d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

BERİKİ TARAF
Orhan Karagöl
ORHAN KARAGÖL
diyalekt@
hotmail.com

Cana’var’ın ‘Yok’luğu..

Saatlerdir oturduğu karanlığa üşenmeyip bir mum yaktığında odanın tamamen dumanla dolduğunu farketti. Bir süre dumanla karışan mum alevini izledi. Fitilinin bir noktasında yalazlanıp çıtırdayan sesiyle mum, odanın duvarlarında kendisine en yakın cisimlerin gölgelerini sallıyordu usul usul. Ciğerlerinden gelen hırıltıyı hiç önemsemeden bir sigara daha yaktı ve içinin baygınlığına kendini koyverdi. Kim anlayabilirdi ki onu? Birisinin anlamasına gerek var mıydı ya da? Evet vardı ona göre.. İnsan bu; kimseye anlatamasa derdini, gider dağa taşa fısıldar rahatlamak ümidiyle.. Zaten bu sebeple o gece de mezarlığa uğramıştı.. Artık sıkça uğradığı mezarlar onun için bir gereksinimden öte geçmiş, bir alışkanlık da olmuştu sanki. Eskiden ona-buna, arkadaşlarına söylerdi ölülerle konuştuğunu ama artık lafını bile etmiyordu; zaten ne şu an, ne de bundan sonra, kimseyi görmek istemiyordu. Uzun bir nefes aldı sigarasından, içinde tuttu bir müddet dumanı, sonra hırıltılı ve derin bir oflamayla mumun üzerine yavaş yavaş bıraktı nefesini. Ensesinde bir soğukluk, üzerinde titreme ve içinde tarifi zor bir eziklik vardı. En kötüsü de buydu; eziklik.. Sürekli hissettiği bu iç geçkinliği bazen hat safhaya ulaşıyor, onu baygınlığa sürükleyecekmiş gibi kendinden geçiriyor, ne kadar dirense de gözlerinin kısılmasına ve artık çapaklanan kirpiklerinin arasından gördüklerinin ölümü çağrıştıran heyulalara dönmesine neden oluyordu. İşte böyle olduğunda bırakalım kendini düşünmesini, düşünmekten aciz kalıyor, sara nöbetine yakalanmış bir hasta gibi çaresizce olduğu yere yıkılıyordu. Yalancı bu bayılma nöbetlerinin ertesinde, olan bitenlerin farkındalığıyla ürkse de –kendini bir böcek gibi hissetmesinden olacak (yanı başında duran notlarından..)- ne düzelmeyi ümit ediyor, ne de bu duruma direniyordu. Dışarıda soğuk havalar kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Mezarlıkta tutulduğu sıtma, sırtına aldığı birkaç battaniyeye bile başkaldırıyor, ara sıra dişlerini birbirine çarptırıyordu. O ise buna uyum sağlamış bir halde, sigaranın filtresini ısırarak nefes üzerine nefesler soluyordu dumandan. Sıkışan yüreği onu takatten tam anlamıyla mahrum bırakacak bir hamle yapmıştı ki birden arka odada bıraktığı telefonunun çaldığını farketti. Zor bir gayretle hareketlendi ve telefonunu susturmaya kalktı. Arayan Bate’ydi. Kenan”la birlikte kendisini almak için yola çıktıklarını söylüyordu. Arkadaşının sesi, kısmen emrivaki bir tonlamayla, biraz dolaşmayı, deniz kenarına gitmeyi ve sonra da belki Tophane’de nargile içmeyi düşündüklerini vurguladı. Kafasını da sallayarak “olur dedi” genç adam; eşofmanlarını değiştirme gereği duymadan üzerine kabanını aldı ve dışarı çıktı.

Aynı saatlerde, şehrin diğer yakasında, günlerdir üzerinde çalışılan yazıları toparlamaya çalışan Ömer, uykusuz gözlerindeki parlamayla senaryonun nihayet bittiğine karar verdi ve heyecanla genç adamı aradı. Ancak defaatle çaldırdığı telefonun diğer ucundaki ses, içindeki şevkin bir anda kaybolmasına neden oldu. “Bitti” diyebildi sadece ve iyi olmadığını belirten arkadaşının sonra konuşmak istemesi üzerine -huyunu da gayet iyi bildiği için- bir şey sormadan kapattı ve fırlattı telefonunu bir köşeye. Sanki şehrin dört bir yanındaki tüm arkadaşlar, aralarında sözleşip aynı saat üzerinde anlaşmış gibi bir bir aramaya koyuldu genç adamı. Arayan tüm numaraları tek tek meşgule düşürdü ve gelen arabaya atlayıp Kenan’a Bebek’e, deniz kıyısına gitmek istediğini söyledi o da. İçi yine eziliyordu.. Titremesi geçmiş fakat bu sefer kulaklarının uğuldaması çıkmıştı ortaya. Kafasından geçenlerin ve bu uğuldamanın etkisiyle olacak, kendisine seslenen arkadaşlarının sözlerini ancak dürtmeleriyle fark edebildi. Kısaca, arkadaşlarının da iyi bildiği ve şu an diğerlerinden farklı olduğunu kavrayamadıkları ruh hallerinden birini yaşıyordu yine. Deniz kıyısına gittiler, çaylarını yudumladılar, Tophane’de içtikleri nargileden hemen sonra –biraz da Kenan’ın evden laf işitirim korkusuyla- erkenden geri döndüler. Bu süre içinde çok az konuştu genç adam; açılan “hayat / evlilik / kadın-erkek ilişkileri” konuları üzerine birkaç söz iliştiriverdi, o kadar.

Yaşadığına dair son belirtiler de bunlar oldu..

Ismarlaşıp evin kapısına vardığında içeride kendisini büyük özlemle bekleyen yalnızlığı düşündü bir süre. Hoş içeri girmeyip dışarıda kalsa yalnız olmayacak mıydı!.. Apartmanın sönen ışığına denk geldi arkasına bakışı; sanki kendisini yalnız kılan şeye ya da kişiye sitem edermiş gibi.. Kapıdan adımını atar atmaz bir “hoş geldin” külçesi iliştiriverdiler omuzlarına cinler. Mezarların içinde korkmadı o an korktuğu kadar!.. Kısa bir Hüda geçiriverdi dudaklarından ve gidip odanın yine aynı köşesine, halının üzerine oturdu genç adam. Cebinden çıkardığı sigara paketlerinin hepsini açtı ve önüne koydu. Bir an canı çay çekti ama yakın zamanda, yine deniz kenarında içtiği bir çayın gırtlağındaki düğümü zor yutturduğunu hatırlayarak vazgeçti bundan.

Şimdi yine aynı noktada, yine aynı halin yüksekçe uçurumlarının kıyısındaydı..

Büyüklerin sözleriyle tasvir etti halini zihninde. Hani bir söz var ya, “balığa sormuşlar deryayı, anlamışlar ki bihaber;” öyle bildi kendini. Uzağında kaldığı, gerçek anlamıyla farkına varamadığı deryayı seyrediyordu şimdi hayranlıkla. Olsun; bu halin can çekişmesi bile lezzetliydi.. Zaten bu yüzden direnmiyordu hiçbir şeye.. Direneceği hangi “şey” ona deryayı verebilirdi ki!.. Kays’ın Beytullah’ta ettiği dua geldi aklına.. İç geçirdi.. Nefesi kesildi.. Baktığı her yer, düşündüğü her şey O’na bürünmüştü.. Bir sevgilinin, hayatın tüm gerçeklerini nasıl olup da keskin bir bıçak gibi kesip attığını düşündü.. Can yine aynı candı, ruh yine aynı ruh; öyleyse neydi onu bu çaresizlik içine sürükleyen?

Ayrılık..

Hayatın üzerinde zaten onulmaz bir yara açtığı sırada rastladığı kadın yoktu artık.. Her şeyin bir anda değişivermesinin sebepkarı, bir anda yitirilmişti.. Hani “anne” diyerek ağlayıp hıçkıran bir öksüz çocuğa şeker uzatılıp, güldüğü anda geri çekilmesi gibi.. Hani uzun süre yoğun bakımda kalan hasta yakınlarının, hastalarının yaşayacağı haberini aldıktan sonra aniden öldüğünü duyup yanaklarında asılı kalan tebessümleri gibi.. Hani evladını kaybetmiş bir baba gibi..

Perde perde yaşıyordu ayrılığı şimdi genç adam.. Her sahnesinde ayrı bir ürküş, her sahnesinde ayrı bir zaman!.. Ayrılığın bu kısa duraklarında sanki bedeni her an küçülüp sıfırlanıyor, zaman genleşip sonsuzluğu öpüyordu.. İğnenin deliğinden geçiyordu bedeni.. Kalbi kısa kısa adını sayıklıyordu kadınının.. Her sayıklamasında üzerine örtülen topraktan bir tünel açılıyordu gözlerine; O’nun gözlerine doğru.. Her kıpırdanışında ellerini hissediyordu dudaklarında O’nun; susup kalıyordu.. Her irkilip kendine gelişinden nefret ediyordu hasretini içtiği hayallerinden ayırdığı için.. Ve yine tiksiniyordu kendinden, aklından geçirdiği “aşkının son bulması için ettiği dualar” yüzünden!.. Çevresi ateş ile sarılmış akrep gibi sokmak istiyordu kendini, sokamıyordu; kaderinden!..

Bir an geldi, zaman durdu.. Genç adam da..

Gözleri uçsuz bucaksız bir boşlukta, bedeni havada asılı kaldı. Ne altındaydı bir şeyin, ne üzerinde, ne bir tarafında.. Tek renk.. Görmeyi karartma sınırında bulunan ışıldayan bir beyazlık.. Tek ses.. Kalbinin atışı.. Bir koku duydu.. O’nun kokusu.. Allah’a şükretmeyi unuttuğunu farketti.. Tam koyuldu ki hamda, yine kendine geldi.. Serzeniş gösterdi.. “Çok muydu bu güzellik bana Allah’ım..” Önünde yanan mum sönmeye yakındı; mum olmak istedi o an, eriyip karışmak gerekirdi karanlığa..

Telefonuna dikti gözlerini; belki farklı çalabilirdi o an.. Çalmadı.. Ne, artık ne yapacağını düşünmek istiyordu, ne de kendini kadınının hayalinden alıkoyanlarla uğraşmak.. Tepesinde uzunca süredir uçan sineğe bile söylendi bu yüzden.. Hemen ardından sineğe söylendiğini düşünüp kendini bu kadar kaybetmemesi gerektiği fikri geldi aklına.. Bir sonraki düşüncesi ise bu fikri ortaya atan aklına küfür ettirdi. O an, sanki çevresinde göreceği her şey genç adamın düşmanı olacak, duyduğu her ses onu oyaladığı için çıldırtacaktı.. Öyle olmadı.. Penceresine çarpan yağmur damlalarının sesini işitti. Uyuşan bacakları üzerine doğruldu ve camı açıp kafasını dışarı uzattı. Yerinden çıkacak gibi olan kalbinin sesi kaçıp da gitti sanki göğsünden geceye.. Farkında olmadan, tüm gece boyunca yutkunduğu hıçkırıkları yağmurla karıştırıp akıttı sokağa.. Ateşler içinde yanan alnını ferahlattı damlalar.. Biliyordu; sevgilisi de seyrediyordu yağmuru.. Kadınını seviyordu ve o da sevildiğini biliyordu.. Ayrılık kabusunun en kırılgan noktasında bu düşünceler rahatlattı genç adamı bir nebze..

Yağmur dindi ve içeri girdi. Sırtı yere gelecek şekilde uzandı. Kadınıyla birlikte olduğu zamanları, yaşadıklarını, buruk bir gülümsemeyle hayale koyuldu. Kendisi için neler yapabileceğini söylemeleri ve onun bunları dinlemek istemeleri geldi aklına.. “Kim daha fazla seviyor acaba” soruları geldi.. Ağzına pelesenk ettiği “mevzu” kelimesini, kendisi ile eğlenen ve nükte yaparak söyleyen sevgilisinin yüz hali.. Her sabah büyük zevkle onun için uyanışları ve kendisini almaya gidişleri.. Hep nasıl mutlu edeceğine dair çırpınışları.. Kızdığı bir konu karşısında kadınının değişen yüz ifadesine yüreğinin paramparça olması.. Sevdiğinin aslında kötü düşünmeyerek söylediği bir kelimeden gücenmeleri ve sonra bundan onu ne kadar çok sevdiğini çıkarmaları.. Sevgilisinin gayri-ihtiyari daldığı gözlerindeki kainatı durduran bakışlar geldi aklına!..

Dudakları titreyerek sevdiğinin gözlerine bir şiir okudu genç adam.. Ve o buruk haliyle uyudu kaldı..

Rüyasında kadınını gördü yine.. Onun yeri-göğü hicaba sürükleyen yüzünü.. Sözleri ürküten, bitap bırakan güzelini.. Mehtabın haset ettiği nurunu gördü.. Yıldızların kendisi için kavgaya tutuştuğu sevgiliyi.. Baharın nazik belini kıran kadını yani.. Nefesiyle iklimleri mahvedeni.. Sarasının nöbetlerini yazanı gördü.. Gören gözlerini ama edeni.. Sevdiğini gördü yine rüyasında; kadınını.. Nurunun rengindeydi ne varsa; bembeyaz..

Birkaç saat öylece uyudu genç adam, yalnızca birkaç saat..

Sonra düşünden kabusuna uyandı!.. Soluk soluğaydı.. Kabusunun üzerine sevdiğinin hayalini örttü.. Kah başardı, kah başaramadı.. O gece öyle geçti; ertesi gün ve gece de.. Bazen bu uyanışlarda, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını unutarak davrandı. Bu tatlı dalgınlıkları çok kısa sürdü. Sanki sallana sallana, bir tren camındaki yansımasından izliyordu kendisini.. Ama gördüğü bu yansıma sevdiği kadındı.. Onun arkasında ise yollar, dereler, insanlar, ovalar, köprüler, yer-gök ne varsa akıp gidiyordu..

Ve nihayet zaman bir kemirgen gibi dişledi genç adamı.. Gündüzler geceye, geceler gündüze girdi.. Ayrılık azabı, hayali lezzeti tattırdı ona.. Aşkı daha çok ısırdı şah damarından.. Aşkının renginde aktı kanı.. Şah damarı kutsaldı.. Aşk da öyle..

Bilinmezliğe doğru kaydı gitti genç adam.. Adı bile geçmedi aşk kitabında.. Belki Fazıl’ın şiirindeki “canavar”dı o.. Ürkek ceylana kapılan canavar!.. Aşkını, kendi toprağına sırdaş ve şahit kılan canavar!.. Belki de bu yüzden “yok” sayıldı..(..es.es..)

28 Ekim 2005

• Yazarın diğer yazıları...

TILSIM (İki)
TILSIM (Bir)
'Öteki'lik, 'Özgürlük' ve 'Güç...'
Aşk ve eroin..
Katilin benim!..
Cana’var’ın ‘Yok’luğu..
Gerçekler, hayaller ve hermenötiksel sayıklama!
Ali (Üç)
Ali (İki)
Ali (Bir)
Mezarlıktan sevgiliye mektup..
Özür dilerim..
Sekerat Öpücüğü
Igor'a Royal yahut Igora Royal
Kontrpiyede cinnet
Basamakta durmayın, otomatik kapı çarpar!
Polyanna da esrar çekiyor muydu?
Yolculuk (Üç)
Yolculuk (İki)
Yolculuk (Bir)
Yaa bunaltma adamı, otur iki dakka!

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur. - Eflatun

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby