| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Yolculuk (İki)
Su aktır; temizdir, temizler. Sesi dinlendirir, peşini huzur izler. Medeniyetleri kurar, bir çocuk gibi büyütüp yetiştirir su. Bir hisleniş, tortusuz, berrak ve duru.
Şaşırdım. Ne diyeceğimi düşünemedim bile; o da hemen içeri girdi zaten. Uzun boylu, hafif çıkık elmacık kemikleri olan, suratının her iki yanında aslında çukurluk bulunan fakat, oradan başlayıp ta göğsünün üzerine kadar uzayıp giden bembeyaz sakalları ile bu durumu kapatan, hafif dalgalı ve uzun saçlı, daha çok sinirli görünen, tek gözünü kısa sürelerle kısıp duran garip bir adamdı bu. Daha önce de anlattığım gibi akmış mumlarla, söndürülmüş sigara izmaritleriyle kaplanmış masanın hemen yanındaki tabureye çöküverdi. Elindekileri masanın üzerine bıraktı. Sonra büyük bir titizlikle getirdiği kahveyi bardaklara boşalttı. Birini bana uzattı ve söze başladı:
-"Evren on üzeri on yedi yıl önce hayat buldu. Atom altı parçacıkların yaşam süreleri ise on üzeri on altı ya da on yedi yıl kadar; eksi olarak tabi. Yani bir birin yanına virgül koyduktan sonra on yedi tane sıfır ekle, o kadar. Birinin sağına ekliyorsun, diğerinin soluna. Aslında ikisinin süresi de aynı bana göre. Belki hepimiz birer hayaliz, kim bilir? Belki sen bir yansımasın benim gözümde, belki ben bir aldanmayım senin için. Hayat dediğimiz nedir ki bizi bu kadar kendine bağlıyor? Ouantum fiziğinde nüonların...."
"Kim bu manyak" dedim içimden. "Gecenin bu vaktinde ne arıyor odamda? Ne anlatıyor? Niye bana? Görünüşü de hiç tekin değil! Gözleri sadece gözlerime bakıyor. Arada bir küçük yudumlarla içiyor kahvesini, yine gözlerime bakıyor ama. Niye aldım ki içeri? Acaba mimiklerimi okuyabiliyor mu? Üzerimdeki bu korkulu intibayı sezer mi?" Endişelenmeye başladım. "Ulan" dedim içimden, "hayırlısıyla bir eve dönebilsek.." Dikkatimi yoğunlaştırıp dinlemeye koyuldum.
-"... sisteminde senin iki nokta altı yılın benim bir yılıma tekabül ediyor. Baban yaşındayım anlayacağın. Paylaşacağımız o kadar çok şey var ki.. Bir araya geldiğimizde, aynı boyuta giren bedenlerimizin, yapılarından ötürü metabolizman üzerinde kötü bir etki yaratmasından korkuyorum. Zaman bir su gibi akıp gidiverir ikimiz birlikteyken. Tıpkı şu yağmurun karşıdaki tepecikleri bir anda örtüp yok etmesi gibi.. Bu sebeple vaktimiz çok kıymetli. Sözlerimi iyi dinle ki, yanında az kalayım. Böylece ikimiz de az yıpranmış oluruz; zira ikimizin de bilgi için zamana ihtiyacı var."
Çocuklara susmalarını söyledim fısıldayarak. Kahvemi yudumlarken, adamın dediklerini başımı sallayarak onaylıyordum. Çoğu zaman anlamakta zorlansam da, adamın karşısında çok dikkatli bir dinleyici tavırları takınıyor, taklitler yapıyordum. Ne kadar inandırıcı oluyordu bilmiyorum. Bu hareketler, arada bir çakan şimşekle gündüz gibi aydınlanan odanın, hemen ardından karanlığa karışmasıyla pek az anlaşılıyordu. Dört-beş saniye sonra gelen gürleme ise zaten hareket denen bir şey bırakmıyordu ortada. Bu sebeple rahattım. Kısa kısa süreçlerde daha neler düşünmedim ki? Adamın ileri sürdüğü yaş meselesine takılıp gerçekten babamın yaşında olduğunu hesapladım. O gelmeden önce izlediğim yağmurdan çıkarttığım manzaraların aynını, sanki benimle izlemiş gibi nasıl saptadığının farkına vardım; irkildim.. Minevveli vel ahırı boşverelim, tüm bunları düşünürken yine kaçırdığım cümleleri dinlemeye koyuldum.
-"... ötürü seninle birçok şeyi paylaşacağımızı söylüyorum. Çevrendeki insanlara bak. Yüz yıl önce dünyada şu an yaşayan hiçbir insan yoktu; belki birkaçı.. Bundan yüz yıl sonra da olmayacak. Evrende dünya, dünyada insan, her insan bir dünya.. Düşünceler sonsuza yolculukta bir noktaya gelince kısırdöngüye girer. Sınırlıdır çünkü. Kendini tekrarlar. Çıkış yolu arar. Ruh her tekrarda başkadır, ama tekrarlar aynı.. Çılgın bir durum! Matematiğine dalsan rakamlardan boğulup ölürsün. Rengin atar, benzin solar. Bu öylesine bir yalnızlıkta yaşanır ki, hiç olmadığın kadar yabancı olursun çevrendekilere. İstemeden de olsa fiziksel olarak yansır vücuduna. Terlersin, üşürsün, titrersin, konuşursun, susarsın, ağlarsın, gülersin ve en çok da sinirlenirsin. Peki nasıl kurtulunur dersen, hiç gerek yok! Varlığın idrakine varabilme çabası içinde atılan her adım, kutsal değerlerin en başında yer alanlarındandır bence. Bu durumdan kurtulmaya çalışmak, yıllardır yaşadığın evde bilmediğin bir sürü oda daha olduğunu bilip de, o odalara girmeyi istememek gibi bir şey olur. Bu da korkaklıktır. O odalarda kim var, ne var, o odalar niçin var, o odalar var da senin neden bu zamana kadar haberin olmadı ve bunun gibi bir sürü soru; düşünsene!.. Odalara girmek meraktan çatlamaktan daha iyidir. Aksi, sıradanlık olur zaten. "Böyle gelmiş, böyle gidercilik" olur. Doğana ters düşmek olur-ki sormak ve öğrenmek bilgiyi getirir, sen de bilirsin- bu da korkunç bir şey. Bilip acı çekmek, cehalet acısından çok daha yücedir. Hadi bir kahve daha doldur kendine. "
Şüphesiz iyi bir konuşmacıydı. Bilgisi, yüksek belagatı, vücut dilini harikulade kullanışı, tonlaması çok iyiydi. Fakat tüm bunlar doğruyu söylediğine inandıramıyordu beni. Problem aslında doğruyu anlatıp anlatmaması değil, onun kim olduğuydu. Kimdi ve niçin yanımdaydı?
"Bakın beyefendi" dedim ihtiyara. "Güzel konuşuyorsunuz. Bilgili olduğunuz da belli. Gözlerimin içine bakıyorsunuz, çünkü beni etkilemeye çalışıyorsunuz. Etkiliyorsunuz da. Ancak itiraf etmeliyim ki detayları göremeyecek kadar da incelikten yoksunsunuz. Karşınızda duran adamın şu perişan halini görmüyor, insafsızca üzerine yükleniyorsunuz. Onun konuşurken bile zorluk çeken bu aciz hali sizi hiç ilgilendirmiyor. Sizi ilgilendiren yalnız anlattıklarınızın maksadına ulaşması ve karşılığını alması. Teessürle soruyorum size, böylesine bilgi sahibi ve babacan görünüşünüzle nasıl bu kadar densiz olabiliyorsunuz?"
İhtiyar gözlerini üzerimden çekerek dışarıya baktı. Birşeyler söylemek istedi ama vazgeçti. Çaresiz bir edayla yerinden usulca kalktı. Sonra yüzüme baktı. Buruk bir tebessüm belirdi yüzünde. Sözlerimin gücüne gittiğini anlamak zor değildi. Nasıl içim sızladı, nasıl utandım söylediklerimden o an. Açıldığı zaman bir türlü kapanmak bilmeyen lanet çenem, şimdi kitlenmiş, tek bir kelime edemeden öylece duruyordu. Ağır adımlarla kapıya yöneldi. "gitmeyin" diyemedim. Onu geçirmek için tam ben de kalkıp ardından yürüyecektim ki, birden hışımla döndü, garip bir ses çıkardı. Mumdan uzaklaştığı için karanlığa karışan yüzünü kaba hatlarıyla görebiliyordum. Gölgesi arkasına düşmüş, oradan kapıya tırmanmış ve neredeyse kafasının üstüne kadar ilerlemişti bir anda tavanda. Üzerime bir iki adım attı. Titreme tuttu, içim ısındı, donup kaldım. Sesim çıkmıyordu. Derinden gelen bir sesle tek tek şu kelimeleri mırıldandı:
KAF,
Bundan sonrası anlatılmayanın sandığınız gibi olanından değil. Gözlerim kapanıp, her yer kararmadan önce elimi ona uzattığımı hatırlıyorum; bir de düştüğümü, hepsi bu.
28 Ağustos 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|