| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Ali (İki)
Herhalde hayatın başlangıç noktasından bu yana var olan ender olgulardan biridir aşk.. Bir bakıma hayatın sebebi olarak da addedilebilir. Üzerine binlerce kitap yazılmıştır, sayısız söylemlerde bulunulmuştur fakat yine de tam anlamıyla bir tanımına rastlayamazsınız onun. Kimine göre "aklın tasarısı" olduğu ileri sürülse de bunun pek bir önemi yoktur ekseriyet için. Çünkü ortalama bir mantığın kabullenemeyeceği en olmadık eylemlerde bile neden olarak karşınıza çıkabilir aşk! Aşk kişinin, medeniyetin hangi merhalelerinde yol aldığını önemsemez! Son derece uygar ve gelişmiş olarak kabul edilen bir toplumun herhangi bir ferdinin, işlediği cinayette neden olarak aşkı öne sürdüğünü görebilirsiniz! Burada dikkate alınan aşkın kendisi değil, ona düçar olmuş kişilerin davranış biçimleri ve toplumdaki yeridir. Aşk yaşayan kişi de bunu çok takar ya! Aşkı yaratılmış bir mahlûk, bir girdap olarak kabul edecek olursak; kendisine kapılanlardan bazılarını bir süre sonra dışına kustuğunu, bir kısmını ise kaybedip yuttuğunu söyleyebiliriz! Aşkı yaşayanların, ya da yaşamak isteyenlerin bir kısmı onun felsefesinden uzak kalmayı yeğler; sonuçları neyi doğuracaksa ona katlanmaya razıdır. Yeter ki bir an olsun, aşkını yaşayabilsin.
Ali gibi.. O'na rastlayalı üç gün olmuştu. Tam da şimdi arka bahçesindeki çitlerin hemen yanıbaşında durduğu bu noktada, iki katlı ahşap köy evinin avlusunda görmüştü onu ilk. O gün, öğle vaktinin en bunaltıcı zamanında çalışıyordu Ali. Yolu bu evin önünden geçtiği sırada üç-beş dakika soluklanmak için durmuştu. Bir an ne olduysa, gayriihtiyarî kafasını hemen önünde duraksadığı bu evin avlusuna çevirdi. Öylesine duru bir güzellikle karşılaştı ki, tansiyonu düştü; bayılacak gibi oldu. Evin genç kızıydı gözüne ilişen.. Karşılıklı bu bakışma, çok kısa sürmesine rağmen, genç adama hayatında anası kadar doyamadığı bir varlığın daha olabileceği gerçeğini göstermişti. Evet; böyle düşündü Ali.. Ne tuhaftı! Kendisini doğuran, dertlerini yüklenen ve büyüten bir ananın evladına hissettirdiklerinin aynısını, nasıl olur da apansız karşılaşılan bir kadın üç-beş saniyede yaşatabilirdi? O gün, kulübesine gidene kadar hep bu gibi düşüncelerin muhakemesini yaptı genç adam. Ve o gün kendisini yakasının ucundan tutup içine çeken bu girdap, bugün aklının işleyişini sona erdirmek üzereydi. Yoksa şu an bunca acının, bunca derdin ve bunca karmaşanın arasında, kendini kaybetmiş gibi korkusuzca duramazdı bu evin önünde!
Onu bir kez görebilseydi.. Bunun için dua ediyordu içinden. Tam üç gün boyunca gece-gündüz buraya tekrar gelip gelmeyeceğini düşünmüş, yüzlerce kez karar alıp, sonra bu karardan dönmüştü.. Ali gibi birinin böyle bir eylemi gerçekleştirmesi gerçekten cesurca bir davranış olarak karşılanmalıdır. Çok uzun yıllar insanların içinde yaşamasına rağmen onlardan uzak kalmış, dahası, onlar tarafından dışlanmış bir kişiyi hangi geçerli neden tekrar onların arasına sürükleyebilir ki? Oysa şimdi daha önce hiç tatmadığı, hikâyelerden duyduğu o büyük aşkların bir benzerini yüreğinde hissediyordu. Çitlerin önünde saatlerce bekledi.. Ancak bu debdebeli evin köpeğinden başka hiç kimseyi göremedi o gece!
Vakit gece yarısını gösterdiğinde Ali çoktan yol almıştı. O, karanlığa karışmak istedikçe ay inatla, yollarını aydınlatıyordu. Ritmini adımlarına uydurduğu bir türkü tutturdu dudaklarında; mırıldanmaya başladı. Yol boyunca kendisine eşlik eden derenin şırıltısı, suda akseden ay ışığıyla hikayelerini anlatıyordu sanki.. Ali düşünmekten çok yorulmuştu.. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu artık.. Boğuluyordu düşündükçe; soğuk terler döküyordu.. Gecenin çiğini yemiş hafif ıslak bir toprağa oturdu. O kadar sessizdi ki gece.. Çok uzaklardan gelen kişneme sesini rahatlıkla fark etti. Çocukların uydurduğu söylenen ve kendisinin de inandığı cin hikayeleri geldi aklında.. Demelerine göre yaz olduğunda her gece bu derenin kenarında birçok cin düğünü olurmuş; davullar zurnalar çalınırmış.. Canları istedikleri zaman istediği kişiye görünen cinler, kendilerini rahatsız edeceğini düşündükleri insanları "çarparlarmış!" "Cin uğradı" diye de işte o insanlara denirmiş! Bunları geçirirken aklından genç adam, duyduğu kişneme sesleri dörtnala koşturan ve gittikçe kendisine yaklaşan bir atın varlığını daha belirgin hissetmesine neden oldu.. Derenin görebildiği en uç noktasına doğru gözlerini kıstı.. Savaşa giden büyük bir ordunun en önünde yer alan kumandan atı gibi delicesine koşturan simsiyah bir at göründü uzakta.. Üzerine doğru öyle bir koşturuyordu ki, Ali'nin kıpırdamasına fırsat vermeden burnunun ucuna kadar gelip şahlanıverdi.. Hayvanın soluduğu sert nefesler genç adamın yüzüne çarpıyordu.. At şahlandı, hırladı, sonra duruldu, duruldu ve iyice sakinleşti.. Ali sevdi atı uzun bir süre; hayvanın büyük, iri gözlerinde ayın sudaki yansımasını seyretti.. O gece, bu garibin sabaha dek kurduğu hayallerle sona erdi..
***
Ertesi gün Yukarı Karacahöyük Köyü farklı bir misafire ev sahipliği yapacaktı. Doğan güneşle birlikte köyün yeni asfaltlanan yollarında büyük ve gürültülü bir motor belirdi. Şenliklerin sonlarına yetişen bu misafir daha köye girer girmez devasa motoruyla bütün gözleri üzerine toplamıştı. Kahvedeki yaşlılar motorluyu gördüklerinde toparlanıp ayağa kalkmış, peşine takılan çocukları azarlamaya koyulmuşlardı. Önemli biri gelmiş gibi davranmaya çalışıyordu çevredeki herkes. Büyük motor küçük kahvenin yanında durdu. Saçı-sakalı birbirine karışmış bir adam iniverdi motorun üzerinden. Selam verdi.. Herkesin selamını almasını bekledi kalabalığı yarıp bahçedeki masalardan birine oturmadan önce. İnsanlar garip garip bakıyorlardı yaşlı adamın yüzüne. Çünkü bu kişi, ancak az önce indiği motor boyunda, ve tabiri caizse üfleseniz yerinde tutunamayacak zayıflıktaydı.. Adının İsfendiyar Küllizade olduğunu söyledi ve çay rica etti. İran'dan geliyordu.. İranlıydı da.. Dünya turu yapacakmış ve ilk durağı Türkiye olmuş; bunları söylerken vurgulayarak Türkleri çok sevdiğini de ekliyordu sözlerine. O kadar dikkatli dinliyordu ki çevresindekiler bu farklı adamı, hiçbir şey sormak gelmedi kimsenin aklına. Bir tek Hasan konuştu ve bir arkadaşının kendisini misafir etmek istediğini söyledi bağırarak! Küllizade nazik bir tavırla başını hay hay dercesine salladı. Bunu yaparken kahvenin yanından başı öne eğik geçmekte olan Ali'ye takıldı gözleri. Hasan yine bağırdı "işte o" "o misafir etmek istiyor seni." Ali'ye seslendi meczup, "Ali!.. Bak misafirin geldi İran'dan. Hadi gidin hemen, ben de geliyorum arkanızdan." Ali kafasını kaldırmadan olduğu yerde durdu ve tebessümüyle misafirini beklediğini ima etti. Küllizade kahvedekilere selam verip yine almalarını bekledikten sonra motorunu çalıştırdı ve Ali'yi de arkasına alarak gözden kayboldu. Hasan da "yazıklar olsun" diyerek uzaklaştı "ne oldu şimdi ya?" der gözlerle bakanların arasından!..
Ali'nin istikameti tarif etmesinin dışında Küllizade ile aralarında hiçbir konuşma geçmedi yol boyunca. Genç adamın kulübesinin önüne geldiklerinde Ali "hoşgeldiniz" diyerek içeri buyur etti misafirini. Seyyah içeri girdi ve köşedeki kuzinenin yanına geçerek ayakta bir müddet bekledi. Adamın kendisi oturmadan ayakta bekleyeceğini anlayan Ali nazikçe bir iskemle uzattı İranlı'ya ve kendisi de hemen yanına oturdu. İçinden konuşmak gelmiyordu fakat, bir misafire hakkı olan nezaketi sunmak ve onu rahat ettirmek şarttı. Aç olup olmadığını sormadan biraz mısır ekmeği ve ayran ikram etti. Yaşlı seyyahta farklı bir hava seziyordu Ali; son derece mütevazı bu adamın üzerinde dostluk kokuları arıyordu.. Her zamanki gibi gözleri yerden kaldırmadan konuşmaya başladı:
- Bugün geldiniz değil mi buraya?
- İran'dan geliyorum. Dünya turuna çıktım. Daha önce bir kez teşebbüs etmiştim buna fakat ardımda bıraktığım insanlar yolun daha üçte birine ulaşmadan geri dönmemi istediler. Öyle yaptım ben de. Ve ondan sonra neler oldu neler bitti ne anlatılacak, ne de hatırlanmak istenecek cinsten! Peki sen ne yapıyorsun burada? Kimin kimsen yok mu?
- Hayır; hiç kimse yok! Bir Hasan var, onu da tanıyorsunuz zaten. Hani şu kahvede peşimizden geleceğini söyleyen meczup.. Onunla yaşıyorum sayılmaz; nihayetinde ne yapacağı belli olmaz çünkü Hasan'ın ama genelde hep yanımda olur. Bunun dışında mazur görürseniz hayatımla ilgili beni üzecek hiçbir konuya girmek istemiyorum. Son günlerde üzerimde sarsıcı bir yorgunluk hissediyorum. Türkçe'yi nerede öğrendiniz?
- Annem Türk'tü.
- Çok kalacak mısınız burada? Yo hayır sakın yanlış anlamayın; yani söylemek istediğim, içimden geçirdiğim şey sizi burada uzunca bir süre misafir etmek. Yalnızım ben. Belki umduğunuz rahatlığı sunamam fakat, dostluğumu paylaşabilirim sizinle.
- İnşallah.. Şu şenliklere gitmek istiyorum. Bana katılır mısın?
- Ben gelmesem?
- Böyle mi paylaşacaksın dostluğunu?
-Peki.
Yüzündeki memnuniyet ifadesiyle mısır ekmeğinden son kalan parçayı da yedi İranlı misafir. Ayağa kalktı ve Ali'nin de kalkmasını bekledikten sonra "gidelim" dedi. Bahçeye çıktıklarında Hasan'ı gördüler yol ucundan. Gülerek kulübeye geliyordu. Ali şenliklere gittiklerini söyledi seslenip Meczuba. O da "tamam" anlamına gelen garip bir el işareti yapıp kafa salladı her ikisine de. Küllizade büyük motorunu çalıştırdı; Ali'yi arkasına alıp harıltılı bir gürültüyle çabucak gözden uzaklaştı.
***
Ali ve Küllizade'nin şenlik alanına gelişi tıpkı yaşlı seyyahın köye ilk girişi gibi oldu. Kendilerine bakan yüzlerce insanın arasından geçip bir tepelikte durdular. Sıra motordan inip kalabalığın arasına karışmaya geldiğinde Ali bir an duraksadı ve misafirine kendisinin orada bekleyeceğini söyledi. Küllizade misafir olmanın avantajlarını çok iyi kullanıyordu. Ali'nin beraberinde olmadığında kırılacağını ima eden birkaç cümle sarf etti. Genç adama da kabullenmenin dışında bir seçenek bırakmadı böylece.
İnsanlar Ali ile nereden geldiği belli olmayan bu garip görünümlü kişinin arasındaki bağı kurmaya çalışır gözlerle baktılar ikisine de. Ali hep önüne bakıyordu yine.. Kafasından kimbilir neler geçiriyordu? Yüreği kim bilir nasıl kavruluyordu? Hasan'ın sesi duyuldu çok kısa bir an. Gariban; yorgunluktan bitkin düşmüş bir vaziyette yanlarına geldi. İnsanlar Küllizade'nin etrafını çevirmişler onunla tanışmaya çalışıyorlardı. Hasan Ali'nin sırtına vurdu hafifçe iki kere. "Bu da bizim dostumuz" dedi yaşlı seyyahı göstererek. O da misafirlerinin yanına gitti sonra. Ali sırtını kalabalığa döndü. Bir ara henüz adını bile bilmediği o kızı gördüğünü sandı. Sonra gerçekten onu gördüğünü anladı. O kadar kısa bir sürede farketti ki yan tarafında duran irice yakışıklı oğlana baktığını, kafasını çevirdiği anda o manzara bir fotoğraf karesi gibi zihnine kazınıverdi. Buradan sessizce ayrılırken bir kez daha bakmak istedi sevdiğine Ali; fakat yapmadı. Kaşlarını çattı, ellerini sıktı ve ardına bakmadan uzaklaştı..
27 Ağustos 2005
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|