| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Cihan Aktaş’tan Mary Wollstonecraft’a
Günlük
gazetelerin kaderidir, bir sonraki günün gazetesi çıktığında bir önceki
gazetenin yüzüne bile bakılmaz. Gazeteciler için de vahim bir durumdur bu. Bir
gün sabahtan akşama kadar çalışıp ürettiğiniz bir gazetenin ömrü 24 saattir.
Yalnız bazı koşullar istisna. Eğer gazete okunduktan sonra başka amaçlar için
kullanılıyorsa, o gazeteyle işiniz bitmemiş demektir. Gazetenin bundan sonraki yolculuğunda belki üzerindeki bir yazı birilerinin dikkatini çekebilir,
yeniden okunabilir. Bugün eski bir gazetedeki şu başlık dikkatimi çekti: “Biraz
Hz. Fatıma biraz Mary Wollstonecraft”. Gazete, Yeni Şafak. 17 Nisan 2002 Çarşamba. Kültür sayfasına manşet olmuş bir röportaj. İmza, Yeni Şafak’ın değerli kalemlerinden Ayşe Olgun’a ait.
Röportaj içinde yaşadığımız çağın değerli kalemlerinden Cihan Aktaş’la
yapılmış. Bu röportajın bu kadar dikkatimi çekmesinin en önemli nedeni, son zamanlarda
okuduğum bir kitapta[1]
hayatına tanıklık ettiğim Mary Wollstonecraft’tan söz ediyor olması.
Cihan
Aktaş röportajda hikâyelerini yazdığı başörtüsü nedeniyle hayatları çalınan
kızlardan söz ederken şöyle diyor: “Benim
kahramanlarım hiçbir şeyi hazır bulmayan, cevapları güç elde edilebilir soruları
zor olan zor kişilerdir çoğunlukla. Bir geçiş alanının insanları, sahnenin
dışına itilmek istenen dirençli kahramanlar… Bu kişilik aslında birer prototip.
Sorumlu, bu nedenle sorunlu. Düşünen, bu nedenle kafası karışık. Özgürlüğüne
düşkün, bu nedenle belki dağınık. Onda hem Hazreti Fatıma’dan, hem de kadın
hakları savunucularından Mary Wollstonecraft’tan izler bulabilirsiniz.” Peki Cihan
Aktaş’ın sözünü ettiği Wollstonecraft nasıl bir hayat sürdü? Neler yaptı, ya da
yapamadı? Ona bakalım şimdi: 1700’lü
yıllarda yaşayan İngiliz Wollstonecraft, dedesi öldüğünde yedi yaşındayken erkek
kardeşinin nasıl tek varis olduğuna tanık olur. Sorunlu bir ailede büyüyen
Wollstonecraft, erkek kardeşinin okula gönderildiği halde kendisinin küçük yaşta
ev işlerini üstlenmek zorunda bırakılışıyla sıkıntılı yıllar geçirir. Kız
çocuklarının okutulmadığı bir yüzyılda dünyaya gelmiş olmak gibi bir şanssızlığı
vardır. Okuma yazmayı, yaşlı bir kâhyadan öğrenir. O dönem
okula gönderilmeyen İngiliz kızlarının tek çıkış yolu zengin bir koca bulup
evlenmektir. O buna asla sıcak bakmaz. Geçimini sağlamak için evlenmek gibi bir
yol onun için kabul edilebilir değildir. Evden ayrılıp bir kız arkadaşıyla
birlikte yaşamaya ve zengin bir hanımın nedimesi olarak çalışmaya başlar. Annesi
ölüm döşeğindeyken eve çağrılır, annesi hayata veda ettikten sonra bu kez
kızkardeşini yanına alarak Londra’ya taşınırlar. Burada bir okul kurarlar. Okul
bir süre sonra kapanır ve Wollstonecraft, Lord Kingsborough diye birinin evinde
çocuk bakıcılığı yapmaya başlar.
Wollstonecraft için hayat yirmi sekizinde başlar. Londra’ya geri döner. Şu ana
kadar yaptığı, öğretmenlik, çocuk bakıcılığı gibi işlerin hiçbirinin arzuladığı
meslekler olmadığının bilincindedir. O, yazmak, zihinsel çalışmayla kişisel
özgürlüğünü yaratmak istemektedir. Çocuk bakıcılığı yaptığı dönemde yazdığı
“Mary” adlı uzun hikâye ve “Kız Çocukların Eğitimi” adlı kitabı ünlü yayınevi
Fleet-Street tarafından basılır. Yayıncı Joseph Johnson, fikirlerinden ve
özgürlük anlayışından etkilendiği Wollstonecraft’ı yayınevinde editör olarak işe
alır. Kendi kendine Fransızca, Almanca ve İtalyanca öğrenen Wollstonecraft,
genelde tercüme yapmaktadır.
Wollstonecraft, 1790’da otuz bir yaşında iken birden bire üne kavuşur. Bu öyle
bir ündür ki, daha sonra hayatını birleştireceği William Godwin onun hakkında
şöyle yazacaktır; “Belki de hiç bir kadın Avrupa’da bir yazar olarak onun
kadar ünlü olamamıştı.” Felsefeci
ve politikacı Edmund Burke’ye karşı “İnsan Haklarının Korunması”
başlıklı iddialı bir yazı yayınlar. Fransız Devrimi’ne karşı olan
Burke’ye önemsiz bir kadının saldırısı olarak yorumlanan bu olay sonrasında Mary
Wollstonecraft’a “Jüponlu sırtlan” lakabı takılır. İki yıl
sonra 1792’de, daha fazla ilgi çeken “Kadın Haklarının Savunması” adlı
kitabı çıkar. Mary Wollstonecraft, 6 hafta içinde yazdığı bu kitabı Fransız
devlet adamı Talleyrand’a ithaf eder. Çünkü Mary Wollstonecraft,
düşüncelerinde Fransız Devrimi’nin görev ve amacına hizmet etmektedir. İnsan
Hakları Bildirgesi bu kitap için de temeldir. Mary
Wollstonecraft, kitabında şöyle der: “Kadının erkek için yaratılmış olduğu
egemen görüşü herhalde Musa’nın şiirsel anlatısından geliyor.” “Çocuk
özellikle de kız çocuğu bir an olsun kendi haline bırakılmıyor, sonra da bu
bağımlılığa ‘kadın doğası’ deniliyor. (…) Bizim de erkek çocuklar gibi bedensel
hareketler yapmamıza izin verilsin. (…) Bıraksınlar bu sayede bizim vücudumuz da
tam olarak gelişsin. Böylece edineceğimiz tecrübeyle erkeğin doğal üstünlüğünün
hangi ölçüler içinde kalmış olduğunu da görmüş oluruz.” Mary
Wollstonecraft, sık sık ne erkeklerin nefretini kazanmak ne de kadın-erkek
ilişkisini bozmak niyetinde olduğunu vurgular. Kendi yaşantısında tanık olduğu
türden cinsiyetler arası ilişkilere karşıdır. (Onaltı yaşındayken, onsekiz
yaşındaki kız arkadaşı Fanny’e aşık olmuş ve onunla bir süre aynı evi paylaşmıştır.)
Şimdi ise (32 yaşına geldiğinde) kadın erkeğin hayat arkadaşı olmalıdır görüşünü savunmaktadır: “Eğer
eğitimle erkeğin hayat arkadaşı olmaya yönlendirilmezse, kadının bilgi ve ahlâk
yönünden ilerlemesi geciktirilir. Gerçek herkesin gerçeği olmalıdır, yoksa
kadının toplum üzerindeki etkisi zayıf kalır.” “Kadın
Haklarının Savunması”
adlı kitabı çok geçmeden Fransızca ve Almanca’ya çevrilir. Talleyrand, eserini
kendisine ithaf eden yazarı şahsen tanımak için İngiltere’ye gelir. Hararetli
sohbetler yaparlar. Fransız
Devrimi sırasında İngiltere’de daha fazla kalamaz Mary Wollstonecraft, 1793’te
Paris’e gider. Amerikalı kaptan Gilbert Imlay’den evlilik dışı bir çocuk
sahibi olur. Evlilik dışı bir anne olarak Londra’ya geri döndüğünde bir ara tüm
cesaretini kaybeder. Artık yaşamak istememektedir. Hayatta başladığı her şeyin
başarısızlıkla sonuçlandığını düşünmektedir. Thames Irmağı’nda boğulmaktan son
anda kurtarılır. Hayata yeniden başlamak zorundadır. Yayıncısı
aracılığıyla William Godwin adlı keşiş gibi yaşayan, yazan ve düşünen bir
adamla tanışır. Hamile kalınca ikisi de evliliğe karşı olmalarına karşın doğacak
çocuklarına bir meşruiyet kazandırmak amacıyla evlenirler. Otuz dokuz yaşında
ikinci kızının doğumundan on gün sonra ölür. Mary
Wollstonecraft, 1700’lü yıllarda kadının toplumdaki yeriyle ilgili yargıları
sarsan biri olarak tarihe geçti. Bakalım, Türkiye’de başörtüsü nedeniyle
hayatları çalınan kızlardan tarihte nasıl söz edilecek?
[1]
Dünyayı Değiştiren Kadınlar, Norgard Kohlhagen, Varlık Yay. 17 Kasım 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|