d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

BERİKİ TARAF
Orhan Karagöl
ORHAN KARAGÖL
diyalekt@
hotmail.com

TILSIM (İki)

Yağmur şiddetini daha da arttırmıştı. Çatıdan, kapı aralıklarından, pencerelerden işitilen sesiyle, şöminede yanan ateşin çıtırtısına gözdağı veriyordu sanki!... Az önce yaktığı mektupla elleri kirlenen Gabriel, külden simsiyah olmuş parmaklarını hemen yanına astığı paltosunun ıslak sırtına siliyor, öylece ateşe bakıyordu. Gözbebekleri ışığın düzensiz sönüp parlamalarına ayak uydurmaya çalışıyordu. Kafasını toparlayamıyor gibiydi. Uzun uzadıya plan yapacak kadar vakti yoktu. Ama yapmalıydı da!... Olur-olmaz düşünceler akıyordu zihninden. Birkaç gün öncesinde kahve içmek için girdiği bir mekânda karşılaştığı adam geldi gözünün önüne; adamın giyinişiyle kendisine vermek istediği mesajları nasıl çözdüğü düşündü. Hemen ondan sonra gittiği restaurantta yediği yemeği, kabuklarını büyük bir özenle soyduğu yumurtayı üzerinde yazılanları bir çırpıda okuyup mideye nasıl götürdüğünü, yumurtadaki kimyasalın midesini nasıl bozduğunu hatırladı. Tüm bunlardan sonra mektuba geldi sıra; gereksiz gördüğü bunca teferruattın ardından mektuba nasıl ulaştığını, eve hangi yolları kullanarak vardığını ve nihayet az önce okuduğu satırlara kadar geçen kısmı yineledi zihninde. Fakat toparlayamıyordu işte düşüncelerini, olmuyordu bir türlü!... Hemen bir tütün sardı. Ayağa kalktı ve ateşe biraz daha yaklaştı. Eğilip bir parça közle sigarasını yaktı. Bu sefer olacak gibiydi; aklı doğru işlemeye başlamıştı sanki... Tütünden derin nefesler çekerken odasına göz gezdiriyordu. Önemli gördüğü birkaç parça eşyayı ardına iz bırakmamak için şömineye atıp yaktı. Giyindi ve aşağı indi. Usulca yaklaştığı pencereden sokağı gözetledi. Dışarıda kimseler yok gibiydi, zaten olsa da bu yağmurda kimse kendisini fark edecek değildi!... Genç adam son derece seri hareketlerle evden çıktı. Etrafı iyice kolaçan ettikten sonra Fraser’ların evine doğru ilerledi; Bayan Rosemond şimdi kim bilir kaçıncı düşündeydi... Artık işe koyulma vaktiydi, süresini hatırlamakta kendisinin bile zorlandığı bir zaman diliminin en önemli anı gelip çatmıştı nihayet!...

Gabriel’in, Fraser’ların evine girmesi oldukça kısa sürdü. Yağmur ve çakan şimşeklerin sesi epey işine yaramıştı; bahçede çıkarttığı küçük çıtırtılar büyük gürlemelerin, sağanağın arasında kaybolup gitti. İşin asıl önemli kısmı yeni başlıyordu. Yaşlı kadınla karşılaşmadan, onu uyandırmadan amacına ulaşması pek zor görünüyordu; içeri girdiğinde, cebinden çıkarttığı mumu yakarken bunları düşündü Gabriel. Gözüne ilk olarak her tarafta asılı İbranice yazılı levhalar ilişti. Mektuptaki planı zihnine iyice kazımıştı, hemen salonun diğer ucundan bodrum katına inen merdivenlere yöneldi. Geniş ve kısmen çürük basamakların hepsini bir balerin gibi minik adımlarla bitirdi; hem tüm cüssesine rağmen!... Karşısında duran büyük ve bir bodrum girişi için pek de sırıtan oymalı kapının koluna uzattı elini. Engelleyemediği bir gıcırtıyla açtı kapıyı; bodrumdan ziyade küçük, çok küçük bir ahırı andırıyordu burası!... Duvarlar, asırlar öncesinden hapsolmuş korkunç ruhların rutubetli nefesleriyle ıslanmıştı sanki! Forster henüz toparlamaya başladığı zihnini bulandırmak istemiyordu; bu nedenle dikkatini dağıtmamaya gayret ediyor ve gözüne takılan tüm detaylardan alabildiğine uzaklaşmaya çalışıyordu. Okuduğu mektupta belirtilen noktayı aramaya koyuldu. Ortamı iyice aydınlatmak için elindeki mumu yukarı kaldırdı; ağzına-yüzüne bulaşan örümcek ağlarından kurtulmaya çalışarak ilerledi. Odanın sol tarafında, köşelerin kesiştiği yerin bir buçuk adım gerisine geldiğinde durup, bastığı taşı ayağıyla yokladı; eğilip mumu yere bıraktı ve eliyle taşın kenarlarından tutup hareket ettirdi. Bir tahta parçası yardımıyla kenarlarını boşalttıktan sonra taşı kaldırdı ve altındaki toprağı eşelemeye koyuldu. On beş-yirmi santim kazdıktan sonra, toprağa diklemesine gömülü deri kaplı silindir bir kutuya ulaştı. Son derece nazik bir şekilde, iki elinin parmak uçlarıyla kavrayıp onu dışarı çıkardı. Üzerindeki toprağı temizledi ve üfleyerek muma yaklaştırdı. Her iki ucundan da kalın bir iple dikilmiş olan kutuyu açıp açmamakta tereddüt etti. Heyecanlıydı; fakat Bayan Fraser’a yakalanma endişesinden değil, uzun zamandan beri aradığı işaretin şimdi avuçlarının içinde olmasından... Bu nedenle sabrını biraz daha zorladı ve bir an önce burayı terk etmek gerektiğine karar verdi. Kutuyu paltosunun içine koyup çıkardığı taşı yerine yerleştirdi; kapıya doğru hızla ilerleyip etrafa son kez şöyle bir göz gezdirdi. Yine gıcırdamaması için kapıyı bu kez hızla açtı ama daha çok ses çıktı! Az önce bir balerin edasıyla indiği merdivenlerden şimdi ürkmüş bir şempanze gibi çıkıyordu; ürkmüş ve bocalamış bir şempanze!... Üçer-beşer çıktığı o topu topu on beş basamak merdiven bitmiyordu sanki; sanki arkasından biri yakasına yapışmışta onu bırakmak istemiyormuş gibi!... Forster korkmuyordu aslında, ama... Ama insan bir kez sabrının sonuna ulaşmayagörsün, yılları deviren koca koca haftalar geçerde, son bir saat, bir dakika, bir an ona yüzyıllar gibi gelir!... Tıpkı bir bataklık gibi; ne kadar kurtulmak istenilse, o kadar çok batılır! Genç adamın o anki hali tam olarak bundan ibaretti; koca bir yüzyılı devirip son basamağı bitirdikten sonra Bayan Rosemond Fraser’ın karşısındaydı şimdi de! İnsan ömrünün tamamlamaya yetmeyeceği kanlı bir yeni çağın başlangıcı gibi!...

Kocası öldükten sonra yalnızlığa mahkûm olan, koca bir evde tüm paranoyaları ve kâbuslarıyla tek başına mücadele eden, geceleri uykuya dalabilmek için saatlerce dua okuyan ve her şeyden öte, her yeni güne uyandığında ölmediğini anlamak için kendini çimdikleyen yaşlı bir kocakarıyı tasvir edin zihninizde... Bir buçuk metrelik boya, zahmetli bir kamburu da ekleyip sahiplenen bu beden, yarı Azrail sandığı korkunç bir adam karşısında zangır zangır titriyordu şimdi... Ne çığlık atabiliyordu Fraser, ne de konuşabiliyor!... Donup kalmıştı olduğu yerde; kamburunun öne eğdiği yüzündeki gözlüklerin üstünden dehşetle bakıyor, takati kalmayan elinde gaz lambasını zorla tutuyordu. Duyduğu korkudan ısınan böğrü, kurak bir tarlayı andıran alnına ter pompalıyordu! Genç adamın durumu da yaşlı kadınınkinden pek farklı değildi! Acemi bir çaylak gibi, gözlerini açmış yaşlı kadına öylece bakıyordu. Gecenin başından bu yana tam olarak bir türlü toparlayamadığı zihni onu zaten iyice sarsmış, tüm bu gelgitlerin üstüne bir de kocakarıyla karşılaşmıştı. Hiç iyi değildi Gabriel; açıkçası bir çocuk gibi görünüyordu! Sıtmaya yakalanmış ağır bir hasta gibi üşüme tutmuştu vücudunu; gerçekle karışık kâbuslar gören, yanında yurdunda elini tutacak, sıcağını hissedecek bir büyük arayan çocuklar gibi... Neler oluyordu, ne yapması gerekiyordu, her şey birbirine karışmış gibiydi!... Yoğun bir sis tabakasının ardından izliyordu sanki olup biteni. Sırtını duvara yaslayıp poposunun üzerine çökmüş, gecenin bir yarısında ayağa dikilen küçük bir çocukla büyükannesinin karşılaştığını görüyordu önünde!... Annesini hiç tanımayan bir çocuktu bu; nefret ettiği babasıysa, geç saatlere kadar basit sokak kadınlarıyla eğlenir, sabaha karşı sarhoş naralarıyla girdiği evlerinin bir köşesinde sızıp kalırdı hep... Bir büyükannesi koruyup seviyordu onu; o da açlıktan nefesi kokmuş bir garip gibi önüne konulan bu şefkat tabağında ne var ne yok silip süpürürdü! Doymuyordu tam olarak ama aç kalmaktan her zaman için iyiydi bu!... O gece kötü bir rüya mı görmüştü, yoksa annesini mi düşünmüştü bilinmez, büyükannesinin yanına yatmak istemişti. Yatağından usulca kalkıp sağa-sola babasına bakınmış, büyükannesinin odasına gidecekken kendisiyle karşılaşmıştı salonda. Karşısında duran yaşlı kadın ona gülümseyerek ellerini kaldırmış ve şöyle demişti: “Benden ne istiyorsun?”

Üzerine karabasan çökmüş gibi son derece boğuk ve çığlıkla karışık bir inilti çıkaran kocakarı, sesiyle genç adamı kendine getirmişti! “Benden ne istiyorsun?” diyerek haykıran bu sesin sahibi tatlı büyükanne değil, Bayan Fraser’dı! Gabriel ne yaptığının ya da yapacağının farkında değildi; birden yaşlı kadının üzerine atıldı ve eliyle ağzını kapatarak ona susmasını söyledi. Kadın, heyecanının doruk noktasına ulaşmış olacak ki kendini öylece bırakıverdi. İri kıyım cüsseli bir bedenin kollarında, ayakları sürüne sürüne karanlık bir odaya taşındı. Korkudan dili tutulmuş vaziyette, gözleri genç adama bakıyor, garipçe sesler çıkarıyordu. Altına kaçırdığından ötürü elbisenin alt kısmı sırılsıklam olmuş, kısa sürede her yeri ağır bir koku kaplamıştı. Bu nedenle yaşlı kadın tamamen bilinçdışı bir utançla, iki elini de alt tarafına götürüp kapatmaya çalışıyordu. Gabriel’in giderek kötüleşen haline, bu halin beraberinde getirdiği gerçek dışı tüm hayallere ağır bir koku bulaşmıştı şimdi; tiksinerek bakıyordu Fraser’a genç adam! “Sus” derken onu sarsıp silkeliyor, sonra birden öteye kaçıp ayağıyla kendinden uzağa itiyordu. Zavallı kadıncağız ise “tamam” der gibi başını sallamaya çalışıyor fakat, yine de engelleyemiyordu derinden gelen böğürtülü seslerini! Yediği şiddetli bir tokat susacağı yerde daha çok inlemesine, hatta tam olmasa da net bir çığlık atmasına neden oldu. Gabriel susturamıyordu bu yaşlı bunağı! Çareyi kadının geceliğini yırtıp ağzına sıkı sıkı bağlamakta buldu. Ellerine bulaşan ağır kokulu sidiği kadının yüzüne-gözüne sürdü. İyice sinirlenmişti... Boylu boyunca uzanmış Fraser’ın, uzun paçalı, kenarları pembe fırfırlı donu ilişti gözüne... Sonra bu uzun paçalı donun sahibi, zihnindeki o küçük çocuğu yıkamaya koyuldu... Saçlarını köpürttü, vücudunu okşadı miniğin... Pamuk gibi yanaklarını yanağına sürdü çocuğun; sarılıp kendine çekti onu... Kurulayıp ak-pak etti... Pembe fırfırlı donu ıpıslak olmuştu, üşütmemeliydi; çocuk toparlak elleriyle havlusunu bacaklarına sardı kadının... Ellerinin sidiğe bulaştığını gördü yine!... Gabriel iyi değildi; hem de hiç!... Zavallı Fraser bacaklarını okşayan genç adamın yüzüne tükürdü; bir sapıktı o ancak!... Genç adam bir deli gibi gülerek yüzünü sildi!... Sol eliyle kafasını, sağ eliyle kollarını kavradı kadının; sağ dizini boğazına dayadı ve şöyle mırıldandı: “Veal kulam eloay selihot selah lanu mehal lanu kaper lanu.¹” Sözlerini bitirdikten sonra dizini kadının gırtlağına iyice bastırdı; can çekişen bir hayvana, daha çok acı çekmemesi için yardım ediyordu sanki!... Nefesi kesilen ve altında debelenen kadının gözlerine bakıyordu!...

Ne yazık ki ölmek üzere olan yaşlı kadının minik oğlanı öpmek istemesine zaman kalmadı; açık giden o acınası gözlerin son gördüğü şey, kocasının duvarda asılı duran resmi oldu...

¹ İbranice. Tanrım; yaptığımız yanlışları düzelterek bizden özür dileyenleri affetmemizde bize yol gösterdiğin için sana teşekkür ederiz.

12 Nisan 2007

• Yazarın diğer yazıları...

TILSIM (İki)
TILSIM (Bir)
'Öteki'lik, 'Özgürlük' ve 'Güç...'
Aşk ve eroin..
Katilin benim!..
Cana’var’ın ‘Yok’luğu..
Gerçekler, hayaller ve hermenötiksel sayıklama!
Ali (Üç)
Ali (İki)
Ali (Bir)
Mezarlıktan sevgiliye mektup..
Özür dilerim..
Sekerat Öpücüğü
Igor'a Royal yahut Igora Royal
Kontrpiyede cinnet
Basamakta durmayın, otomatik kapı çarpar!
Polyanna da esrar çekiyor muydu?
Yolculuk (Üç)
Yolculuk (İki)
Yolculuk (Bir)
Yaa bunaltma adamı, otur iki dakka!

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

İyi sanatçılar taklit eder, büyük sanatçılar ise araklar. - Pablo Picasso

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby