| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Ali (Bir)
Yukarı Karacahöyük Köyü, Şenpazar Yaylası'nın tam altına denk düşer. Gidenler bilir, yaz günlerinin çekilmez sıcaklarında bu köy bulunmaz nimettir. Tepelerden püfür püfür esen serin rüzgarlar, yeni demlediğiniz çayın tomurcuk kokusuyla öyle bir oynaşır ki, burnunuz horon teper! Haziran ayı yayla zamanıdır. Büyük çoğunluğu bu köyden oluşan insanlar, hazırlıklara civar köylülerle birlikte neredeyse iki ay önceden başlar.
Bu cümbüşte o kadar eğlenilir ki, müzik sesleri köyün iki buçuk kilometre aşağısında kalan kasabadan bile duyulur. Şenliklerde birçok insan tiplemesi ile karşılaşırsınız. Uzun sakallarını sıvazlayıp tütün püfürten dedeler.. Size, şöyle bir göz ucuyla baktığınızda bile o iş için yaratıldığını düşündürtecek eli hamurda yaşmaklı kadınlar.. Yaylanın düzlüklerinde top koşturan erkek, köy usulü oyunlar oynayan kız çocukları.. Birbirleri üzerindeki anlık bakışmalarından hikayeler uyduracak, türküler düzecek kadar büyük anlamlar çıkaran genç kız ve erkekler.. Velhasıl-ı kelam neşeli ve mutlu yüzlerce insan, hep bu bölgenin renkleridir.. Tasviri dar tutalım; kısaca, Yukarı Karacahöyük Köyü de, yayla şenlikleri de doyumsuz bir lezzet bırakır insanın dimağında..
Ancak bizim konumuz ne bu köy, ne de yayla şenlikleri! Bizim meselemiz, bu köyde yaşadığı halde birçok insanın tanımadığı genç bir adamdan gözlemlediklerimizi konu edinme gayreti..
Hayatta kiminin önüne birkaç tane, kimininse yüzlerce fırsat kapısı açılır.. Olmayacak bir anda, hiç umulmadık bir yerde, sanki görünmeyen bir kuvvet tarafından tutulur da insan; o ana dek yaşadığından bambaşka bir hayatın içine itiliverir. Şaşkınlığını henüz atamamışken bir de bakar ki, sanki yıllardır o hayatı sürüyor.. Söz konusu değişiklik maddi açıdan gerçekleşmiş ise bu, çevresindekilerin o kişiye bakış açısıyla doğru orantılı olarak kabul edilebilir. Yani daha düne kadar "sünepe" ve "pejmürde" olarak hatırlanan o kişi, artık "beyefendi" ve "çalışkan" bir kişi olarak akla gelecektir!..
Hayat bu ya; kiminin önüne ise, açlıktan ölen bir fakire birkaç somun ekmek verir gibi küçük nimetler serper.. Ekmeğini kapan, kendi yağında kavrulup yol alır önündeki patikada.. Küçük küçük hedeflerle kat edilir bu yol.. Bir de bakılmış ki biraz azim ve gayretle "ortalama" bir standarda oturuvermiş yaşam.
Basirete mi bağlarsınız bilemem ama kimisi de gökten kovayla boşalsa bir damla nasiplenemez!.. Uğraşır, didinir, kursağı patlar heveslerinden ancak yine de boynu bükük kalır. Böylelerinin tek avuntuları inançlarıdır. Aksi olmadan yaşamaları da mümkün değildir zaten. Yeşerip güneşe bir adım daha yaklaşmanın özlemini duyan bir filize onlarca çentik atılıp da hayatta kaldığını kim görmüş!.. Yaradan insanı inancından mahrum bırakmasın; bir tetiğe yüklenilecek yüz gram kuvvet, hayatın tırnaklara yüklediği ağırlıktan çok daha hafiftir!.. Çaresizliğin yılgısı en büyük uçurumları bile sıfırlayabilir insanın gözüne.. Böylesi anlarla bir başına kalan az mı garip var şu hayatta!..
Ali gibi.. Üzerine basıp çiğneyen ayakların altından başını çıkaran, ruhuna atılan her çentikte parçalanıp çoğalan Ali.. Şu başta sözünü ettiğimiz genç delikanlı yani.. Yukarı Karacahöyük Köyü'nün diplerinde bir yerlerde, kör bakışlar arasında dolanan kefen yüzlü cılız delikanlı!.. Meydandaki Kırık Çeşme'ye tam tamına yüz adımdır kulübesi Ali'nin. Köyün meczubu Hasan'ın, tek arkadaşı olan genç delikanlının yanına giderken "yüz" diye bağırmasının hikmeti budur. Üç cephesi de ağaçlarla kapanan bu kulübe, derme-çatma tahtalarla yamanmış, tepesi üçgen ve sayısız delikleriyle bilhassa gece rüzgarlarının daimi sevgilisi olmuştur. Bu güzel bahar günlerinde işveli genç bir kız gibi göründüğüne aldanılır hep fakat, ne zaman ki soğuklar yüz göstermeye başlar da kış gelir; o genç ve güzel kız, cılız sesiyle gecelerin koynundan kopup gelen bir hortlağa dönüşüverir!..
Ali uzun boylu, çok zayıf ve ne yalan söyleyelim; ya da şöyle söyleyelim, genç kızların asla beğenmeyeceği bir çehreye sahiptir. Elmacık kemiklerinin çıkıntısını örtmeye gür sakalları ancak yetişir. Çenesi ve şakaklarının arasındaki çukurluğu, her iki yanından ortaya ayırdığı ve omuzlarına kadar uzanan saçları kapatır. Ancak onu bugüne kadar tanımak isteyen birkaç kişi de dahil, Hasan bile; gözlerine derinden bakamamıştır Ali'nin!.. O kadar farklı bakar ki bu delikanlı; bakışlarına maruz kalan bir kişi, kendini çok yoğun bir ışık huzmesini arkasına alıp bir kömür ocağının içine girdi sanar.. O da bunu bilir ve bu nedenle kimsenin gözlerine uzun süreli bakmaz; hatta hiç bakmaz!..
Zavallı; bu durum kafasında öylesine yer etmiştir ki, anasının on-on beş kişinin katıldığı cenaze töreninde çevirip de gözlerini çok sevdiği göğe hıçkıramamıştır içinden geldiği gibi.. Hayatını allak-bullak eden olaylar hep üst üste gelmiştir Ali'nin.. Bundan dört yıl öncesi, bir kış ayında ava çıkan babası geri dönmemiştir ilk.. Kayboluşunun altıncı günü bulunup köye getirilen Osman Efendi'nin cesedi, eşinin önce şiddetli bir kriz geçirmesine, ardından hastalanıp yataklara düşmesine neden olur. Daha pederinin ölümünü idrak edemeden, annesinin acısı ve derdiyle başbaşa kalır Ali.. Kadıncağızın, ölümüne kadar geçen bir yıl içinde tek avuntusu oğlunun gözleri olmuştur. Bir çift gözün sunduğu teselli, koca bir hayata bedel olmaz mı bazen? İşte Fatma Hanım'ın ölümünde acıyı ortadan kaldıran tek gerçek budur!.. Yaşlı kadının sekeratında gamzelerine düşen bir damla yaş, o an yanında hazır bulunan Hasan'ı öyle bir güldürmüştür ki; sonrasında bu gülüşü kim duysa, ardına bakmadan uzaklaşmıştır bu meczubun yanından!..
Ali'nin o günden bu güne dek geçirdiği yılların içindeki trajedisini bellemek için, başından geçen her şeyi bir bir anlatmak lüzumsuz kalacaktır. Zira genç adamın şu anki haline göz ucuyla olsun bir kez bakmak bile, hikayesinin sonuna dair şom tahminleri akla getirecekse, başını deşmemek isabetli olur!..
İnsanlar kimi zaman hemen yanıbaşındaki tehlikeleri fark edemezler; ya donakalırlar, ya uyuya!.. Kimileri ise bu tehlikeyi görmez dahi; çünkü önemsenmeyen her tehlike gözleri kör eder.. Ne zaman ki bu tehlike şöyle inceden bir ivme kazanıp beyninde patlar, telafi getirmez acılar sunar kişiye; işte o an, pişmanlığın getirdiği vicdan muhasebesindeki titremenin en net fotoğrafını sunar insanlığa!.. Bize göre en büyük tehlike, insani değerlerimizi görmezlikten geldiğimiz an başlar.. Bize göre diyorum; yani Ali, Hasan, ben ve bizim gibi düşünenlere göre.. Hasan, nadiren konuşsa da, bu konulardan bahsetmese de öyle düşünüyor biliyorum.. Onlar beni tanımasalar da, uzaklarda bir yerlerde kendileri gibi düşünen insanların olduğunu bilmeleri mutluluk verici..
Gerçi birçoğumuza göre öyle değil midir? Hangimiz çıkıp da ortaya, yitirilen insani vasıfları özlemle dile getirmeyiz? Aramızdan hangimiz insanlığın yüceliğinden gem vurup da, insan olmaktan öte kazanılabilecek başka bir değer olmadığının altını çizmez? Peh, peh, peh!.. İnsanız ya; insan olmayı yüceltir durur da hep, hayvanlaştığımızı kabul edemeyiz bir türlü!.. Şu önümdeki yıkık dökük viranede duran bu iki kul bizler için ne kadar sıradansa, bizler de o kadar insan değiliz!.. Saatlerdir bir suskunluk içinde kim bilir hangi düşüncelere dalmış oturuyorlar karşımda.. Biri dikmiş gözlerini göğe o küçük pencereden bulutları seyrederken, diğeri kendi kendine söylenip duruyor.. Hallerini aktarmak acı verici olsa da, kulak kesilin, duyuruyorum seslerini..
-Aliiii!.. Ali, Ali, Ali, Ali, Ali, Ali!.. Ellerimin yüzünü sıvazlayan merhameti doğurdu seni!.. Şu kuşcağız konsun gözlerine de nasiplensin.. Nefesinin kokusuyla doyuruyorsun beni.. Zaten kaç kişi üfledi ki o boruyu? Seni bana bırakırlar mı Ali?
-Bırakırlar Hasan.
-Geceleri görüyorum, bu kapıya geliyorlar.. Mahmuzsuz askerler; yedi kırat.. Mühür vurmuşlar kapına gördün mü?
-Gördüm Hasan, gördüm.
-Alllaaaahhhhhhh!.. Desene ben de üfleyeceğim..
Yüzünde bir tebessümle köşedeki sedire oturdu Hasan. Yalnız bu şekilde güldüğünde uzun süre konuşuyordu..
-Esvedeseyn.. Alim ne oldu sana da lal kesildin? Bak bana da yak ciğerimi hadi..
Dakikalardır ellerini ovuşturan Ali, bu sözden sonra keskin bakışlarını tedirgince Hasan'a çevirdi. Hasan cezbeye geldi gelecekti yine.. Üç-beş saniyelik bir sessizlikten sonra konuşmaya başladı genç delikanlı..
-Beni benden iyi tanırsın Hasan.. Ne zaman biri gidecek olsa uzaklara, kalan hep ben oldum.. Beni gölgede bırakacak bir perde her zaman bulundu güneşle aramda.. İyi olanları her zaman kötünün içinden seyrettim.. Susuzluktan çatlarken, kana kana içiren ben oldum daima.. Dikenlerine dokundum da, güle ulaşamadım bir kez olsun.. Bu benim talihim Hasan; ben böyle yaşamak zorundayım.. Ben bunlardan mutlu olmak zorundayım.. Ama yine de ümitsizliğe kapılmadığım olmuyor değil.. Şu son üç gündür olduğu gibi..
Pür dikkat Ali'yi dinleyen meczup arada bir nefesini çekiyordu uzunca; uzun süre soluksuz kalmış da kendini birden büyük çam ormanlarının içinde bulmuş gibi..
-Köyde peşimize takılan çocukları hatırlıyor musun Hasan? Hani biri vardı aralarında, kat kat bilekleri vardı.. Üzerine sarı bir gömlek giydirmiş anası.. Toparlakça göbeği çıkmıştı hani düşmüş pantolonunun üzerinden.. Koca adammış gibi minicik vücuduna ne yakışmıştı öyle giyinmek.. Yanımıza bir o gelmişti hatırlıyor musun hepsinin içinden? Tasından ayran içirmiştik ona.. Nasıl mayalanacak diye çok düşünmüş, çok dua etmiştim ona.. Ondaki masumiyeti arıyorum ama bulamıyorum kimsede Hasan.. Bazen senin olmadığın zamanlar aklıma hiç olmayacak şeyler geliyor. Gün yerini karanlığa terkedip gittiğinde bir tütün sarıyorum, çekiyorum içime derin derin. Nasıl ölmek istiyorum nasıl!.. Vasiyetimdir anacığımın yanına gömün beni..
Bunları söyledikten sonra oturduğu yerden kalkıp küçük adımlarla kapıya yöneldi Ali. Çıkmadan önce dönüp Hasan'a bir baktı.. Biri kulağına can çekişmekte olan bir yakınının son nefesinde kendisini görmek istediğini fısıldamıştı sanki; öyle bir koştu ki dışarı çıkıp, az ötedeki tepeliği aşıp gözden kaybolması birkaç saniye sürdü. Aklına koymuştu; bir kez daha gidip görecekti onu.. Akşamı beklemenin uygun olacağını düşündü; havanın karanlığa karışması işini kolaylaştırırdı. Bu nedenle köyün içlerine girmeden, hemen yakın bir yerlerde bir müddet bekledi. Akşam ezanının ardından, sokaklar yavaş yavaş tenhalaşmaya başlayınca kımıldayabildi ancak yerinden. Her yanı uyuşmuştu. Biri görecek diye ödü patlıyordu Ali'nin. Bırakın görmeyi; aklından geçenler, hissettikleri.. Bunları hasbel kader biri duyacak olsa, buraları terk etmek zorunda kalırdı genç adam. Böylesi düşünceler içinde amacına ulaşmak çok daha zor bir hal alıyordu. Bir ara "vazgeçsem mi" diye düşündü.. Sonra ne pahasına olursa olsun niyetinden dönmemeye karar verdi ve hiç yaşamak istemeyeceği o acı verici saatlerin içine kendini bırakıverdi.
9 Ağustos 2005
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|