemi ve hangi doktrin varsa yedim bitirdim. İşin açıkçası, söylediklerimden farklı bir olguya rastlamadım. Ha, şunu söylememek yanlış olur ki, bunların farkına varmak elbette dünyanın sonu değildir ancak bilinçli olan her akıl fiziksel menfaatler gereği kendini acıdan uzaklaştırmalı ve bu minvalde hayatına bir yol çizmelidir. Benim yaptığım da buydu. Mutedil bir istikamet belirleyip o çizgide yürüyecek, -altını çizerek söylüyorum,- bana “boş” gelen işlere vakit harcamayacak ve bilgiye yönelik hissettiğim açlığı giderme yolunda elimden gelen ne varsa yapacaktım. İşte o zamanlara rastladı seninle tekrar buluşmamız.

Mustafa, düzgün ve dikkatle seçtiği kelimelerden oluşan cümleleriyle Hasan’ı sıkmamak istiyordu. Bu nedenle konuyu pek dağıtmamak ve asıl anlatmak istediklerini bir an önce dile getirme telaşındaydı.

—O günden bugüne geçen sürede yaşam şeklim de şimdi söylediklerim sınırlarında oldu hep; biliyorsun. Fakat hayatımı bu şekilde sürdürürken, yaşamadığımız tüm olgulara yabancı oluşumuz ve bilinmeyenler hususunda peşin yargıya varmamamız gerektiğine de inandım ben. Bu ne demekti? Şu demekti: ben senin az sonra çakacağın eroinin ne kadar iğrenç bir şey olduğunu düşünsem de, onu tatmadan onun gerçekten ne olduğunu bilemem. Yani onu görür, kullanan üzerindeki etkilerini anlar, bunu sağlıklı bir akılla tespit eder ve sonuçlar çıkartabilirim kendimce, ama onu damarlarımda hissetmeden tam olarak ne olduğunu kavramamın mümkünü yoktur.

Sözün nereye geleceğini kestiren Hasan arkadaşının konuşmasını keserek “o iş öyle değil moruk” deyiverdi. Hasan, tabiri caizse gerçekten de feleğin çarkından geçmiş bir çocuktu. İyi ile kötü arasındaki farkı yaşayarak öğrenmiş ve hoşgörüsüyle her zaman temiz kalpli bir insan olarak bilinmişti çevresinde. Biraz aceleci ve patavatsızdı yalnız. Doğru bildiklerini nerede olursa olsun, karşısında kim bulunursa bulunsun söyler, işin sonunda bulunduğu ortamdan kovulacağını bilse dahi susmazdı asla. Şimdi de aceleci davranarak konuşmaya başlamış ve doğru bildiklerini söylemeye koyulmuştu.

—Senin olayınla benim olayım bir mi Mustafa? Tamam, hayatta yaşadığım tüm iniş çıkışları yakından biliyor ve beni ona karşı bilinçli addediyorsun fakat bu, eroin kullanmamın senin yaptıklarınla bir olduğunu göstermez asla! Ben ne kadar gerçeklerin farkında olan bir insan da olsam, uyuşturucu kullanışım psikolojik olduğu kadar fiziksel bir bağımlılıktır aynı zamanda. Buna benim hayata yaklaşım şeklim diyebilirsin. Az önce kendin söylemedin mi hayatın gerçekleri hüzne dayanıyorsa insanın kendisine buna göre bir yol belirlemesi gerektiğini! Hayata bakış açım seninkiyle yer yer örtüşüp yer yer ayrılsa da, bunun benim seçtiğim bir yol olarak kabul edilmesi gerek. Ben hayatın sille tokat giriştiği ve kendisine karşı gelmenin imkânsız olduğu düşüncesiyle uyuşturucuya başlamış ve bu zamana kadar devam etmiş bir kişiyim. Yani bilinçlilik halimi körelten bu merete izin vermiş ve daha sonra bağımlısı olmuş bir “canki”yim. Oysa seninki öyle mi? Sen tamamen neyin ne olduğunun ayrımında olan, olayları sağlıklı değerlendirebilen ve takınacağın tüm tavırlardan mesul bir kişisin!.. Benim moraran, altı torbacık torbacık bu gözlerimle seyrine koyulduğum şu yaşam şeklinde, defaatle kendimi ne krizlere yatırdığımı bilmiyor musun? Nasıl olur da kendini benimle bir tutarsın? Nasıl olur da yaşadığın aşkı benim halime benzetirsin?

Hasan’ın son cümlelerini söylerken kaşıntısı da başlamıştı. Konuşmasının bir yerinde istifra edecek gibi olmuş, anlaşılmaz bir hareket yaparak bunu engellemişti. Sürekli tazelediği çayından çok su içiyordu. Belli ki hastalığı başlamıştı.. Mustafa, dostunun söylediklerine hak vermiyor değildi fakat sözünü tamamlayamamıştı yine. Hasan’ın halinden kaygı duyarak bir an önce maksadının ne olduğunu anlatmaya koyuldu.

—Söylediklerinde haklısın Hasan. Ancak sözü nereye getireceğimi anladığını sandın ve yanıldın. Farklı düşüncelerde olsak da hayatın bizlere bir takım üzüntüler getirdiğine, hatta daha da ötesi, hayatın ekseriyetle hüzün çevresinde dolaştığını düşünen kişileriz; doğru mu?

—Doğru diyelim.

— “Diyelim” değil, doğru! Ve ikimiz de onu yaşarken önümüze bir yol çizmemiz gerektiğini düşünüyoruz değil mi?

—Evet.

—İşte, bir yere kadar birlikte ulaştığımız ve sonra yolları ayrılan bu nokta ilginç bir şekilde tekrar birleşiyor. Sen hayatın sana getirdiği üzüntüleri yenmek için girdiğin arayışta uyuşturucuyu seçtin. Ve gittin en ağırından başladın; eroinden. Bense hayat bana ne sunarsa sunsun ona razı olacağıma inandırdım kendimi. Hayatın acılara endeksli bir çile yolu olduğunu düşünürken, bunun yanı sıra onun anlamsız olduğunu tek bir an aklıma getirmedim. Gelse bile uzaklaştırmaya çalıştım zihnimden. Onun tek esprisi vardı benim için, o da aşk. Çünkü bunca çile ancak ve ancak aşkla yok edilebilirdi. Ben çiçekten böcekten mutlu olmayı beceremedim, beceremezdim de. Ancak gerçekten aşık olacağım bir kadına rastlayacaktım ki bana anlamsız gelen her şey, onunla birlikte anlam kazansın ve yaşanılabilir olsun. Ve şimdi o gün geldi çattı. Bir aşkın içinde kavruluyorum. Bunu gerçek anlamıyla ancak başka bir aşığa ya da eroin bağımlısı olan sana anlatabilirim; çünkü aşk eroinin ta kendisi!

Mustafa konuşmasını sürdürürken Hasan’ın hastalığı son raddelerine ulaşmıştı. Az sonra vücudunun her bir zerresinde hissedeceği sıcaklığı düşünüyor ve kendini zor tutuyordu. Arkadaşını dinlerken çaydanlığı tüpten indirmiş, kaşığı, şırıngayı, pamuğu ve tozu gazetenin üzerine yerleştirmişti. Sabrediyordu.. İçinde bulunduğu bu duruma rağmen Mustafa’yı can kulağıyla dinliyor, söylediklerini bazen tekrar ettirse de anlayabiliyordu.

—Ben Mecnun’unkisi kadar olmasa da ona yakın bir aşktan söz ediyorum Hasan. Aşık olan bir insanın hali de tıpkı bir bağımlınınki gibidir; her şeyin bilincindedir. Bir bağımlı nasıl ki uyuşturucunun kendisini ölüme götüreceğinin bilincinde ise, bir aşık da, aşkın kendisini akıldışı olaylara sürükleyeceğini –aslında bu tartışılır, şu an böyle söylemiş olayım- ve zamanla muvazenesini bile yitirtebileceğinin farkındadır. Yaşadığı zevk ve aldığı haz onun gerçeklerin farkında olmasını değiştirmez; ancak bodoslama içine dalmasına da engel olamaz. Olsa da çok küçük bir ihtimaldir bu. Eroine ilk başladığında ondan uzaklaşma ihtimalin şu ankinden yüksek sayılabilir. Aşkta da aşkın başlayacağını, onun kıpırdanışlarını hisseder hissetmez uzak kalmayı başarabilirsen kurtulursun elinden. Ama bu ne mümkün! Nasıl, eroinin ne şekilde bir kafa yaptığını anlatıyorsan tüm detaylarıyla, aşk da öyle bir kafa yapar aşıkta; hatta belki daha fazlası!.. İlk günlerde kendini kaptırmaz, işi oluruna bırakırsan, yüzünü görme isteği günlerle ifade edilebilir. Kendini salıverirsen kollarına iş değişir; ben genel gidişattan söz ediyorum. Gün geçtikçe dünyanı allak bullak eden ve kendinden geçiren o kafa hali hakikatine doğru kuvvetlice çekmeye başlar seni. On günde bir –atıyorum- sen iki cc alırsın, ben iki saat görürüm yüzünü. O kafanın özlemi artar ama bu arada giderek. Aradaki dokuz gün bir müddet sonra sekize, yediye düşecektir. Artık onunla daha sık bir araya gelmek isterken, daha uzun zaman birlikte kalmak isteyeceksindir!.. Bir bakmışsın ki sen dört cc almaya başlamışsındır, ben dört saat görüyorumdur. Zaman aralıkları kısalır da kısalır böylece.. Görüşmelerimiz ise daha uzun sürer. Her görüşmemizde görüştüğümüz bizi, dünyaya çok farklı gözlerle bakmaya sürükler. Yaşadığımız acılar yerini tanımlayamadığımız zevklere bırakır. Artık ne varsa yenilenmiştir, her şey onunla birlikteyken hoş, onsuz olduğumuzda eskisinden de nefret edici olmuştur!..

Sözün burasında Hasan arkadaşına kendisini anladığını söyleyerek artık zamanın geldiğini düşündü. Kulağı Mustafa’nın söylediklerinde, elleri işindeydi. Kaşığı tüpün üzerinde ısıtmaya başlayıp içine bir pamuk attı ve iğneyi ona batırarak içindekini şırıngaya çekti. Sol dizini kafasına doğru gerdi ve ayağına birkaç kez vurup damarlarının belirginleşmesini bekledi. Bir müddet sonra da sağ elindeki şırıngayı sol ayağının bir damarından içeri boşalttı. Sonra yavaşça olduğu yere uzandı ve hafifçe baygınlaşan gözleriyle arkadaşına kendisini dinlemeye devam ettiğini söyledi.

—İşte bu halinden söz ediyorum dostum. İçinde bulunduğun şu halden.. Aşk da eroin de aynı hale sürüklüyor insanı. Şimdi şu küllüğe bakıp nasıl ki mutlu olduğunu ileri sürebileceksen ve ben bu bilinçle onu tanımladığın şekilde algılayamıyorsam, aşk da her şeyi kendi rengine bulamakta ve yaşamayana kavramasında güçlük çektirmekte.. Bak, dünya umurunda mı şimdi! İlk defa çakmıyorsun yanımda; konuşsan ne cümleler kuracaksın, aklın yerinde. Ve bak biliyorsun yaptığının seni nelerden alıkoyduğunu ve nelere sürüklediğini. Ama yine yapıyorsun görüyor musun?

Mustafa’nın bu sözü üzerine Hasan uzandığı yerden usulca doğruldu. Bir süre arkadaşının gözlerine baktı tebessüm ederek. “İyi de dostum” dedi, “kısa sürmüştü ama zamanında ben de aşık olmuştum ve inan ki şu an hissettiklerime hiç benzemiyordu!”

Mustafa dudaklarını büzüştürüp kafasını sağa sola çevirerek “elbette ki benzemeyecek” dedi, “benzemeyecek çünkü ben yaşadığımız lezzetlerin aynı olduğunu söylemiyor, onların ayrı olmakla birlikte, hissettirdiklerinin aynı olduğunu vurguluyorum!.. Şu an sen onunla olduğun için nasıl dünyanın en huzurlu ve mutlu insanı hissediyorsan kendini, bir aşık da aşık olduğu kişiyle birlikte olduğunda aynı duyguları yaşar.

Bunları söyledi Mustafa ve gözleri arkadaşının haline daldı gitti.. Konuşmayı kesmiş, yaktığı sigarayı derinden çekerken, sözlerini sanki içinden sürdürüyormuş gibi bir izlenim bırakıyordu. Hasan, sanki aynı derdi yaşıyormuş gibi rahatsız bir ifadeyle yerinden doğruldu ve arkadaşının sırtına yavaşça iki kere vurdu. İkisi de uzunca bir süre sustular. Bir saat kadar sonra Hasan yeni bir çay demleyecekken, yola açılan pencereden siyah bir kedi belirip içeri atlayıverdi. Ritmik adımlarla doğruca Mustafa’nın yanına gelerek bacaklarının önüne yattı. Genç adam onu okşarken tekrar sözü aldı

—Sonra biliyor musun dostum, bu halin bir de son noktası var. Eroin ve aşkın çok kısa bir süre birbirinden ayrılıp yeniden birleştiği bir çizgi.. Eroin, parayı bulduğun sürece sana şartsız koşulsuz bir kafa sunar. Oysa bir aşığın mutlu olması için karşısındakinin de kendisini sevmesi gerekir; aşkından delirmek üzere değilse tabi! Bu noktada birbirlerinden benzerlik açısından kopmuş görünseler de yine birleşecektirler. Bir aşık “eroiniyle” birlikte olduğu sürece mutludur; bir eroinmanın “aşkıyla” birlikte olduğundaki gibi!.. Peki, az önce söylediğim gerçekleşirse ya! O zaman ne olur? Hastalık başlar; ona kavuşamama korkusu tüm benliğini sarar bir anda. Nokta nokta her yerini ısırır bu korku yılanları!.. Tabi bu, bu kadarla kalmaz; akıl kaybedilecekmiş gibi olur, sonra toparlar. Ne tam gider, ne de tam gelir ama!.. “Ona kavuşmak olsun da, nasıl olursa olsun” demeye başlarsın.. Elbette ki bu hastalık süreci; işin bir de kriz yönü var!.. Nefes almakta güçlük çekersin, bir şey yiyemez içemezsin, takatten düşersin, olduğun yere yığılıp kalacak, ölecek gibi olursun. Ve daha neler neler!.. Bu süreci atlatırsan ne ala; atlatamadığını varsayarsak en vahim, en acı tabloyla karşılaşırız: intihar!.. Bir eroinman “bu acılara daha fazla katlanılmaz” düşüncelerine kapılıp “altın vuruş” yapar ve ölür; bir aşık kavuşamadığından çılgına dönüp aklını yitirir, ya da bir cinnet haliyle gider köprüden bırakır kendini.. Her ikisinde de üst bilinç yitirilmiş ve acı sonla karşılaşılmıştır.

—E o halde iki saattir boş yere bıdı bıdı yapıyorsun arkadaşım! Anlattıkların bana aşkın eroinle aynı olduğunu ispatlasa ne olur; sonuç olarak aynı acıyı vermiyor mu o da?

—Hayır. Bilerek öyle söyledim. Aşk eroindir doğru ama aşk aynı zamanda ondan çok ötedir!..
Biri sana hayat verir, diğeri mutlak surette ölümü!.. Aşkta ölümle noktalanan acı sonların -gerçek olmasıyla birlikte- sayısı çok azdır. Sonu ölüme dayanacak bir aşkın o hale gelmesi için birçok olumsuzluğun bir araya gelmesi gerekir. Fakat bunun yanı sıra yaşanılan –mutlak anlamıyla- aşkların çoğu hayatın tüm gerçeklerini değiştiriverir aniden. Olmayacak zorlukların üstesinden getirir sevenleri. Onları birbirlerinin yürekleriyle besler, doyurur, pişirir ve olgunlaştırır. Bu seyirde grafik hep daha iyiye yükselir. Ancak eroin, ya da uyuşturucu, sana kendini sunarken talep ettiği dosdoğru canındır!.. Yaşamayanların “sahte,” bağımlıların “gerçek” olarak kabul ettiği o cennetin bahçelerini gösteren projektör, damarlarınız, kanınız ve bağışıklığınızın kuvvetiyle çalışır. Aşk uyuşturucu olursa nankörlük, gönül olursa mutluluk olarak döner insana. Yolları aynı, fakat sonlar farklı..

Arkadaşının konuşmasından biraz hüzünlenmişti Hasan.. Bu illetten kurtulmaya çalıştığı anlarda ümit arayışlarıyla kaldırdığı başını, hep önüne eğmek zorunda kalmıştı bugüne dek. Çaresizliğin yılgısı onu her seferinde yine aynı zehrin kucağına bırakıvermişti. Yıllar geçtikçe erimiş, fiziksel görünümü değişmiş ve artık toplum tarafından da dışlanır olmuştu. Tüm bunlar geçiverdi zihninden; ağladı sessizce.. Gözlerini arkadaşının gözlerinden kaçırmaya çalıştığı an Mustafa da aynı şeyi yapmaktaydı.. Aşkta sözünü ettiği oranı o çok düşük ihtimalleri yaşıyordu çünkü. Bu sebeple sevdiği kadından ayrıydı ve öyle görünüyordu ki hep de öyle kalacaktı. Eroini terk eden biri aşık olabilir ve duyduğu boşluğu bu şekilde kapatabilirdi ama ya aşık olan? Eroin fiziksel arınmayla sona eriyordu, peki ya aşk? Buna yönelik bir ilaç yoktu ki.. Hem olsaydı da onu kullanır mıydı?.. Halini düşünürken yaşla dolan gözleri aklına gelen bir fikirle ışıldadı birden.

—Hasan ne diyeceğim.. Biliyorsun kırk sekiz saat.. Kırk sekiz saatte arınıyorsun bu meretten. Ondan sonrası ise sana kalmış.. Yapacağın iki iş var dostum.. Birincisi buralardan uzaklara gitmek; ikincisi ise giderken yanında sevdiğini götürmek.. Biliyorum sen onu seviyorsun.. O seni suçladı, anlamaya çalışmadı halini, sen onu suçladın anlamak istemedin halini anlamayışını. Sonuçta sen inat ettin, unutmaya çalışıp yıllarca sürdürdün uyuşturucu kullanmayı, o inat etti ve keçi inadıyla evlenmeyip sırf seni kıskançlık krizlerine sokmak için olmayacak şeylere başvurdu. Sabaha birkaç saat kaldı. Kırk sekiz saatten sonra, -ya da en fazla üç gün,- tutacaksın kolundan onu ve gideceksiniz buradan. Gideceğiniz yeri ben ayarlayacağım. Tamam mı?

Sanki bunu çoktan düşünmüş ve karar almış, fakat vakitsizlikten fırsatı olmamış gibi Hasan, suratında beliren gevrek gülümsemeyle arkadaşına sordu:

—Diyelim ki öyle yaptım, ne olacak?

—Ne mi olacak? Şimdi bir şey derdim sana ama tövbe tövbe!.. Veletleriniz için çalışacaksınız; o olacak. Belki bir süre sonra ben de gelirim yanınıza sizin; belki..

—Zaten seni almadan gideceğimi düşünmüyorsun herhalde?

—Yok Hasan, ben belki birkaç yıl –ki eğer aklıma mukayyet olabilirsem- aşkımdan vazgeçmeme fikrimden vazgeçmeye uğraşır, sonra vazgeçme kararı alıp vazgeçmeye çalışır ve sonunda vazgeçebilirsem yanınıza gelirim. Biraz karışık oldu ama evet böyle, vazgeçersem gelirim yanınıza.

Arkadaşına boş boş baktı Hasan bu son sözü üzerine. “Ne biliyorsan, onu yap” dermiş gibi yüzünü buruşturdu. Gözlerinin içi gülüyordu ama. Kalktı, pencerelerin hepsini açtı. Yetmedi, gitti içeriden kova, süpürge ve eline ne geçtiyse getirdi. Gecenin o vaktinde temizliğe koyuldu. Mustafa, arkadaşına gülerken ağlıyordu da.. Sigara da sigara; duman çekiyordu ciğerlerine fasılasız.. Ayakaltından kalkıp odanın en köşesine gitti, oraya oturdu. Acılarına gömülme zevkini yaşamak için gözlerini kapadı.. Belki yarım saat kafasında tasvirler yaparak oluşturduğu hayale tam kadınını sokacaktı ki telefonunu çaldı..

Arayan sevgilisiydi..

15 Aralık 2005

• Yazarın diğer yazıları...

TILSIM (İki)
TILSIM (Bir)
'Öteki'lik, 'Özgürlük' ve 'Güç...'
Aşk ve eroin..
Katilin benim!..
Cana’var’ın ‘Yok’luğu..
Gerçekler, hayaller ve hermenötiksel sayıklama!
Ali (Üç)
Ali (İki)
Ali (Bir)
Mezarlıktan sevgiliye mektup..
Özür dilerim..
Sekerat Öpücüğü
Igor'a Royal yahut Igora Royal
Kontrpiyede cinnet
Basamakta durmayın, otomatik kapı çarpar!
Polyanna da esrar çekiyor muydu?
Yolculuk (Üç)
Yolculuk (İki)
Yolculuk (Bir)
Yaa bunaltma adamı, otur iki dakka!

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Yazmasam deli olacaktım. - Sait Faik Abasıyanık

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby