|
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
|
| |
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
|
| |
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
|
| |
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
|
| |
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
|
| |
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
|
| |
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
|
| |
Hiç, Carmen Laforet
|
| |
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
|
| |
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
|
| |
|
|
 |
Civa Pakistan!
Dünyanın ikinci büyük İslâm ülkesi Pakistan insanlarında, 'zen'in doğum
yerine coğrafi yakınlıktan mı yoksa sıcaktan mı bilinmez, "civamsı bir genleşme"
hali sözkonusu. Hayatın bol gülümsemeli bir yoga seansı olarak sürdürüldüğü
ülkenin İslâm'ının ise, sinirleri alınmış gibi.
Yüzünde duruşunun doğallığıyla, uyurken bile böyle durduğuna yemin
edebileceğiniz gülümsemesini bozmadan, öğretmen olan kızının cesedini okul
yıkıntılarından çıkardıklarını, üniversite öğrencisi yeğenini de depremde
kaybettiklerini anlatıyor Esme. Görece diğerlerinden daha kültürlü olduğunu,
giyiminden kuşamından değil ancak konuşmasının yumuşaklığından çıkarabileceğiniz
40'larını süren bir öğretim görevlisi bu dingin kadın.
Üniversitede öğretim görevlisi dediysek, öyle şatafatı oranında tafralı,
Türkiye'deki gibi, adalete tosladı diye ortalığı ayağa kaldıran yüksek güç
oranında yüksek ego muztaribi olanlardan değil. Mutfağının belki de tek
değişmezi olan bir bardak ılık suyu ikram için kapısını açtığı evinde, bir
kilim, bir yatak, 80'lik annesi ve kulağındaki deprem izlerini gösteren genç
oğlundan başka hiçbir şeyi yok. Zaten tüm Pakistan'da olduğu gibi, Keşmir'de de
öğretim görevlilerinin 100-150 dolarlık maaşlarından başka gelirleri yok.
Sekiz ay önce kaybettiği kızından bahsederken gülümsemesinden asla taviz
vermeyerek ve karşısındaki gazeteciye şikayet etmemeye kesinkes özen göstererek,
yalnız kaldığında aklına geldiğini söylemekle iktifa eden bir kadının,
yaşadığından daha iyi hayatlar olduğunu bilmeyen, onu hak ettiğini de bilmeyen,
hiçbirini bilmeyi bile istemeyen ruh halini, maddeyi neredeyse yoketmiş bu
meditatik ruh anlayışını anlamaya çalışa çalışa bir sonraki yıkıntıya
yollanıyoruz.
Trafık sağdan, kağıtlar İngiltere'den
Burası Pakistan'ın Savunma Bakanlığı'na bağlı ikinci büyük meteoroloji
istasyonundan artakalanlar ve yanındaki yeni meteoroloji birimi görevini ifa
eden bir masalı, bir telefonlu, bir de vantilatörlü bir çadırdan ibaret bir
"departman".
Meteoroloji Müdürü Gul Akhtar Zubairi çok şükür ki, şikayet mahiyetine
gelebilecek tek cümleyi "Hala çadırlardayız, aslında herkes travma geçiriyor"
cümlesini söyleyiveriyor aniden, suyun altında nefesinizi tutmuş gibi
bunaldığınız bir anda kalbinize bir nefeslik hava ihsan ediyor.
En çok yardımı Türkiye'den aldıklarını, ABD'nin de bir hastane yaptırıp, bir
helikopter bağışında bulunduğunu anlatırken, neden hala özel okulların
sınavlarını, deprem için kerhen üç beş kuruş gönderen, kendilerini onyıllarca
sömürmüş İngiltere'ye hazırlattırdıklarını sormak isteği geliyor ama,
yüzlerinden anlaşılamasa da insanların acısı bazen susmayı gerektiriyor.
100 binlik nüfustan 40 bininin depremde öldüğü Keşmir yani Muzafferabad
insanlarının başkent İslâmabadlılardan daha az şikayet edişini, Keşmir'in Hint'e
dolayısıyla, maddiyat odaklı, bencilliğe dayalı seküler bir hayatın "astarı
yüzünden pahalıya gelen" manevi maliyeti nedeniyle, ruhunu terbiye için tek
liman olarak sığınan batılıların bugünlerde popüler ettiği budizm ekollerine
coğrafi olarak daha yakın oluşuyla bağlantılandırmak gerekiyor herhalde.
Her ne kadar insanın, bir ülkenin havasını koklamasına, dokusunu anlamasına iki
ya da üç gün, hatta iki üç yıl yetmeyecekse de, ilk görülenden kalan ilk intiba
nasılsa hep doğru çıkıyor.
Maddeyi, biyolojik gerçekliği yoksayma noktasına gelmiş bir öğretinin
takipçileri gibi insanlar burada. Misafirperverliğin, alçakgönüllülüğün haddi
hududu yok, ama dünyayı kavrama ve şekillendirme konusunda prensipleri dosdoğru
belirlenmiş, usul ve yöntem konusunda ilkeleri maneviyat ve maddiyatın kesişim
noktasına dayanmış, insana ve insanın yaşama kalitesine dair örgütlü kuralları
bulunan bir dinin mükellefleri olmalarına karşın, sanki burada herkes dünyaya
sadece ruhunu dinlendirmeye, nirvanaya erişmeye geliyor. Sıcaktan mı, o eski
geleneklerin izlerinden mi nedir, civamsı bir genleşme hali herkeste.
Hayat bir yoga seansı mı?
Acıdan kaçınıp hazza yaklaşmanın hayatın kaynağı olduğunu savunan, felsefi
altyapısının ucu Aristo'ya kadar götürülecek görüşten ötürü böyle değil Pakistan
insanları. Direniş ve isyanın bile pasif olanını dünyaya armağan etmiş bir
liderin, Gandi'nin felsefi altyapısını tanımladığı bir hayat tarzı ilke bazında
es geçilse de, o stilin yansımalarından İslâmlığa rağmen kopamamış gibi
insanlar. Kafasına vur ekmeğini al cinsinden mukavemetsiz ve edilgenler.
Dünyanın en büyük ikinci İslâm ülkesi Pakistan. Nüfusu 150 milyon civarında.
Kabaca, sakin bir sükut ve uhrevi bir hikmet ayakları üzerine inşa edilen Budist
inancının, modern dünyada Avrupa'daki materyalizmin karşıtı olarak işlev gördüğü
ve bu yüzden batılıların ve batılı olma gayretkeşlerinin ilgisine daha fazla
mazhar olduğu gözönüne alındığında, pek çok alanda farklı olsa da sosyal yaşamda
kaderci Hinduizm öğretilerinden kopmadığı görülen Pakistan'da din algısı,
batıdaki "religion" tanımından çıkamamış sanki. Materyalizme karşılık, dinin
huzurlu metafiziği ve onu çepeçevre sarmış mistik ruh arterinden ibaret bir
kaideler silsilesi gibi inanç, fani gerçeklikten sıyrılıp aydınlanma yolunda
dünya meselelerine sırtını dönmüş, oturuyor.
İbadetle temizliği birleştirecek anlayış kabiliyetini geliştirememe, emir ve
nehiylerin temel dinamiklerini ıskalama, namazın tüm dünyayı anlama ve
anlamlandırmadaki rolünü kavrayamama, İslâm'daki determinizm-ruh dualizmini
birarada tanımlayamama gibi noksanlıklardan muzdarip insanların çoğusu. Sadece
materyale ya da sadece maneviyata yaslanmayan, bunların ikisini birden kuşatan
İslâm'ı değil, uyuşturucu bir yoga seansını tercih etmiş gibiler.
Sinirsiz iki kilo İslâm
Öyle ki o uyuşma halinden ötürü, çağdaş dünyanın suretleri değişse de kendisi
değişmeden süregelen, öyle de gideceğe benzeyen ideolojik çatışma ortamında,
dini algının nerede durduğunu, dünya düzlemindeki yeri göz önüne alındığında
rolünün ne olduğunu insanlığın geri kalanına anlatabilecek bir devinim ve
kararlılıktan bihaberler burada. İslâm dininin sinirleri alınmış sanki buranın
İslâm'ında.
Oysa İslâm, spiritüel ve materyal birliği prensibinin adıydı şimdiye dek
okuduğumuz kitaplarda. Belki de Pakistan, tıpkı Hint'in tarihine yayılan zen
felsefesinin fikri altyapısı ve uygulama metodunda olduğu gibi, İslâm'ı da
sadece bir din olarak mistik temayüllü, siyasi ve sosyal hareket olarak
görmemeye teşne bir geleneğin taşıyıcısı konumunda olmaktan dolayı bu hale
geldi. İslâmlığa geçilse bile o eski geleneğin izleri, ne günlük hayat
ritüellerinden ne de algı sisteminden bir türlü atılamadığı için, yabancı,
muarız kültür değerlerinin benimsetilmesi sürecinde böylesi "kolay lokma"
oldular.
Materyalizm, pozitivizm ve determinizm mağduru batılının, acı vermeye başlayan
yarayı sağaltmak için 'tao"ya, "zen"e sığınması anlaşılabilir, hatta bir açıdan
gerekli. Ama doğunun, İslâm'ın iyileştirici, dönüştürücü gücünü, düşmana hiddet,
dosta merhamet düsturunu, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi
ahirete çalışma öğüdünü, temizliğin imandan geldiği ilkesini unutması, hatta hiç
bilmemiş gibi olması, doğrusu can yakıcı.
Evet ruh, kal-u beladan bu yana var ama, beden ve dünya da burada,
yanıbaşımızdalar. Bu yüzden o tükenmez gülümsemeler, o hiçbir silahı olmayan
mazlumluk hiç keyifli değildi.
Merhameti kabarttığı kadar olmasa da, dünyanın bütün Müslümanlarının dini
kavrama noktasındaki eksikliklerini düşündükçe, kederi de tetikliyordu.
25 Temmuz 2006
| • Yazarın diğer yazıları... |

Civa Pakistan!
Uçar akıl, gönül akar
Yolculuk
|
 |

Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.
Alexa Rating
|