Nasip işte; yanarım da, Kadıköy’e onca uğramama rağmen yolumu Dil-Tarih Kitabevi’ne düşürüp rahmetlinin bir sade kahvesini içmediğime; gözü gibi baktığı ve tabii ki ehline ulaştırdığı asırdide kitapları karıştırmadığıma yanarım.
Üstadın mekânına uğramışlığımız yoksa da, hamdolsun yüzünü görmüşlüğümüz, münadisi olduğu kitap müzayedelerinde bulunmuşluğumuz ve dahi yayına hazırladığı hatırattan müstefit olmuşluğumuz vardır; gazetede haberi okuyunca içimiz “cız” etti… Memleket irfanına hizmetini biz gördük; Tanrı Teala da görsün; âmin…
Bir sahaf öldüğünde ne olur; o gidiş kimleri mahzun ve mükedder kılar; buna dair yazacaklarımızı saklı tutarak diyelim ki, sevgili Sami Önal’ın “Satıyorum… Satıyorum… Sat… Sat… Sattım!” nidası ve satış öncesi sırası gelen kitaba düzdüğü methiyelerin içeriği ve üslubu da hatırı sayılır bir denemeyi baştan çıkaracak mevzulardandır. Ona da ya nasip!
Evet, bir sahaf öldü; Sami Önal belleğine “oltu taşı” zarafetinde işlediği kütüphane bilgisiyle; kitaplara dair aşkı ve anılarıyla aramızdan ayrıldı. Yetmiş yıllık dünya hayatında askerliği de muallimliği de sahaflığı da ve dahi adamlığı da alnının akıyla yaptı ve aramızdan ayrıldı. Muzip aklımız, şimdi rahmetli Cennet Kütüphanelerinde, kitaplar arasına sıkışmış “Babil” baskılı, bu olmadı, Babil’de yazıldığı söylenen bir “Cehennem Risalesi”ni keşfetmekle meşguldür, diye yaz diyor lakin ne diyelim, oracığını da Allah bilir…
Duyduk duymadık demeyin…
Sahaf Sami Önal öldü…
Bir nice sahaflar şeyhi ile muhabbet ediyor öbür dünyada…
Oradan dünyayı çekiştiriyor…
Zebaniler eliyle ulaştırılmak üzere Hans Peter Kraus amcamıza mektup yazıyor…
Dünya sahaflarının başı sağ olsun.