Biliyorum burada bir gömü var. Rüyaya yatmak, tarayıcılarla taramak, geçmiş uygarlıkların ayak izini sürmek gerekmiyor burada bir gömü olduğunu bilmem için. Belki bunlar da var ama kesinlik çizgisini netleştiren, bunların ötesinde, sahiden burada bir gömü olduğunu biliyorum.
Gözüm o gömüde. Gömüyü bulacağım ve hayatım değişecek. Hayatım ne kadar değişecek? Bu değişimin getirdikleriyle gömüsüz değişimin getirdiklerinin karşılaştırmasını yapmaktan bilerek çekiniyorum. Olur, a, gömü gölgede kalmasın…
Bir de, ben gömüyü çıkarmaya uğraşırken neler kaybediyorum, hangi “gömü”leri kaçırıyorum; işte bunu bilmiyorum. Bilmiyor muyum? İyisi, siz bilmediğimi bilin yeter.
Gömüyü çıkarmak için en uygun zamanı kolladım ve o zaman geldi. İşte, onca alın terinden, onca yorgunluktan, onca çabadan sonra hazinemin başındayım. Bulduğum şeyi hayretle ve hayranlıkla seyrediyorum. Ona değer biçenler olacak elbette ama bulduğum şeyin değerini belirleyecek olan asıl bilirkişi de benim. Hayatım şimdiden değişti ve büyük değişimin eşiğindeyim.
Değiştim ve değişecek miyim? Siz öyle bilin. Ya da öyle görünüyor oradan…
Çekilmiş diş yarası gibi bırakıyorum o zemin ve zamanı… Gömü yanımda. Arkama bakmadan ayrılıyorum oradan.
Tanrım ne büyük dalgınlık demiyorum. Biliyorum ki bulduğum her neyse işte o asıl hazinenin yemlik kısmı. Tuzak. Gerçek gömü birkaç karış daha altta.
Siz buna dalgınlık dersiniz işte…