d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

BERİKİ TARAF
Orhan Karagöl
ORHAN KARAGÖL
diyalekt@
hotmail.com

Polyanna da esrar çekiyor muydu?

(Geçenlerde gözüme bir-iki haftalık bir gazetede ilişti. Üçüncü sayfadaki küçük bir haberde İstanbul'da bir evsizin donarak can verdiği yazıyordu. Soğuk ve kapalı havaları her ne kadar sevip, son yazımı bunun üzerine kurgulasam da, bu haber konuyu değiştirmeme yetti. Soğuklar başka bir yazıyı beklesin artık..)

Haziran 97'ydi.. Sıcaklar ellileri geçmiş, nem doksanları aşmıştı Lahore'da. Bunaltıcı hava takatten düşürüyor, baygınlık geçirtiyordu insanlara. Ne menem bir sıcaktı anlatamam.. Öyle ki, sokakta yürürken camekanlı bir dükkanın önüne gelseniz de es kaza takılıp kendinizi camdan şöyle bir süzmeyi düşünseniz, sizden iyi bir oryantal dansçı olacağına kesin kanaat getirirdiniz. Nereye gitsek "aklınızdan zorunuz mu var" der gibi bakıyordu insanlar Halit'le bana. Bizse kimseye aldırış etmeden, sıcağı umursamadan deli gibi dolaşıyorduk orada burada. Halit hadi neyse dokuz yıldır Lahore'da yaşıyordu, peki ya ben? Boynunda iki fotoğraf makinesi ve çiçeklerden yapılmış hediye bir kolye, elinde kamerayla, vücudunun görünen her yeri mangalda pişmiş gibi kızarmış gezen bir tip düşünün; o halde sürüklüyordum adamı gördüğüm her yere peşimden. Lahore'da geçirdiğim kaçıncı gündü hatırlamıyorum; vefakar arkadaşımla yine sokaklarda dolaşıyorduk, bir ara bayılmışım.. Bu baygınlık idrak yollarımı da açmış olacak ki, sonrasında seyahatimi hep kremler, pudralar ve keten elbiselerle sürdürdüm.

Avrupa'nın dört bir yanını dolaşıp gördüklerinizi kaleme almak isteseniz, hepsi Lahore'un bir ara sokağı kadar etmez. Beni gizemin koynuna atıp, en mahrem kapılarını bile aralayan bu eski şehrin tüm özellikleri bir yana; insanları da çok farklıydı. Ne kadar kendi memleketleri olursa olsun sıcaklar onları da çarpıyordu. Hemen her yıl onlarca kişi sırf bu nedenle ölüyordu ülkelerinde. Bu olumsuz şartlara yoksulluk da eklendiğinde, içler acısı ve isyana davetkar bir tablo çıkıyordu ortaya. Fakat insanlar her şeye rağmen 'sinir bozacak' derecede sakindi. Hiçbir konuda acele etmiyor, işlerini tıkır tıkır yürütüyorlardı. Yüzleri hep gülüyordu.. Birbirlerine dokunarak konuşuyor, tanısın-tanımasın herkese selam veriyorlardı.. Gürültüye patırtıya alışık bünyem bunu kaldıramıyordu. Sıcak başıma vurdukça geriliyor, bunalıyor, piminin çekilmesini bekleyen bir bomba gibi sinsileşiyordum. Bir aksilik yapmaya kalkışsam biri çıkıp mekanizmamı bozuyor, pimimi elimde bırakıyordu. İlk günlerde onların yaşamlarına ve sükunetlerine dair net bir farkındalık henüz oluşmamıştı bende. Etrafa 'bön bön' bakıyor, olanı biteni algılamaya çalışıyordum. Ancak ne zaman ki bu 'anormal' yaşamın, yani hoşgörülerinin ve sükunetlerinin farkına vardım; ülkemi özlediğimi ilk o an hissettim!

Günler birbirini kovalıyor, seyahatim keyif içinde sürüyordu. Gizem tümüyle sarmıştı çevremi.. Sanki garip bir büyü dolaşıyordu başımızda.. Bu arada arkadaşım Halit, yanına geldiğim ilk günden beri, beni dönmeme yakın olağanüstü bir yere götüreceğini söylüyor, ona sorduğum tüm soruları "sürpriz" diyerek yanıtsız bırakıyordu. Bir akşam kaldığımız üniversite odasının duvarlarında dolaşan iri-yarı kertenkeleleri izlerken kapıdan içeriye girip hazırlanmamı istedi. Soru sormadım; sadece dediğini yaptım. Saatler ilerleyip 22.00'yi gösterdiği sıralarda yaklaşık yirmi kişilik kalabalık bir öğrenci grubuyla üniversiteden ayrıldık. Grubun liderliğini yapan bir kişi vardı. Sürekli Urduca bir şeyler geveleyip duruyordu ağzında. Yol kenarına çıktık. Ben de eteklerine sarılmış onları izliyordum. Bu üniversitede kalan öğrencilerin çoğu farklı ülkelerden gelmiş çocuklardı. Yani az sonra başımızdan geçecek tüm olaylar başta sözünü ettiğim kavramların dışında kalacaktı.

Liderleri eşliğinde tüm grup üyeleri birden bire yoldan geçen iki minibüsün önünü kestiler. Minibüsteki yaşlı-genç, kadın-erkek, çoluk-çocuk herkesi tek tek arabadan indirdiler. Ne olduğunu anlamaya çalışır gözlerle Halit'e baktım. O da tedirgin ve beklenmedik bir olayla karşılaşmışçasına manidar bakışlarla karşılık verdi. Çaresiz biz de gruba uyduk ve minibüsteki yerimizi aldık. Kalabalıktan iki kişi şoförleri indirip yerlerine oturdular, ve yola koyulduk. Oldukça rahatsız olmuştum ve hemen yanımızda oturan ve yüzümüze gülücükler yağdıran minibüs şoförüne neden güldüğünü sordurdum Halit'e. Bize onun kardeşleri olduğumuzu, her insanın hata yapabileceğini, kendisi ve bizler için dua ettiğini söyledi. İrkildim.. Adamın minibüsünü zorla alıkoyuyorduk ve bu adam bize neler söylüyordu! Doğrusu bu kadarı da fazlaydı! Kendisine iki minibüsün de ücretini ödemeyi dakikalarca teklif ettik ama kabul ettiremedik.

Bu arada nerelerden geçtik, nereye gidiyorduk bilmiyorum. Sadece yol aldığımız sürece dışarıda şehrin ışıklarından giderek uzaklaştığımızı görüyordum. Yaklaşık bir saat kadar sonra zifiri karanlık bir yola saptık. Sadece arabanın farları aydınlatıyordu önümüzü. Bir süre sonra çok uzaklardan, derinlerden gelen, uğuldamaya benzer sesler duymaya başladım. Minibüsün içindeki herkesin yüzü garip bir hale bürünmüştü. Halit'e nerede olduğumuzu sordum. Çok büyük bir mezarlığa girdiğimizi söyledi. Endişelendim.. Uzakta yanan binlerce mumu gördüğümde, sesler de artık iyice belirginleşmeye başlamıştı. Halit "sürpriz başlıyor, burası Darbar" diye mırıldandı. Nihayet söylediği yere vardık. Minibüsten indiğimde gördüğüm manzara beni dehşete sürükledi. Alabildiğince büyük bir mezarlık, yüzlerce insan, tüyleri ürperten müzikler, ağıtsal ilahiler, kabirlerin yanına yatıp topraklarına sarılmış insanlar ve daha nice ürkünç şey.. Kalabalığı yarıp aralarına daldık. Küçük bir açık alana ulaştık. Burada saçı-sakalı belinde, uzun entarisi, olağanüstü ritimleriyle bir davulcu, kendinden geçmişçesine dans edip davul çalıyor ve ona onlarca kişi eşlik ediyordu. Sonradan öğrendim ki davulcu sağırmış! Halit burada gördüğümüz güruhun Şii ve Sünni'lerden oluştuğunu, bu ayinin yüzlerce yıldır düzenlendiğini ve ayini gerçekleştirenlerin Sühreverdi tarikatına mensup olduklarını söyledi. Onunla yürürken çevreme bakıyor, mezarların içine, yanına yatan, topraklarını öpen, dans eden insanları gördükçe gözlerimi kaçırıp Halit'e sorular yöneltiyordum. Bir ara eliyle susmamı işaret etti ve kalabalığın tam merkezinde oturan gözleri kaymış, ritme uymuş bir adamın yanına oturuverdi. Kulağına bir şeyler fısıldadı ve beni gösterdi. Adam beni ortaya çağırdı, yanında durduğumuz dört büyük kabrin ortasına.. Eliyle ayakkabılarımı çıkarmamı işaret etti. Söylenenleri yaptım. Tahminime göre bu kişi tarikat lideriydi. Ottan bir sigara hazırladı ve ikram etti. Bu esrardı.. Ülkedeki azımsanamayacak bir çoğunluk gibi onlar da esrar kullanıyorlardı. Bir farkla; buradaki herkes bir elinde en az on sigara tutuyordu ve mezarlığın tümü dumanla kaplıydı. Hızla gelişen bu olay karşısında ne yapacağımı bilemedim. Önce reddettim, Halit de bir şeyler söyledi adama fakat o yüzünü buruşturup ısrar etti. Çaresiz bir nefes aldım ve hemen kenara çekildim. Ayinin sonuna ulaşıldığında ben de bitmiştim. Üniversiteye döndük. Yatağıma uzandım. Tavanda dolaşan kertenkeleleri izlerken yaşadıklarımı gözümde bir kez daha canlandırdım. O insanların mezarlıkta neden dans ettiklerini, ağladıklarını, çoğunlukla bir noktaya mıhlanıp neden donuk donuk baktıklarını uzun uzun düşündüm. Öylece uyumuşum..

Ertesi gün tüm bu soruların yanıtlarını araştırdım ve ilginç bilgilere ulaştım. Sühreverdi'lerin geçmişteki büyükleri Hz. Muhammed'in "ölmeden ölünüz" buyruğu üzerine mezarlığa gelir, Kur'an-ı Kerim okurlarmış. Bundaki maksat, dünya tamahını ortadan kaldırıp, ölümü hatırlamak ve kendilerini günaha sürükleyen her şeyden el ayak çekmekmiş. Bu işi düzenli bir hale getirip her hafta mezarlığa gider olmuşlar. Aradan geçen yüzyıllar bu ayini şimdiki gibi bir değişime uğratmış. Ülkeme döneceğim bu son günde kendimi bir kez daha yokladım da, bu insanlar bana içimizde bir yerlerde saklı olan ama gün yüzüne bir türlü çıkaramadığımız o muazzam duyguları yeniden hatırlattı. Onları en güzel halleriyle tanıdım, değişmemelerini umdum.. Nasıl bir kadercilik anlayışı içinde olduklarını, yaşama ne gözle baktıklarını, sevgiye ulaşmak için nelere katlandıklarını gördüm. Neden ölmeden ölmek istediklerini anladım. Hoşgörülerinin, tüm bu rehavetlerinin esrardan kaynaklandığını düşündüğüm için epey hayıflandım.

Düşünüyorum da; yaşama bu şekilde baktığımızda, varolma çabamız içerisinde hayata karşı duruşumuzu daha net bir şekilde belirlemek için önümüzde hiçbir engel yok. Hemen yanıbaşımızda duran ailemizin ve sevdiklerimizin kıymetini, insanların ve barışın bize neler ifade ettiğini, sevginin ne demek olduğunu ve defaatle şükretmemiz gerektiğini kavramak için ne kadar da çok zamanımız var.

Fakat ne yazık ki yine "geveledim" diye düşünüyorum!

3 Şubat 2004

• Yazarın diğer yazıları...

TILSIM (İki)
TILSIM (Bir)
'Öteki'lik, 'Özgürlük' ve 'Güç...'
Aşk ve eroin..
Katilin benim!..
Cana’var’ın ‘Yok’luğu..
Gerçekler, hayaller ve hermenötiksel sayıklama!
Ali (Üç)
Ali (İki)
Ali (Bir)
Mezarlıktan sevgiliye mektup..
Özür dilerim..
Sekerat Öpücüğü
Igor'a Royal yahut Igora Royal
Kontrpiyede cinnet
Basamakta durmayın, otomatik kapı çarpar!
Polyanna da esrar çekiyor muydu?
Yolculuk (Üç)
Yolculuk (İki)
Yolculuk (Bir)
Yaa bunaltma adamı, otur iki dakka!

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Gözün ile değil, yüreğinle hüküm ver. - Kızılderili Atasözü

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby