|
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
|
| |
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
|
| |
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
|
| |
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
|
| |
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
|
| |
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
|
| |
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
|
| |
Hiç, Carmen Laforet
|
| |
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
|
| |
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
|
| |
|
|
 |
Aşk ve eroin..
B... caddesi on-on beş dakikada bir geçen arabaların dışında oldukça sakin,
geceyi yaşıyordu kendince. Caddenin arka sokaklarından en büyüğü, şarapçıları ve
birbirini umursamayan birkaç kedi ve köpeği konuk ediyordu.. En yenisi bir
asırdan genç olmayan yığma yapıları ile bu sokağın, arnavut kaldırımı ile
döşenmiş dikçe bir yolu ve iki farklı kısımdan yine kendisine uzanan yayvan,
acelesiz merdivenleri vardı. Arada bir sönen ve kafasına estiğinde yanan üç
büyük sokak lambası, her bir köşeye yansıyan sarı ışığı ve dikkat kesildiğinde
duyulan o rahatsız sesiyle, bu sokağın ilk göze çarpanlarıydı. Bunların dışında,
binaların arasına çamaşır asmak için gerilmiş yüzlerce ip, demir parmaklıkları
ve önünde teneke kutulara dikili çiçekleriyle pencereler, sokağın her bir
köşesini bir bütün yapan yoğun ve kirli gri tonlar, genele hakim keskin is
kokusu ile birleştiğinde, kasvetin her halini yaşatmaya yetiyordu bu sokakla
tanışanlara.
Saat ikiyi az geçe, köşe başındaki büyük lambanın önünden tüm sokağa uzayan iki
gölge belirdi. Merdiven başındaki sızmış şarapçının öksürük sesleri arasında,
uzaktan, boğuk ve birbirine karışan sesler yayılmaya başladı etrafa. Koşma ile
duraksama arasında yürüyen iki adam, arada bir arkalarına bakarak kısa
cümlelerle nefes nefese bir şeyler konuşuyorlardı aralarında. Sokağın en köhne
binasına ulaşmaları kısa sürdü. Bodrum katına indiler. Aralarından uzun boylu
olanı, arkadaşına elindeki çakmağı yakarak evin kırık dökük kapısındaki anahtar
deliğini aydınlattı. Kapıyı açtıklarında içeriden gelen rutubet ve çöp kokusu
kısa süre genizlerini yaktı. Kısa boylu olanı arka odaya geçip karanlıkta el
yordamıyla sokağın zeminine açılan pencereyi araladı. Bir uzatma kablosuyla
duvara asılmış lambanın fişini taktılar. Düşük voltajlı ışıkta beliren derin
çizgili yüzleri ile ikisi de küf kokan ceketlerini çıkarıp, rengi bir zamanlar
açık sarı olan halıfleksin üzerine oturdular. Kısa boylu olanı ceketinin
cebinden kalemi uzatmasını isteyerek, dalga geçermiş gibi bıyık altından gülmeye
başladı arkadaşına. “Helal olsun; buna bile gülüyorsun ya” derken ince bir
şırınga çıkarttı ceketin cebinden uzun boylu.
—Çay koysana.
—Tamam, koyarım ama şu lanet şeyi hemen vurma, kafamdakileri anlatayım.
—Mühim değil, bir saat sonra çakarım, hasta bile değilim. Oğlum Mustafa, sen
akıllanmadın mı hala?
—Bana konuşana bakın! O niye o?
—Oğlum şu kâinatta çok salak insan var ama sen bu konuda bir prototipsin!
Gülmeye devam ediyordu bunları söylerken genç adam.. Hatta bir ara katıla katıla
gülmeye başladı ki, tutulduğu öksürük nöbetinden arkadaşının su getirmesiyle
ancak kurtuldu. Bir iki yudum alıp sözlerine devam etti:
—Ben seni akıllı biri bilirdim. Neticede çocukluktan bu yana arkadaşız. Oğlum
seni benim kadar iyi tanıyan mı var lan? Senin gibi zeki biri nasıl olur da
gider olmadık işlerin peşinde koşar! Tutar da sonra başına neler gelebileceğini
bilmiyormuş gibi, mantıksız saçma sapan hareketlerde bulunur! Harbi dayaklık
adamsın!..
—Hasan adamı hasta etme!.. Ben seni sorguluyor muyum? Gerçi tamam, daha önce çok
suçladım ama en azından anlamaya da çalıştım seni. Sen direkt suçluyorsun!
Bir sigara yaktı Mustafa ve arkadaşına da uzattı. Hasan oldukça seri bir şekilde
çayı demlemişti bile; biri çok demli, diğeri çok açık şekilde doldurdu
bardakları. Demli olanını arkadaşına uzattı ve oturduğu yere yarı uzanarak daha
ciddi bir yüz ifadesiyle konuşmaya başladı:
—Viyana’da hukuk okuduğun yılları hatırlıyor musun? Mektuplarında bana hayata
dair beklentilerini, yapacaklarını-edeceklerini uzun uzun, artık başımı
çatlatana kadar anlatırdın. Arada bir telefonda görüştüğümüzde sesinin renginden
gözlerindeki ışıldamaları görür gibi olurdum. Okulun bittiğinde hemen dönmedin.
İstanbul’a geldiğinde tam yedi yıl geçmişti. Sonra ne oldu peki? Giderken
olduğundan daha iyi mi döndün? Sanki karşımda Mustafa değil, hayattan bıkmış,
yaşamdaki hemen her şeyin boş ve anlamsız olduğunu düşünen bir adam duruyordu
karşımda. Gözleri ışıldayan o enerjik insan gitmiş, yerine baygın bakan, asık
suratlı bir tip gelmişti. Bunun için mi okudun sen onca yıl? Bunun için mi
gittin kalkıp taa Viyana’lara? Nerede kaldı beklentilerin ve anlatıp anlatıp
bitiremediğin o hayaller? Dönüp dolaşıp geldin mi bu cahil arkadaşının
söylediklerine?
Hasan’ın bir çırpıda söyleyiverdikleri arkadaşının biraz sinirlerini bozmuştu.
İşin aslının öyle olmadığını düşündüğünden, bir an önce konuya girmek istiyor,
fakat bunu yaparken aceleci davranmamak gerektiğini telkinliyordu kendine.
—Hayat insanın algıladığı şey ne ise odur benim sevgili arkadaşım. Ve hayata
karşı algılar değişmeyecek diye bir şey yok. Bunu kimi ilerleyen yaşın getirdiği
tecrübeye bağlar, kimi ise çektiği meşakkatlerin ya da duyduğu sevinçlerin
etkilerine. Benim de bakış açılarım değişti. Yaşadıklarım ve kendimi uzun
uzadıya dinleme fırsatı bulduğum o yıllarda, hayata hüznün egemen olduğu
gerçeğine inandım. Buna inanmak istememekle birlikte, okuduklarım da bana aynı
gerçekleri gösterdi. En Doğu’da bir noktadan başlayıp, yine kendisinde ulaşana
kadar Batı’ya yol aldım ve bu çizgiyi kapsayan hangi din, hangi tefekkür sistemi
ve hangi doktrin varsa yedim bitirdim. İşin açıkçası, söylediklerimden farklı
bir olguya rastlamadım. Ha, şunu söylememek yanlış olur ki, bunların farkına
varmak elbette dünyanın sonu değildir ancak bilinçli olan her akıl fiziksel
menfaatler gereği kendini acıdan uzaklaştırmalı ve bu minvalde hayatına bir yol
çizmelidir. Benim yaptığım da buydu. Mutedil bir istikamet belirleyip o çizgide
yürüyecek, -altını çizerek söylüyorum,- bana “boş” gelen işlere vakit
harcamayacak ve bilgiye yönelik hissettiğim açlığı giderme yolunda elimden gelen
ne varsa yapacaktım. İşte o zamanlara rastladı seninle tekrar buluşmamız.
Mustafa, düzgün ve dikkatle seçtiği kelimelerden oluşan cümleleriyle Hasan’ı
sıkmamak istiyordu. Bu nedenle konuyu pek dağıtmamak ve asıl anlatmak
istediklerini bir an önce dile getirme telaşındaydı.
—O günden bugüne geçen sürede yaşam şeklim de şimdi söylediklerim sınırlarında
oldu hep; biliyorsun. Fakat hayatımı bu şekilde sürdürürken, yaşamadığımız tüm
olgulara yabancı oluşumuz ve bilinmeyenler hususunda peşin yargıya varmamamız
gerektiğine de inandım ben. Bu ne demekti? Şu demekti: ben senin az sonra
çakacağın eroinin ne kadar iğrenç bir şey olduğunu düşünsem de, onu tatmadan
onun gerçekten ne olduğunu bilemem. Yani onu görür, kullanan üzerindeki
etkilerini anlar, bunu sağlıklı bir akılla tespit eder ve sonuçlar
çıkartabilirim kendimce, ama onu damarlarımda hissetmeden tam olarak ne olduğunu
kavramamın mümkünü yoktur.
Sözün nereye geleceğini kestiren Hasan arkadaşının konuşmasını keserek “o iş
öyle değil moruk” deyiverdi. Hasan, tabiri caizse gerçekten de feleğin çarkından
geçmiş bir çocuktu. İyi ile kötü arasındaki farkı yaşayarak öğrenmiş ve
hoşgörüsüyle her zaman temiz kalpli bir insan olarak bilinmişti çevresinde.
Biraz aceleci ve patavatsızdı yalnız. Doğru bildiklerini nerede olursa olsun,
karşısında kim bulunursa bulunsun söyler, işin sonunda bulunduğu ortamdan
kovulacağını bilse dahi susmazdı asla. Şimdi de aceleci davranarak konuşmaya
başlamış ve doğru bildiklerini söylemeye koyulmuştu.
—Senin olayınla benim olayım bir mi Mustafa? Tamam, hayatta yaşadığım tüm iniş
çıkışları yakından biliyor ve beni ona karşı bilinçli addediyorsun fakat bu,
eroin kullanmamın senin yaptıklarınla bir olduğunu göstermez asla! Ben ne kadar
gerçeklerin farkında olan bir insan da olsam, uyuşturucu kullanışım psikolojik
olduğu kadar fiziksel bir bağımlılıktır aynı zamanda. Buna benim hayata yaklaşım
şeklim diyebilirsin. Az önce kendin söylemedin mi hayatın gerçekleri hüzne
dayanıyorsa insanın kendisine buna göre bir yol belirlemesi gerektiğini! Hayata
bakış açım seninkiyle yer yer örtüşüp yer yer ayrılsa da, bunun benim seçtiğim
bir yol olarak kabul edilmesi gerek. Ben hayatın sille tokat giriştiği ve
kendisine karşı gelmenin imkânsız olduğu düşüncesiyle uyuşturucuya başlamış ve
bu zamana kadar devam etmiş bir kişiyim. Yani bilinçlilik halimi körelten bu
merete izin vermiş ve daha sonra bağımlısı olmuş bir “canki”yim. Oysa seninki
öyle mi? Sen tamamen neyin ne olduğunun ayrımında olan, olayları sağlıklı
değerlendirebilen ve takınacağın tüm tavırlardan mesul bir kişisin!.. Benim
moraran, altı torbacık torbacık bu gözlerimle seyrine koyulduğum şu yaşam
şeklinde, defaatle kendimi ne krizlere yatırdığımı bilmiyor musun? Nasıl olur da
kendini benimle bir tutarsın? Nasıl olur da yaşadığın aşkı benim halime
benzetirsin?
Hasan’ın son cümlelerini söylerken kaşıntısı da başlamıştı. Konuşmasının bir
yerinde istifra edecek gibi olmuş, anlaşılmaz bir hareket yaparak bunu
engellemişti. Sürekli tazelediği çayından çok su içiyordu. Belli ki hastalığı
başlamıştı.. Mustafa, dostunun söylediklerine hak vermiyor değildi fakat sözünü
tamamlayamamıştı yine. Hasan’ın halinden kaygı duyarak bir an önce maksadının ne
olduğunu anlatmaya koyuldu.
—Söylediklerinde haklısın Hasan. Ancak sözü nereye getireceğimi anladığını
sandın ve yanıldın. Farklı düşüncelerde olsak da hayatın bizlere bir takım
üzüntüler getirdiğine, hatta daha da ötesi, hayatın ekseriyetle hüzün çevresinde
dolaştığını düşünen kişileriz; doğru mu?
—Doğru diyelim.
— “Diyelim” değil, doğru! Ve ikimiz de onu yaşarken önümüze bir yol çizmemiz
gerektiğini düşünüyoruz değil mi?
—Evet.
—İşte, bir yere kadar birlikte ulaştığımız ve sonra yolları ayrılan bu nokta
ilginç bir şekilde tekrar birleşiyor. Sen hayatın sana getirdiği üzüntüleri
yenmek için girdiğin arayışta uyuşturucuyu seçtin. Ve gittin en ağırından
başladın; eroinden. Bense hayat bana ne sunarsa sunsun ona razı olacağıma
inandırdım kendimi. Hayatın acılara endeksli bir çile yolu olduğunu düşünürken,
bunun yanı sıra onun anlamsız olduğunu tek bir an aklıma getirmedim. Gelse bile
uzaklaştırmaya çalıştım zihnimden. Onun tek esprisi vardı benim için, o da aşk.
Çünkü bunca çile ancak ve ancak aşkla yok edilebilirdi. Ben çiçekten böcekten
mutlu olmayı beceremedim, beceremezdim de. Ancak gerçekten aşık olacağım bir
kadına rastlayacaktım ki bana anlamsız gelen her şey, onunla birlikte anlam
kazansın ve yaşanılabilir olsun. Ve şimdi o gün geldi çattı. Bir aşkın içinde
kavruluyorum. Bunu gerçek anlamıyla ancak başka bir aşığa ya da eroin bağımlısı
olan sana anlatabilirim; çünkü aşk eroinin ta kendisi!
Mustafa konuşmasını sürdürürken Hasan’ın hastalığı son raddelerine ulaşmıştı. Az
sonra vücudunun her bir zerresinde hissedeceği sıcaklığı düşünüyor ve kendini
zor tutuyordu. Arkadaşını dinlerken çaydanlığı tüpten indirmiş, kaşığı,
şırıngayı, pamuğu ve tozu gazetenin üzerine yerleştirmişti. Sabrediyordu..
İçinde bulunduğu bu duruma rağmen Mustafa’yı can kulağıyla dinliyor,
söylediklerini bazen tekrar ettirse de anlayabiliyordu.
—Ben Mecnun’unkisi kadar olmasa da ona yakın bir aşktan söz ediyorum Hasan. Aşık
olan bir insanın hali de tıpkı bir bağımlınınki gibidir; her şeyin
bilincindedir. Bir bağımlı nasıl ki uyuşturucunun kendisini ölüme götüreceğinin
bilincinde ise, bir aşık da, aşkın kendisini akıldışı olaylara sürükleyeceğini
–aslında bu tartışılır, şu an böyle söylemiş olayım- ve zamanla muvazenesini
bile yitirtebileceğinin farkındadır. Yaşadığı zevk ve aldığı haz onun
gerçeklerin farkında olmasını değiştirmez; ancak bodoslama içine dalmasına da
engel olamaz. Olsa da çok küçük bir ihtimaldir bu. Eroine ilk başladığında ondan
uzaklaşma ihtimalin şu ankinden yüksek sayılabilir. Aşkta da aşkın
başlayacağını, onun kıpırdanışlarını hisseder hissetmez uzak kalmayı
başarabilirsen kurtulursun elinden. Ama bu ne mümkün! Nasıl, eroinin ne şekilde
bir kafa yaptığını anlatıyorsan tüm detaylarıyla, aşk da öyle bir kafa yapar
aşıkta; hatta belki daha fazlası!.. İlk günlerde kendini kaptırmaz, işi oluruna
bırakırsan, yüzünü görme isteği günlerle ifade edilebilir. Kendini salıverirsen
kollarına iş değişir; ben genel gidişattan söz ediyorum. Gün geçtikçe dünyanı
allak bullak eden ve kendinden geçiren o kafa hali hakikatine doğru kuvvetlice
çekmeye başlar seni. On günde bir –atıyorum- sen iki cc alırsın, ben iki saat
görürüm yüzünü. O kafanın özlemi artar ama bu arada giderek. Aradaki dokuz gün
bir müddet sonra sekize, yediye düşecektir. Artık onunla daha sık bir araya
gelmek isterken, daha uzun zaman birlikte kalmak isteyeceksindir!.. Bir
bakmışsın ki sen dört cc almaya başlamışsındır, ben dört saat görüyorumdur.
Zaman aralıkları kısalır da kısalır böylece.. Görüşmelerimiz ise daha uzun
sürer. Her görüşmemizde görüştüğümüz bizi, dünyaya çok farklı gözlerle bakmaya
sürükler. Yaşadığımız acılar yerini tanımlayamadığımız zevklere bırakır. Artık
ne varsa yenilenmiştir, her şey onunla birlikteyken hoş, onsuz olduğumuzda
eskisinden de nefret edici olmuştur!..
Sözün burasında Hasan arkadaşına kendisini anladığını söyleyerek artık zamanın
geldiğini düşündü. Kulağı Mustafa’nın söylediklerinde, elleri işindeydi. Kaşığı
tüpün üzerinde ısıtmaya başlayıp içine bir pamuk attı ve iğneyi ona batırarak
içindekini şırıngaya çekti. Sol dizini kafasına doğru gerdi ve ayağına birkaç
kez vurup damarlarının belirginleşmesini bekledi. Bir müddet sonra da sağ
elindeki şırıngayı sol ayağının bir damarından içeri boşalttı. Sonra yavaşça
olduğu yere uzandı ve hafifçe baygınlaşan gözleriyle arkadaşına kendisini
dinlemeye devam ettiğini söyledi.
—İşte bu halinden söz ediyorum dostum. İçinde bulunduğun şu halden.. Aşk da
eroin de aynı hale sürüklüyor insanı. Şimdi şu küllüğe bakıp nasıl ki mutlu
olduğunu ileri sürebileceksen ve ben bu bilinçle onu tanımladığın şekilde
algılayamıyorsam, aşk da her şeyi kendi rengine bulamakta ve yaşamayana
kavramasında güçlük çektirmekte.. Bak, dünya umurunda mı şimdi! İlk defa
çakmıyorsun yanımda; konuşsan ne cümleler kuracaksın, aklın yerinde. Ve bak
biliyorsun yaptığının seni nelerden alıkoyduğunu ve nelere sürüklediğini. Ama
yine yapıyorsun görüyor musun?
Mustafa’nın bu sözü üzerine Hasan uzandığı yerden usulca doğruldu. Bir süre
arkadaşının gözlerine baktı tebessüm ederek. “İyi de dostum” dedi, “kısa
sürmüştü ama zamanında ben de aşık olmuştum ve inan ki şu an hissettiklerime hiç
benzemiyordu!”
Mustafa dudaklarını büzüştürüp kafasını sağa sola çevirerek “elbette ki
benzemeyecek” dedi, “benzemeyecek çünkü ben yaşadığımız lezzetlerin aynı
olduğunu söylemiyor, onların ayrı olmakla birlikte, hissettirdiklerinin aynı
olduğunu vurguluyorum!.. Şu an sen onunla olduğun için nasıl dünyanın en huzurlu
ve mutlu insanı hissediyorsan kendini, bir aşık da aşık olduğu kişiyle birlikte
olduğunda aynı duyguları yaşar.
Bunları söyledi Mustafa ve gözleri arkadaşının haline daldı gitti.. Konuşmayı
kesmiş, yaktığı sigarayı derinden çekerken, sözlerini sanki içinden
sürdürüyormuş gibi bir izlenim bırakıyordu. Hasan, sanki aynı derdi yaşıyormuş
gibi rahatsız bir ifadeyle yerinden doğruldu ve arkadaşının sırtına yavaşça iki
kere vurdu. İkisi de uzunca bir süre sustular. Bir saat kadar sonra Hasan yeni
bir çay demleyecekken, yola açılan pencereden siyah bir kedi belirip içeri
atlayıverdi. Ritmik adımlarla doğruca Mustafa’nın yanına gelerek bacaklarının
önüne yattı. Genç adam onu okşarken tekrar sözü aldı
—Sonra biliyor musun dostum, bu halin bir de son noktası var. Eroin ve aşkın çok
kısa bir süre birbirinden ayrılıp yeniden birleştiği bir çizgi.. Eroin, parayı
bulduğun sürece sana şartsız koşulsuz bir kafa sunar. Oysa bir aşığın mutlu
olması için karşısındakinin de kendisini sevmesi gerekir; aşkından delirmek
üzere değilse tabi! Bu noktada birbirlerinden benzerlik açısından kopmuş
görünseler de yine birleşecektirler. Bir aşık “eroiniyle” birlikte olduğu sürece
mutludur; bir eroinmanın “aşkıyla” birlikte olduğundaki gibi!.. Peki, az önce
söylediğim gerçekleşirse ya! O zaman ne olur? Hastalık başlar; ona kavuşamama
korkusu tüm benliğini sarar bir anda. Nokta nokta her yerini ısırır bu korku
yılanları!.. Tabi bu, bu kadarla kalmaz; akıl kaybedilecekmiş gibi olur, sonra
toparlar. Ne tam gider, ne de tam gelir ama!.. “Ona kavuşmak olsun da, nasıl
olursa olsun” demeye başlarsın.. Elbette ki bu hastalık süreci; işin bir de kriz
yönü var!.. Nefes almakta güçlük çekersin, bir şey yiyemez içemezsin, takatten
düşersin, olduğun yere yığılıp kalacak, ölecek gibi olursun. Ve daha neler
neler!.. Bu süreci atlatırsan ne ala; atlatamadığını varsayarsak en vahim, en
acı tabloyla karşılaşırız: intihar!.. Bir eroinman “bu acılara daha fazla
katlanılmaz” düşüncelerine kapılıp “altın vuruş” yapar ve ölür; bir aşık
kavuşamadığından çılgına dönüp aklını yitirir, ya da bir cinnet haliyle gider
köprüden bırakır kendini.. Her ikisinde de üst bilinç yitirilmiş ve acı sonla
karşılaşılmıştır.
—E o halde iki saattir boş yere bıdı bıdı yapıyorsun arkadaşım! Anlattıkların
bana aşkın eroinle aynı olduğunu ispatlasa ne olur; sonuç olarak aynı acıyı
vermiyor mu o da?
—Hayır. Bilerek öyle söyledim. Aşk eroindir doğru ama aşk aynı zamanda ondan çok
ötedir!..
Biri sana hayat verir, diğeri mutlak surette ölümü!.. Aşkta ölümle noktalanan
acı sonların -gerçek olmasıyla birlikte- sayısı çok azdır. Sonu ölüme dayanacak
bir aşkın o hale gelmesi için birçok olumsuzluğun bir araya gelmesi gerekir.
Fakat bunun yanı sıra yaşanılan –mutlak anlamıyla- aşkların çoğu hayatın tüm
gerçeklerini değiştiriverir aniden. Olmayacak zorlukların üstesinden getirir
sevenleri. Onları birbirlerinin yürekleriyle besler, doyurur, pişirir ve
olgunlaştırır. Bu seyirde grafik hep daha iyiye yükselir. Ancak eroin, ya da
uyuşturucu, sana kendini sunarken talep ettiği dosdoğru canındır!..
Yaşamayanların “sahte,” bağımlıların “gerçek” olarak kabul ettiği o cennetin
bahçelerini gösteren projektör, damarlarınız, kanınız ve bağışıklığınızın
kuvvetiyle çalışır. Aşk uyuşturucu olursa nankörlük, gönül olursa mutluluk
olarak döner insana. Yolları aynı, fakat sonlar farklı..
Arkadaşının konuşmasından biraz hüzünlenmişti Hasan.. Bu illetten kurtulmaya
çalıştığı anlarda ümit arayışlarıyla kaldırdığı başını, hep önüne eğmek zorunda
kalmıştı bugüne dek. Çaresizliğin yılgısı onu her seferinde yine aynı zehrin
kucağına bırakıvermişti. Yıllar geçtikçe erimiş, fiziksel görünümü değişmiş ve
artık toplum tarafından da dışlanır olmuştu. Tüm bunlar geçiverdi zihninden;
ağladı sessizce.. Gözlerini arkadaşının gözlerinden kaçırmaya çalıştığı an
Mustafa da aynı şeyi yapmaktaydı.. Aşkta sözünü ettiği oranı o çok düşük
ihtimalleri yaşıyordu çünkü. Bu sebeple sevdiği kadından ayrıydı ve öyle
görünüyordu ki hep de öyle kalacaktı. Eroini terk eden biri aşık olabilir ve
duyduğu boşluğu bu şekilde kapatabilirdi ama ya aşık olan? Eroin fiziksel
arınmayla sona eriyordu, peki ya aşk? Buna yönelik bir ilaç yoktu ki.. Hem
olsaydı da onu kullanır mıydı?.. Halini düşünürken yaşla dolan gözleri aklına
gelen bir fikirle ışıldadı birden.
—Hasan ne diyeceğim.. Biliyorsun kırk sekiz saat.. Kırk sekiz saatte arınıyorsun
bu meretten. Ondan sonrası ise sana kalmış.. Yapacağın iki iş var dostum..
Birincisi buralardan uzaklara gitmek; ikincisi ise giderken yanında sevdiğini
götürmek.. Biliyorum sen onu seviyorsun.. O seni suçladı, anlamaya çalışmadı
halini, sen onu suçladın anlamak istemedin halini anlamayışını. Sonuçta sen inat
ettin, unutmaya çalışıp yıllarca sürdürdün uyuşturucu kullanmayı, o inat etti ve
keçi inadıyla evlenmeyip sırf seni kıskançlık krizlerine sokmak için olmayacak
şeylere başvurdu. Sabaha birkaç saat kaldı. Kırk sekiz saatten sonra, -ya da en
fazla üç gün,- tutacaksın kolundan onu ve gideceksiniz buradan. Gideceğiniz yeri
ben ayarlayacağım. Tamam mı?
Sanki bunu çoktan düşünmüş ve karar almış, fakat vakitsizlikten fırsatı olmamış
gibi Hasan, suratında beliren gevrek gülümsemeyle arkadaşına sordu:
—Diyelim ki öyle yaptım, ne olacak?
—Ne mi olacak? Şimdi bir şey derdim sana ama tövbe tövbe!.. Veletleriniz için
çalışacaksınız; o olacak. Belki bir süre sonra ben de gelirim yanınıza sizin;
belki..
—Zaten seni almadan gideceğimi düşünmüyorsun herhalde?
—Yok Hasan, ben belki birkaç yıl –ki eğer aklıma mukayyet olabilirsem- aşkımdan
vazgeçmeme fikrimden vazgeçmeye uğraşır, sonra vazgeçme kararı alıp vazgeçmeye
çalışır ve sonunda vazgeçebilirsem yanınıza gelirim. Biraz karışık oldu ama evet
böyle, vazgeçersem gelirim yanınıza.
Arkadaşına boş boş baktı Hasan bu son sözü üzerine. “Ne biliyorsan, onu yap”
dermiş gibi yüzünü buruşturdu. Gözlerinin içi gülüyordu ama. Kalktı,
pencerelerin hepsini açtı. Yetmedi, gitti içeriden kova, süpürge ve eline ne
geçtiyse getirdi. Gecenin o vaktinde temizliğe koyuldu. Mustafa, arkadaşına
gülerken ağlıyordu da.. Sigara da sigara; duman çekiyordu ciğerlerine
fasılasız.. Ayakaltından kalkıp odanın en köşesine gitti, oraya oturdu.
Acılarına gömülme zevkini yaşamak için gözlerini kapadı.. Belki yarım saat
kafasında tasvirler yaparak oluşturduğu hayale tam kadınını sokacaktı ki
telefonunu çaldı..
Arayan sevgilisiydi..
15 Aralık 2005
| • Yazarın diğer yazıları... |

TILSIM (İki)
TILSIM (Bir)
'Öteki'lik, 'Özgürlük' ve 'Güç...'
Aşk ve eroin..
Katilin benim!..
Cana’var’ın ‘Yok’luğu..
Gerçekler, hayaller ve hermenötiksel sayıklama!
Ali (Üç)
Ali (İki)
Ali (Bir)
Mezarlıktan sevgiliye mektup..
Özür dilerim..
Sekerat Öpücüğü
Igor'a Royal yahut Igora Royal
Kontrpiyede cinnet
Basamakta durmayın, otomatik kapı çarpar!
Polyanna da esrar çekiyor muydu?
Yolculuk (Üç)
Yolculuk (İki)
Yolculuk (Bir)
Yaa bunaltma adamı, otur iki dakka!
|
 |

Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.
Alexa Rating
|