| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Polyanna da esrar çekiyor muydu?
(Geçenlerde gözüme bir-iki haftalık bir gazetede ilişti. Üçüncü sayfadaki küçük bir haberde İstanbul'da bir evsizin donarak can verdiği yazıyordu. Soğuk ve kapalı havaları her ne kadar sevip, son yazımı bunun üzerine kurgulasam da, bu haber konuyu değiştirmeme yetti. Soğuklar başka bir yazıyı beklesin artık..)
Haziran 97'ydi.. Sıcaklar ellileri geçmiş, nem doksanları aşmıştı Lahore'da. Bunaltıcı hava takatten düşürüyor, baygınlık geçirtiyordu insanlara. Ne menem bir sıcaktı anlatamam.. Öyle ki, sokakta yürürken camekanlı bir dükkanın önüne gelseniz de es kaza takılıp kendinizi camdan şöyle bir süzmeyi düşünseniz, sizden iyi bir oryantal dansçı olacağına kesin kanaat getirirdiniz. Nereye gitsek "aklınızdan zorunuz mu var" der gibi bakıyordu insanlar Halit'le bana. Bizse kimseye aldırış etmeden, sıcağı umursamadan deli gibi dolaşıyorduk orada burada. Halit hadi neyse dokuz yıldır Lahore'da yaşıyordu, peki ya ben? Boynunda iki fotoğraf makinesi ve çiçeklerden yapılmış hediye bir kolye, elinde kamerayla, vücudunun görünen her yeri mangalda pişmiş gibi kızarmış gezen bir tip düşünün; o halde sürüklüyordum adamı gördüğüm her yere peşimden. Lahore'da geçirdiğim kaçıncı gündü hatırlamıyorum; vefakar arkadaşımla yine sokaklarda dolaşıyorduk, bir ara bayılmışım.. Bu baygınlık idrak yollarımı da açmış olacak ki, sonrasında seyahatimi hep kremler, pudralar ve keten elbiselerle sürdürdüm.
Avrupa'nın dört bir yanını dolaşıp gördüklerinizi kaleme almak isteseniz, hepsi Lahore'un bir ara sokağı kadar etmez. Beni gizemin koynuna atıp, en mahrem kapılarını bile aralayan bu eski şehrin tüm özellikleri bir yana; insanları da çok farklıydı. Ne kadar kendi memleketleri olursa olsun sıcaklar onları da çarpıyordu. Hemen her yıl onlarca kişi sırf bu nedenle ölüyordu ülkelerinde. Bu olumsuz şartlara yoksulluk da eklendiğinde, içler acısı ve isyana davetkar bir tablo çıkıyordu ortaya. Fakat insanlar her şeye rağmen 'sinir bozacak' derecede sakindi. Hiçbir konuda acele etmiyor, işlerini tıkır tıkır yürütüyorlardı. Yüzleri hep gülüyordu.. Birbirlerine dokunarak konuşuyor, tanısın-tanımasın herkese selam veriyorlardı.. Gürültüye patırtıya alışık bünyem bunu kaldıramıyordu. Sıcak başıma vurdukça geriliyor, bunalıyor, piminin çekilmesini bekleyen bir bomba gibi sinsileşiyordum. Bir aksilik yapmaya kalkışsam biri çıkıp mekanizmamı bozuyor, pimimi elimde bırakıyordu. İlk günlerde onların yaşamlarına ve sükunetlerine dair net bir farkındalık henüz oluşmamıştı bende. Etrafa 'bön bön' bakıyor, olanı biteni algılamaya çalışıyordum. Ancak ne zaman ki bu 'anormal' yaşamın, yani hoşgörülerinin ve sükunetlerinin farkına vardım; ülkemi özlediğimi ilk o an hissettim!
Günler birbirini kovalıyor, seyahatim keyif içinde sürüyordu. Gizem tümüyle sarmıştı çevremi.. Sanki garip bir büyü dolaşıyordu başımızda.. Bu arada arkadaşım Halit, yanına geldiğim ilk günden beri, beni dönmeme yakın olağanüstü bir yere götüreceğini söylüyor, ona sorduğum tüm soruları "sürpriz" diyerek yanıtsız bırakıyordu. Bir akşam kaldığımız üniversite odasının duvarlarında dolaşan iri-yarı kertenkeleleri izlerken kapıdan içeriye girip hazırlanmamı istedi. Soru sormadım; sadece dediğini yaptım. Saatler ilerleyip 22.00'yi gösterdiği sıralarda yaklaşık yirmi kişilik kalabalık bir öğrenci grubuyla üniversiteden ayrıldık. Grubun liderliğini yapan bir kişi vardı. Sürekli Urduca bir şeyler geveleyip duruyordu ağzında. Yol kenarına çıktık. Ben de eteklerine sarılmış onları izliyordum. Bu üniversitede kalan öğrencilerin çoğu farklı ülkelerden gelmiş çocuklardı. Yani az sonra başımızdan geçecek tüm olaylar başta sözünü ettiğim kavramların dışında kalacaktı.
Liderleri eşliğinde tüm grup üyeleri birden bire yoldan geçen iki minibüsün önünü kestiler. Minibüsteki yaşlı-genç, kadın-erkek, çoluk-çocuk herkesi tek tek arabadan indirdiler. Ne olduğunu anlamaya çalışır gözlerle Halit'e baktım. O da tedirgin ve beklenmedik bir olayla karşılaşmışçasına manidar bakışlarla karşılık verdi. Çaresiz biz de gruba uyduk ve minibüsteki yerimizi aldık. Kalabalıktan iki kişi şoförleri indirip yerlerine oturdular, ve yola koyulduk. Oldukça rahatsız olmuştum ve hemen yanımızda oturan ve yüzümüze gülücükler yağdıran minibüs şoförüne neden güldüğünü sordurdum Halit'e. Bize onun kardeşleri olduğumuzu, her insanın hata yapabileceğini, kendisi ve bizler için dua ettiğini söyledi. İrkildim.. Adamın minibüsünü zorla alıkoyuyorduk ve bu adam bize neler söylüyordu! Doğrusu bu kadarı da fazlaydı! Kendisine iki minibüsün de ücretini ödemeyi dakikalarca teklif ettik ama kabul ettiremedik.
Bu arada nerelerden geçtik, nereye gidiyorduk bilmiyorum. Sadece yol aldığımız sürece dışarıda şehrin ışıklarından giderek uzaklaştığımızı görüyordum. Yaklaşık bir saat kadar sonra zifiri karanlık bir yola saptık. Sadece arabanın farları aydınlatıyordu önümüzü. Bir süre sonra çok uzaklardan, derinlerden gelen, uğuldamaya benzer sesler duymaya başladım. Minibüsün içindeki herkesin yüzü garip bir hale bürünmüştü. Halit'e nerede olduğumuzu sordum. Çok büyük bir mezarlığa girdiğimizi söyledi. Endişelendim.. Uzakta yanan binlerce mumu gördüğümde, sesler de artık iyice belirginleşmeye başlamıştı. Halit "sürpriz başlıyor, burası Darbar" diye mırıldandı. Nihayet söylediği yere vardık. Minibüsten indiğimde gördüğüm manzara beni dehşete sürükledi. Alabildiğince büyük bir mezarlık, yüzlerce insan, tüyleri ürperten müzikler, ağıtsal ilahiler, kabirlerin yanına yatıp topraklarına sarılmış insanlar ve daha nice ürkünç şey.. Kalabalığı yarıp aralarına daldık. Küçük bir açık alana ulaştık. Burada saçı-sakalı belinde, uzun entarisi, olağanüstü ritimleriyle bir davulcu, kendinden geçmişçesine dans edip davul çalıyor ve ona onlarca kişi eşlik ediyordu. Sonradan öğrendim ki davulcu sağırmış! Halit burada gördüğümüz güruhun Şii ve Sünni'lerden oluştuğunu, bu ayinin yüzlerce yıldır düzenlendiğini ve ayini gerçekleştirenlerin Sühreverdi tarikatına mensup olduklarını söyledi. Onunla yürürken çevreme bakıyor, mezarların içine, yanına yatan, topraklarını öpen, dans eden insanları gördükçe gözlerimi kaçırıp Halit'e sorular yöneltiyordum. Bir ara eliyle susmamı işaret etti ve kalabalığın tam merkezinde oturan gözleri kaymış, ritme uymuş bir adamın yanına oturuverdi. Kulağına bir şeyler fısıldadı ve beni gösterdi. Adam beni ortaya çağırdı, yanında durduğumuz dört büyük kabrin ortasına.. Eliyle ayakkabılarımı çıkarmamı işaret etti. Söylenenleri yaptım. Tahminime göre bu kişi tarikat lideriydi. Ottan bir sigara hazırladı ve ikram etti. Bu esrardı.. Ülkedeki azımsanamayacak bir çoğunluk gibi onlar da esrar kullanıyorlardı. Bir farkla; buradaki herkes bir elinde en az on sigara tutuyordu ve mezarlığın tümü dumanla kaplıydı. Hızla gelişen bu olay karşısında ne yapacağımı bilemedim. Önce reddettim, Halit de bir şeyler söyledi adama fakat o yüzünü buruşturup ısrar etti. Çaresiz bir nefes aldım ve hemen kenara çekildim. Ayinin sonuna ulaşıldığında ben de bitmiştim. Üniversiteye döndük. Yatağıma uzandım. Tavanda dolaşan kertenkeleleri izlerken yaşadıklarımı gözümde bir kez daha canlandırdım. O insanların mezarlıkta neden dans ettiklerini, ağladıklarını, çoğunlukla bir noktaya mıhlanıp neden donuk donuk baktıklarını uzun uzun düşündüm. Öylece uyumuşum..
Ertesi gün tüm bu soruların yanıtlarını araştırdım ve ilginç bilgilere ulaştım. Sühreverdi'lerin geçmişteki büyükleri Hz. Muhammed'in "ölmeden ölünüz" buyruğu üzerine mezarlığa gelir, Kur'an-ı Kerim okurlarmış. Bundaki maksat, dünya tamahını ortadan kaldırıp, ölümü hatırlamak ve kendilerini günaha sürükleyen her şeyden el ayak çekmekmiş. Bu işi düzenli bir hale getirip her hafta mezarlığa gider olmuşlar. Aradan geçen yüzyıllar bu ayini şimdiki gibi bir değişime uğratmış. Ülkeme döneceğim bu son günde kendimi bir kez daha yokladım da,
bu insanlar bana içimizde bir yerlerde saklı olan ama gün yüzüne bir türlü çıkaramadığımız o muazzam duyguları yeniden hatırlattı. Onları en güzel halleriyle tanıdım, değişmemelerini umdum.. Nasıl bir kadercilik anlayışı içinde olduklarını, yaşama ne gözle baktıklarını, sevgiye ulaşmak için nelere katlandıklarını gördüm. Neden ölmeden ölmek istediklerini anladım. Hoşgörülerinin, tüm bu rehavetlerinin esrardan kaynaklandığını düşündüğüm için epey hayıflandım.
Düşünüyorum da; yaşama bu şekilde baktığımızda, varolma çabamız içerisinde hayata karşı duruşumuzu daha net bir şekilde belirlemek için önümüzde hiçbir engel yok. Hemen yanıbaşımızda duran ailemizin ve sevdiklerimizin kıymetini, insanların ve barışın bize neler ifade ettiğini, sevginin ne demek olduğunu ve defaatle şükretmemiz gerektiğini kavramak için ne kadar da çok zamanımız var.
Fakat ne yazık ki yine "geveledim" diye düşünüyorum!
3 Şubat 2004
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|