| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Yolculuk (Bir)
Oturmuş bir şeyler yazmaya çalışıyordum. Önce yazıyor, sonra da siliyordum hep. Beni Word tutar, ama kalemle de yazamam hiç. Zorlaya kaka denedim; başlamış oldum. Fikirlerim o yana bu yana kaçışan çocuklar gibiydi. Onları toplamaya çabaladım önce. Epey uğraşmışım. Bir araya getirdiğimde hepsini nahoş bir yorgunluk çöktü, tarif edemem. Yazma isteğim köreldi biraz. Hani taze demlenen tomurcuk kokulu bir bardak çayın yanında keyif sigarası tüttürmeye başlarsın da birden hıçkırık tutar ya, onun gibi bir şey.
Neyse; topladım çocukları çıktım yola. Günbatımına az bir süre kalmıştı. Her biri sebebi meçhul suçlarından ötürü etleri morarana kadar dövülen, dışlanan mahkumlar gibi masum bakışlarla tuttular ellerimden. Yürüdük, yürüdük.. Şafakta kanlı bir ayin vardı sanki. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk, nasıl gideceğimizi de.. Batmakta olan güneşe yetişmeye çalışan gölgeler gibiydik; ufka doğru ilerledikçe ardında kalan yolları karanlıkta bırakan, bir romanın sayfalarında usulca yol alan gölgeler..
Neden bilmem, ne zaman yola çıksak kendimizi hep ürkünç bir yerde buluruz. Bu sefer de öyle oldu. Karanlık sindire sindire çöküyordu üzerimize. Bilmediğimiz yollara doğru inat ve zevkle sürüklüyordu bizi. Ayın tepemize vardığı vakit büyük bir han çıktı karşımıza; dinlenmek için burada konaklamaya karar verdik.. Duvarları nemli, pencereleri yuvarlak ve kendini saklayamayan yığma bir yapıydı bu. Üzerinde fikir yürütecek olsanız en az ikiyüz yılı olduğunu düşüneceğiniz bir yapı.. Yaklaştıkça belirginleşen hanın girişinde birkaç sarhoş, sıra sıra dizilmiş fıçılar-ki sarhoşlardan da anlaşılacağı gibi bunların içki fıçıları olduğu her halinden belliydi- ve rengarenk elbiselere bürünmüş üç-beş kadın ve iki adam duruyordu.
Bizi farkettiklerinde aralarındaki konuşmayı kesip kim olduğumuzu anlamaya çalışır gözlerle bakmaya başladılar. Hanın aralık olan büyük demir kapısının ardından gülüşmeler, bağırışmalar ve bir yığın iğrenç koku geliyordu. Heyecanı azbuçuk seven bir insan olsa, sırf bu seslerden ötürü atıverirdi kendini içeri. Dikkat çekmek istemiyordum. Kendi aralarında fısıldaşıp konuşmaya başlayan çocuklara susmalarını söyledim. Bir sigara yaktım ve içeri girdik.
Hani bazen bir dış etken, çok kısa bir zaman diliminde, bayıltacak derecede dehşete düşürür ya sizi; hani göz açıp kapayıncaya kadar geçen bu anı karşınızdakine aynen hissettirebilmek için uzun uzun anlatır, geniş tasvirlere başvurur, ancak yine de tam olarak betimleyemezsiniz yaşadıklarınızı, işte içerde buna benzer bir şeyle karşılaştım. Şimdi size hana girer girmez orta yaşlı bir adamın gözüme çarpan o kısacık tiksinç anını nasıl anlatayım? Zaman olarak adlandırdığımız mefhum o kadar iğrenç ki; en muhtaç olduğunuz durumlarda tutunmaya çalıştığınız kollarını çekip atıverir kucağından, en olmayacak yerde de yapışıp tutar, bırakmaz sizi. Mümkünse Einstein'ın kulakları çınlasın! Karşımda duran adamın sevgilisiyle (o da diğerinden aşağı kalır bir tarafı olmayan başka bir adamdı) göz göze gelişimiz sözünü ettiğim dehşet anına sürükledi beni. Kısacık yüzyıllar, uyanamadığınız rüyalar gibi..
Çocuklarımı görmemeleri için tutup kollarından uzaklaştırdım oradan hemen. O kadar yorulmuştuk ki sendeleye sendeleye koşarken peşimizden gelen hancıyı farkedemedik. Kapıda kolumdan tuttu. Nereden geldiğimi sordu. Sonra sözlerimi dinlemek istemiyormuşçasına kesip bu saatlerde dışarının hiç de tekin olmadığını, istersem geceyi geçirecek güzel bir oda ayarlayabileceğini söyledi. Hemen ekledi bir de: "içerde gördüğünüz ahlaksızları boşverin, geceyarısı hepsi çekip gider, siz paradan haber verin, var mı paranız?" Başımı sallayarak olduğunu belirttim. Onu takip etmemi söyledi; geceyi geçirmek için başka çaremiz olmadığını düşünüp peşine düştük biz de.
Hancı, duvarlarının bir kısmı yıkık, rutubet kokan, merdivenleri eğri-büğrü hanın ikinci katına çıkardı bizi. Çiğnediği tütünün ağzında bıraktığı koku birkaç metreden bile aç olan midemizi kaldırmaya yetiyordu. Hele boğuk boğuk öksürmesi ve ağzında biriken tükürükleri sağa sola bir bütün halinde ustalıkla kondurması; görülecek gibi değildi. Bize vereceği odaya ulaşana kadar onu neden detaylarıyla seyrettiğimi, yaptıklarının üzerinde neden uzun uzun düşündüğümü birkaç gün sonra kendime bile açıklayamadım. Bir yığın tuhaf düşüncelere dalmış, adamı takip ederken "işte burası" dedi köşedeki kapıyı göstererek, "kalacağınız oda. Biraz ihmal edilmiş olsa da bir gece için fazla bile gelir size!" tükürdü ve ağzını sildiği elini uzattı para için. Şimdi miktarını tam olarak hatırlayamadığım birkaç onluk verdim. Odanın her yanı toz ve örümcek ağlarıyla kaplıydı. Karnımız çok açtı, ama yiyecek birşeyler olsa da yiyemezdik! Baş tarafı pirinçten anlamsız figürlerle süslü yarı kırık yatağa uzandım. Uyumuş kalmışım..
Hazır uykuya başlamışken kısaca birkaç konuya daha değinmek isterim. Yılların beraberinde getirdiği binbir meşakkat, hüzün ve sevinç insana neler kazandırmıyor ki! Fakat giderek büyüyen bu engin tecrübe denizinin dar geçitleri de yok değil! Kimi zaman aklımızı bir anda alabilen kudurmuş şelalelerle karşılaşmak hiç de uzak bir ihtimal sayılmaz! İnsan bu ucu bucağı belli olmayan ve ölümle noktalanacak yolculuğa tecrübelerini başkalarıyla paylaşmadan kendini bırakırsa, doğasında bulunan unutma illetiyle er-geç karşılaşır ve merhemi olmayan yaralarına tuz basmak zorunda kalıverir! Ben böylelerine çok rastladım. Birçok hasta ve yaşlıdan geçmişinde yaşadığı olayları dinlemek istedim. Akıllarında yer eden ve aslında unutulması da çok zor olan belli başlı birkaç anının dışında ne hatırladılar ki? Zaman yaşadıklarımızın önüne yüksek duvarlarını bir bir örerken hangimizin kaçınılmaz sonu bu değil? Kaçınız günlük tutarsınız? Kaçınız eskilerden kalma bir ajandasını bulup karıştırdığı sayfalarına düştüğü bir notu bulur da heyecanlanmaz?
02,06,1997
-Bugün Ferhat ve Ömer'le buluştuk. Ortaköy'e gidip çay içtik. Hayat üzerine geveledik biraz. Akşam babamla tartıştım, sonra öpüp koklayıp gönlünü aldım. Şimdi mışıl mışıl uyuyor ben bunları yazarken.
Babam ölmüş olsa bulduğum bu kağıdı muska yapar boynuma asardım! İnsanın yaşadıklarını paylaşması, en azından kendi için not etmesi, tarihe düşülen bir kayıt, soyuna bırakacağı bir şeceredir. Dedesinin dedesini anlatabilecek biri varsa bana yazsın ne olur, tanışmak isterim.
Söylediklerimi uykudaki önemseseydi, yaşadıklarını şu an değil, eminim kendini aniden içinde bulduğu bu yolculuk esnasında kaleme alırdı! Tabi bu işin bir kısmı; meselenin diğer yönüne girmek, yatakta huzursuzca dönen, uyanmak üzere olan biri varken hiç de uygun olmaz..
Saat geceyarısını çoktan geçmişti. Yatak öylesine rahatsızdı ki, uyanıp doğrulduğumda sırtım engebeli bir hal almış; çocuklar söylediler. Etrafa şöyle bir göz attım. Duvarda şimdilerde rastlamadığım o eski guguklu saatlerden biri asılıydı. Küçük bir odaydı burası. Işık loş bile sayılmayacak kadar azdı. Tüm duvar hancının eline geçen ne varsa asmak için çaktığı eğri-büğrü çivilerle doluydu. Her birinde onun hiçbir heyecan taşımayan soluk benzini görüyordum sanki. Bu oda ruhumu öylesine kararttı ki, buna alışkın olan ben bile şaşırdım bir an. Nefes almamı zorlaştıran ağır rutubet kokusu, belli-belirsiz hayaller gibi ortada duran birkaç eşya, üzerinde yüzlerce sigara söndürülmüş, mum akıtılmış çıplak bir masa, ahşaptan ihtiyar kuşuyla zamanın kasvetini hatırlatan o saat, az önce uyurken paçayı son anda kurtardığım karabasan gibi yapıştı yakama.
Önce bir gonk, sonra öten bir kuş sesi ile irkildiğimde kalkmış pencereye doğru yürüyordum. Yağmur başlamıştı. Bu içime serin bir serpinti bıraktı. Hava bir aydınlanıp bir kararıyordu. Hancı sanki birkaç işçiyi çatıya çıkarmış da teneke ile kaplatmıştı. Odayı kaplayan yağmur sesleri bende bu hissi uyandırdı. Böyle yağmurlara hep çıktığım yolculuklarda rastladım ben. Ne kadar isterdim size de gösterebilmeyi.. Öyle arsız yağıyordu ki, dışarıda gördüğüm nal izleri bir anda boğuluverdi. Ne rengarenk elbiselerin içinde kırıtan o kadınlar kalmıştı hanın önünde, ne o iki adam, ne de sarhoş. Hancı da yoktu ortalıkta. Yalnız odaların birinden gelen öksürük nöbetine yakalanmış bir ihtiyar sesi, hepsi o. Başımdaki uğuldama yerini çocukların neşeli çığlıklarına bırakmıştı.
Hepimiz yağmurun oluşturduğu manzarayı seyretmeye koyulduk. Pek az aydınlık, çoğu toprak ve orman da sayılabilecek ağaçlığa açılan bu han bahçesinde, yağmurun tepeciklerin yanında oluşturduğu küçük göletler ne kadar da hoş duruyordu. "Allah'ım, sen gerçekten Allah'sın." Çocuklardan biri bunu söyledi, diğeri tevil etti, mesele kapandı. Uzaktaki selvilerin arasından gördüğümüz garip renkli gök, beyaz-mavi karışımı dilini çıkarıyordu uzun uzun. Yağmur, gördüğümüz manzaraya duyduğumuz ilgiyi kıskanmış gibi hızını arttırmaya başladı. Tepecikleri örttü. Selviler karanlığa karıştı. Hanın önünü göremez olduk. Cilve yapıyor gibiydi, bunu sezdim o an. Sepken yapıp camı tokatlamaya başladı. Nefesimle buğuyu sildim; yetmedi, camı açıp onu yedim.
12 Ağustos 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|