| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Yolculuk (Üç)
Karıncalar bereketli hayvanlardır. Çalışkan, azimli.. Çok yoğundurlar, çok yoğunlaşırlar. İnatçıdırlar da.. Onların inadını kırmak deveye hendek atlatmaktan daha zordur.
Baygınlığım ne kadar sürdü bilmiyorum. Ayıldığımda içim bir sağanak gibi boşalıyordu. Bedenimi saran karıncalardan hiçbir şey göremiyordum. Aslına bakarsanız tam olarak ayıldım mı, onu da bilmiyordum. Bir sürü ses yoğun bir şekilde uğulduyordu kafamda. Gürül gürül; çağlayanlar gibi. Sonsuzla birleşen bir boşluk vardı önümde. Bir adım attım ve düşerek karıştım karanlığa. Düşerken rastladığım insanların her biri kim bilir ne kudretlere sahipti. Dokunmak istediğimde duman gibi dağılıyorlardı önümde. Sakinliğime şaşıyordum. Oysa bırakın bu yaşananları, sırf rüyalarım çıldırtacak cinstendi. Belki bir alışkanlık haliydi. Gerçi gördüklerimin hangisi rüya, hangisi gerçek ben de ayırt edemiyordum ya! Özellikle baygınlığım çok tatlı geçmişti. Birden hatırladım. O ihtiyar kimdi ve şu an neredeydi? Beni o bayıltmıştı. Ama neden? Neredeydim? Çocuklar neredeydi? Hep öyle süreceğine inandığım bu mutluluk hali bana, korkarak, çekinerek konuştuğum o ihtiyara nasıl özlem duyurabilirdi?
Bu zamanlamayı kim ayarlıyordu da, düşündüklerim düşündüklerimden sonra karşıma çıkıyordu? İhtiyar bir anda yanımda bitiverdi. Kulağıma eğilip bir şeyler fısıldadı, ama anlamadım.. Uzun beyaz bıyıklarının altında bir tebessüm şekillendi. Acayip bir yerdeydik. O kadar hızlı ilerliyorduk ki boşlukta, yanımızdan geçen garip cisimleri görebiliyordum, fakat ne olduğunu algılayamıyordum. Çok uzakta, çok parlak, sanki hemen her renge dönüşen ama en son beyazda karar kılan çok büyük dairesel bir kütle belirdi. Tam ona yönelmiştik ki ihtiyar "buraya kadar" dedi ve birden yok oldu. Yine korkmaya başladım. Gittikçe büyüyen o kütleye yaklaşıyor, yaklaştıkça ensemin soğuduğunu hissediyordum. Öyle sesler duyuyordum ki kulaklarım yırtılıp kanayacak gibi oluyordu. Şöyle düşünün. Alabildiğince büyük bir sacın kenarlarından tutup hareket ettirildiğinde ortaya çıkan sesi, macunumsu bir yapışkana bulayıp, kainattaki tüm insanların, tüm çığlıkların, tüm kahkahaların, tüm hayvanların, ne varsa ama ne varsa her şeye batırıyor, ve onu da kulaklarınızdan beyninize zerkediyorlar. İşte böyle bir sesti işittiğim. Kütleye doğru ilerledikçe kendi kütlemin ağırlaştığının farkına vardım. Yaklaştım, yaklaştım, kafamın ona çarpmasından korkuyordum. Öyle de oldu. Öyle büyük bir patlamayla birleştim ki, öldüğümü sandım.
Hemen hemen gördüğüm herşey az önceki gibi beyazdı. Ne olduğunu sorar gözlerle etrafa bakındım. Yakınlarım olduğunu sandığım birkaç kişi elimden ayağımdan tutmuş, elindeki şırıngadan damlalar fışkırtan hemşireye çabuk olmasını söylüyordu. Az ilerde ayakta masasına yaslanıp ellerini birbirine kavuşturmuş psikiyatr, bizimkilere cılız bir sesle çocukluğumu soruyor ve bana sert bir tonlamayla "tamaaaaaam, şimdi herşey bitecek, biraz rahat durursan" diyordu. Ayağımla hemşirenin göğsüne sert bir tekme indirip yattığım yerden fırladım. Kadın sırt üstü yere düşerken kendisini dengelemek için kolunu açtı ve elinde tuttuğu iğneye oturuverdi. Yanlış hatırlamıyorsam doktora da bir iki yumruk attım herhalde. Odanın kapısını açıp delice koşmaya başladım. Ta ki soluğum kesilip, hastaneden tamamen uzak bir tepeliğe varıncaya kadar.. Huzur veren büyük bir ağacın dibine oturdum. Başımdan geçen onca hadise neydi diye düşündüm uzun uzun. Kafamda en çok yer eden ihtiyardı. Eğer en başta söylediklerini sabırla dinleyebilseydim kim bilir neler anlatacaktı bana. Yarım saat kadar kendi kendime böylece hayıflandım durdum. Sonra birden gözümde, kulağımda, tüm bedenimde bana acı veren bu karmaşık hisler güruhu sakinleşmeye, berraklaşmaya başladı.
Dört ya da beş saat önce (işin bu kısmını o an çözemedim fakat daha sonra ortaya çıktı ki beş saat önceymiş) her zamanki gibi İlhan gelmişti yanıma. Odamdaki çalışma masasında bilgisayarın başına oturmuş onun söyleyeceklerini can kulağıyla dinlemeye koyulmuştum. O da akvaryumdaki balıkları seyredip bana bakmadan kısık sesle konuşmaya başlamıştı. Hareketlenen fikirlerimin, yani çocuklarımın peşine takılıp yazmaya başladım ben de. O halde kendimden geçmişim. Bu olay başıma sık sık geldiğinden birçok şeye şaşırmıyorum. Ancak kafama takılan o ihtiyar çok ilginçti. Çünkü o, birçok zaman hayatımda karşılaştığım olaylar karşısında bana yön veren, garipsediğim her işimde parmağı olan, şu zamana kadar ne olduğunu hiç kavrayamadığım kişinin ta kendisiydi. Çocuklarım zamanla yaşar benim; zamanı alırlar gıda olarak. Sonra birden kaybolup gider çoğu. Tabi arada bir uğramak kaydıyla. Yerine yenileri gelir. İşte bu ihtiyar da çocuklarımın gittiği o bilinmez yerin hancısıydı. Onlarla yaşayan, onlarla konuşan, onlardan haberler alan ve onları koruyan kişinin ta kendisi. Çocuklarımın yol yorgunu hallerini bir şekilde üzerlerinden alan, beraberlerinde getirdikleri zamanın o ağır yükünü sırtlanan ve bu sebepten ötürü hızla yaşlanan adamın ta kendisi.. Bana uyarıda bulunmak için görünmüştü. Kendimi güçlü hissetseydim nerelere götürecekti, kimlerle tanıştıracaktı, neler öğretecekti bana kim bilir? Ama anlatamamıştı istediklerini. Takatimi yetersiz bulmuştu. Belki de böylesi en iyisiydi. Canlılık sürecimin o meşhur bilinmezliklerinde hangi noktalara geldim ki, elimden tuttu? Bunu bilemedim.. Yolculuğumun bayıldım bildiğim o sır dolu anında söyledikleri aklımda ama (hemen not ettim şimdi bunları yazarken başka bir kağıda.) Allah bilir, kendime gelmemi sağlayan da odur. Çünkü göz kapaklarımı birbirine zamk gibi yapıştıran iğrenç bir ıslaklık, kirpiklerimin arasından sızan ışığı bana bir kütle olarak gösterinceye kadar hep elimden tuttu. Şimdi merak ediyorum çok: acaba tutmasaydı düşer miydim?
Ne kadar hızla gelişti herşey.. Birkaç saat içinde nerelere gittim, kimleri gördüm, neler konuştum.. İnsanın yalnız kalması bazen korkunç bir duruma dönüşebiliyor. Kim bilir milyarlarca insanın her biri neler yaşıyor iç dünyasında? Hepsi yazmaya kalksa yaşadıklarını, yeter mi mürekkepler, diskler acaba? An içinde ne anlar var, ne anlar içinde ne sırlar saklı! Kontrol gücünü zorlamaya da lüzum yok hani! Sadece bilincinde olmak ve az da olsa düşünmek yeter gibi geliyor bana. En azından hayvanlar gibi itişip kakışmaktan, çürüyüp kokuşmaktan iyidir..
İşin bilinmeyen diğer yönüne gelince.. Bilgisayarımın başında kendimden geçerek, yarı ölü bir şekilde yığıldığımı gören ev halkı telaşla sırtlamışlar hemen, en yakındaki hastaneye götürmüşler beni. Bana bakan doktor malum tabi, bir psikiyatr.. Bizimkiler bir anlasalar aslında onların tedavi olması gerektiğini! İşleri güçleri sakinleştirici çakmak! Çocukluğumu anlata anlata bir film senaryosuna dönüştürme fikri oluştu kafamda! Sırf evdekiler kırılmasın diye boyun eğiyorum bu saçmalıklara; onların gönülleri olsun yeter. Hemşireye vurduğum için çok üzüldüm ama yapacak bir şey yok. Zavallı kadıncağız; bana yapacağı iğneye kazayla kendi oturuverdi. Doktor çocukluk olayına çok fazla kafa takılmaması gerektiğini anlamıştır artık! Bizimkiler muhtemelen şu an hastanede, doktordan özür diliyorlardır. Akıllıyı bir kenara itmiş, deliden özür diliyorlar! Ne kadar komik!
Tüm bunları nereden mi biliyorum: çocuklar söylediler..
***
-Şu an karşıda bir karaltı görüyorum. Bir bulut kümesi üzerinden geçtiği her yeri kendi renginde, siyaha yakın bir renge bürüyüp yaklaşıyor. Hafif bir rüzgar da çıktı. Sanırım yağmur yağacak.
Sakinim..
(SON)
11 Ekim 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|