Bu sandalyeyi buraya ben getirdim.
Rüya ile gerçeğin iç içe geçtiği bir kapıdan, biraz zorlayarak, kendimden başka kimseyi uyandırmadan getirdim.
Gündüz kavrulan gece iliklerine kadar üşüyen kumun üzerine yerleştirdim.
Soyundum ve giysilerimi yaktım.
Giysilerimin külünü avuçlarımla süpürerek denize sürdüm; ince kıyım dalgaların dudaklarına…
Elbiselerimi yakmak için getirdiğim çakmak taşını, kavı ve çakmağı bulup çıkaramayacağım denize fırlattım.
Şimdi kendimleyim ve yapayalnızım.
Şimdi kendimden uzaktayım ve yalnızlığımlayım.
Sizin çekemeyeceğiniz fotoğraf şu:
Çıplak bir ada…
Çıplak bir adam adada bir sandalyeniz üzerinde oturmuş…
Nasıl oturduğu, başını hangi omzuna yasladığı, ellerlinin nerede olduğu önemli değil.
Adada bir ağaç, bir kaya parçası, gözle görülür bir yükselti yok.
Deniz ortasında deniz seviyesiyle hemen aynı; kumdan…
Her yön uçsuz bucaksız mavilik…
Derinlik kıyıdan başlıyor: (Evet, derinlik kıyıdan başlar!)
Kesin Bilgi: Limanı, rıhtımı, koyu olmayan bu adaya bir gemi uğramayacak.
Kesin Bilgi: Ufukta bir yelken, bir yelkenli görünmeyecek…
Kesin Bilgi: El sallayacak bir uçak geçmeyecek…
Kesin Bilgi: Sandalyesini alıp gideceği başka bir ada da yok yeryüzünde…
Kesin Bilginin Özeti: Tarif edildiği üzere bir adada tarif edilmeyen bir kişi tarif edilemeyecek bir dünya kuruyor kendine…
Okuyucu sorusu: Sahi mi?