d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

BERİKİ TARAF
Orhan Karagöl
ORHAN KARAGÖL
diyalekt@
hotmail.com

Yolculuk (İki)

Su aktır; temizdir, temizler. Sesi dinlendirir, peşini huzur izler. Medeniyetleri kurar, bir çocuk gibi büyütüp yetiştirir su. Bir hisleniş, tortusuz, berrak ve duru.
Şıp..
Şıp..
Şıp..
Nasıl damlıyordu damlalar. Yüzüme, dudaklarıma, dilime. Nisanda da tatmıştım, bir fark var. Şeytandı o, bu Hızır mı ne?
Tak
Tak
Tak
Dokuzuncu senfoninin hikayesindeki gibi çalındı kapı. Yüzümü kapatan ıslak saçlarımı aceleyle toplarken, peş peşe garip ve bir şey ifade etmeyen hareketler yaptığımı farkettim. Hani uygunsuz yakalanmış çapkınlar gibi.. Gecenin bir yarısı.. Yolcuyu uyku almış, hancıyı pireler sarmış.. Kim olabilirdi? Çalmakla çalmamak arasında ürkek bir "tık" daha geldi kapıdan. Araladığımda, saçı sakalı birbirine karışmış, elinde bir termos iki bardak, pejmürde tipli bir adam duruyordu karşımda; dudağında beliren hafif bir tebessümle mırıldandı : "kahve getirdim."

Şaşırdım. Ne diyeceğimi düşünemedim bile; o da hemen içeri girdi zaten. Uzun boylu, hafif çıkık elmacık kemikleri olan, suratının her iki yanında aslında çukurluk bulunan fakat, oradan başlayıp ta göğsünün üzerine kadar uzayıp giden bembeyaz sakalları ile bu durumu kapatan, hafif dalgalı ve uzun saçlı, daha çok sinirli görünen, tek gözünü kısa sürelerle kısıp duran garip bir adamdı bu. Daha önce de anlattığım gibi akmış mumlarla, söndürülmüş sigara izmaritleriyle kaplanmış masanın hemen yanındaki tabureye çöküverdi. Elindekileri masanın üzerine bıraktı. Sonra büyük bir titizlikle getirdiği kahveyi bardaklara boşalttı. Birini bana uzattı ve söze başladı:

-"Evren on üzeri on yedi yıl önce hayat buldu. Atom altı parçacıkların yaşam süreleri ise on üzeri on altı ya da on yedi yıl kadar; eksi olarak tabi. Yani bir birin yanına virgül koyduktan sonra on yedi tane sıfır ekle, o kadar. Birinin sağına ekliyorsun, diğerinin soluna. Aslında ikisinin süresi de aynı bana göre. Belki hepimiz birer hayaliz, kim bilir? Belki sen bir yansımasın benim gözümde, belki ben bir aldanmayım senin için. Hayat dediğimiz nedir ki bizi bu kadar kendine bağlıyor? Ouantum fiziğinde nüonların...."

"Kim bu manyak" dedim içimden. "Gecenin bu vaktinde ne arıyor odamda? Ne anlatıyor? Niye bana? Görünüşü de hiç tekin değil! Gözleri sadece gözlerime bakıyor. Arada bir küçük yudumlarla içiyor kahvesini, yine gözlerime bakıyor ama. Niye aldım ki içeri? Acaba mimiklerimi okuyabiliyor mu? Üzerimdeki bu korkulu intibayı sezer mi?" Endişelenmeye başladım. "Ulan" dedim içimden, "hayırlısıyla bir eve dönebilsek.." Dikkatimi yoğunlaştırıp dinlemeye koyuldum.

-"... sisteminde senin iki nokta altı yılın benim bir yılıma tekabül ediyor. Baban yaşındayım anlayacağın. Paylaşacağımız o kadar çok şey var ki.. Bir araya geldiğimizde, aynı boyuta giren bedenlerimizin, yapılarından ötürü metabolizman üzerinde kötü bir etki yaratmasından korkuyorum. Zaman bir su gibi akıp gidiverir ikimiz birlikteyken. Tıpkı şu yağmurun karşıdaki tepecikleri bir anda örtüp yok etmesi gibi.. Bu sebeple vaktimiz çok kıymetli. Sözlerimi iyi dinle ki, yanında az kalayım. Böylece ikimiz de az yıpranmış oluruz; zira ikimizin de bilgi için zamana ihtiyacı var."

Çocuklara susmalarını söyledim fısıldayarak. Kahvemi yudumlarken, adamın dediklerini başımı sallayarak onaylıyordum. Çoğu zaman anlamakta zorlansam da, adamın karşısında çok dikkatli bir dinleyici tavırları takınıyor, taklitler yapıyordum. Ne kadar inandırıcı oluyordu bilmiyorum. Bu hareketler, arada bir çakan şimşekle gündüz gibi aydınlanan odanın, hemen ardından karanlığa karışmasıyla pek az anlaşılıyordu. Dört-beş saniye sonra gelen gürleme ise zaten hareket denen bir şey bırakmıyordu ortada. Bu sebeple rahattım. Kısa kısa süreçlerde daha neler düşünmedim ki? Adamın ileri sürdüğü yaş meselesine takılıp gerçekten babamın yaşında olduğunu hesapladım. O gelmeden önce izlediğim yağmurdan çıkarttığım manzaraların aynını, sanki benimle izlemiş gibi nasıl saptadığının farkına vardım; irkildim.. Minevveli vel ahırı boşverelim, tüm bunları düşünürken yine kaçırdığım cümleleri dinlemeye koyuldum.

-"... ötürü seninle birçok şeyi paylaşacağımızı söylüyorum. Çevrendeki insanlara bak. Yüz yıl önce dünyada şu an yaşayan hiçbir insan yoktu; belki birkaçı.. Bundan yüz yıl sonra da olmayacak. Evrende dünya, dünyada insan, her insan bir dünya.. Düşünceler sonsuza yolculukta bir noktaya gelince kısırdöngüye girer. Sınırlıdır çünkü. Kendini tekrarlar. Çıkış yolu arar. Ruh her tekrarda başkadır, ama tekrarlar aynı.. Çılgın bir durum! Matematiğine dalsan rakamlardan boğulup ölürsün. Rengin atar, benzin solar. Bu öylesine bir yalnızlıkta yaşanır ki, hiç olmadığın kadar yabancı olursun çevrendekilere. İstemeden de olsa fiziksel olarak yansır vücuduna. Terlersin, üşürsün, titrersin, konuşursun, susarsın, ağlarsın, gülersin ve en çok da sinirlenirsin. Peki nasıl kurtulunur dersen, hiç gerek yok! Varlığın idrakine varabilme çabası içinde atılan her adım, kutsal değerlerin en başında yer alanlarındandır bence. Bu durumdan kurtulmaya çalışmak, yıllardır yaşadığın evde bilmediğin bir sürü oda daha olduğunu bilip de, o odalara girmeyi istememek gibi bir şey olur. Bu da korkaklıktır. O odalarda kim var, ne var, o odalar niçin var, o odalar var da senin neden bu zamana kadar haberin olmadı ve bunun gibi bir sürü soru; düşünsene!.. Odalara girmek meraktan çatlamaktan daha iyidir. Aksi, sıradanlık olur zaten. "Böyle gelmiş, böyle gidercilik" olur. Doğana ters düşmek olur-ki sormak ve öğrenmek bilgiyi getirir, sen de bilirsin- bu da korkunç bir şey. Bilip acı çekmek, cehalet acısından çok daha yücedir. Hadi bir kahve daha doldur kendine. "

Şüphesiz iyi bir konuşmacıydı. Bilgisi, yüksek belagatı, vücut dilini harikulade kullanışı, tonlaması çok iyiydi. Fakat tüm bunlar doğruyu söylediğine inandıramıyordu beni. Problem aslında doğruyu anlatıp anlatmaması değil, onun kim olduğuydu. Kimdi ve niçin yanımdaydı?
Dediğini yapıp kahvemi doldurdum. Çocuklar bir hamal, bir eşek gibi sırtımdaydılar yine, fısıldıyorlardı, susmuyorlardı. Çıkıp gitsen gidemezsin, dövsen dövemezsin, satmaya kalksan hele, kimse almaz! Mıhlanıp kaldım acıtan o lanet tabureye. İhtiyarın söyledikleri düşündükçe kafamı zonklatıyordu. Yağmur da dinmişti. Pencereden içeri giren toprak kokusu olmasa boğulurdum o odada; eminim. Kasvet her yönüyle çökmeye başlamıştı yine. Gözlerimin içine içine bakan bu adamın anlattığı şeylerden birkaçı gerçekleşmeye başlamıştı bile üzerimde. Farkettirmemeye çalışıyordum. Ama o anki sinirim ve terleyişim, onun söylediği sebeplerden değildi. Yorulmuştum; öyle bir uyumak istiyordum ki.. Dizlerim, ayaklarım, vücudumun her bir yeri bir külçeye dönüşmüştü. Civa gibi.. Bir parçalanıp bölünen, bir birleşip ağırlaşan..

"Bakın beyefendi" dedim ihtiyara. "Güzel konuşuyorsunuz. Bilgili olduğunuz da belli. Gözlerimin içine bakıyorsunuz, çünkü beni etkilemeye çalışıyorsunuz. Etkiliyorsunuz da. Ancak itiraf etmeliyim ki detayları göremeyecek kadar da incelikten yoksunsunuz. Karşınızda duran adamın şu perişan halini görmüyor, insafsızca üzerine yükleniyorsunuz. Onun konuşurken bile zorluk çeken bu aciz hali sizi hiç ilgilendirmiyor. Sizi ilgilendiren yalnız anlattıklarınızın maksadına ulaşması ve karşılığını alması. Teessürle soruyorum size, böylesine bilgi sahibi ve babacan görünüşünüzle nasıl bu kadar densiz olabiliyorsunuz?"

İhtiyar gözlerini üzerimden çekerek dışarıya baktı. Birşeyler söylemek istedi ama vazgeçti. Çaresiz bir edayla yerinden usulca kalktı. Sonra yüzüme baktı. Buruk bir tebessüm belirdi yüzünde. Sözlerimin gücüne gittiğini anlamak zor değildi. Nasıl içim sızladı, nasıl utandım söylediklerimden o an. Açıldığı zaman bir türlü kapanmak bilmeyen lanet çenem, şimdi kitlenmiş, tek bir kelime edemeden öylece duruyordu. Ağır adımlarla kapıya yöneldi. "gitmeyin" diyemedim. Onu geçirmek için tam ben de kalkıp ardından yürüyecektim ki, birden hışımla döndü, garip bir ses çıkardı. Mumdan uzaklaştığı için karanlığa karışan yüzünü kaba hatlarıyla görebiliyordum. Gölgesi arkasına düşmüş, oradan kapıya tırmanmış ve neredeyse kafasının üstüne kadar ilerlemişti bir anda tavanda. Üzerime bir iki adım attı. Titreme tuttu, içim ısındı, donup kaldım. Sesim çıkmıyordu. Derinden gelen bir sesle tek tek şu kelimeleri mırıldandı:

KAF,
HA,
YA,
AYN,
SAD.

Bunları söyledikten sonra sağ elini yumruk yapıp havaya kaldırdı ve KAFEYTÜ diyerek eline üfledi. Ardından şöyle dedi:

HA,
MİM,
AYN,
SİN,
KAF.

Bu sefer de sol elini yumruk yaparak havaya kaldırdı ve HAMEYTÜ diyerek ona üfledi. Ve yavaş yavaş üzerime yürümeye başladı. Yıkıldım, yıkılacaktım. Aklıma hiçbirşey gelmiyordu. Bir an için pencereden atlayıp kaçmayı düşündüm sadece. Sonra ölür kalırım düşüncesiyle vazgeçtim. İyice yaklaştı. Yumruk yaptığı ellerini burnumun tam ucunda birleştirerek açtı ve yüzümü sıvazladı.

Bundan sonrası anlatılmayanın sandığınız gibi olanından değil. Gözlerim kapanıp, her yer kararmadan önce elimi ona uzattığımı hatırlıyorum; bir de düştüğümü, hepsi bu.

28 Ağustos 2003

• Yazarın diğer yazıları...

TILSIM (İki)
TILSIM (Bir)
'Öteki'lik, 'Özgürlük' ve 'Güç...'
Aşk ve eroin..
Katilin benim!..
Cana’var’ın ‘Yok’luğu..
Gerçekler, hayaller ve hermenötiksel sayıklama!
Ali (Üç)
Ali (İki)
Ali (Bir)
Mezarlıktan sevgiliye mektup..
Özür dilerim..
Sekerat Öpücüğü
Igor'a Royal yahut Igora Royal
Kontrpiyede cinnet
Basamakta durmayın, otomatik kapı çarpar!
Polyanna da esrar çekiyor muydu?
Yolculuk (Üç)
Yolculuk (İki)
Yolculuk (Bir)
Yaa bunaltma adamı, otur iki dakka!

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Bir çığlık bir çığ meydana getirir. - Soljenitsin

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby