| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Bana ver ona verme
Adettir; yazıp çizdiği kitap kılığına bürünen kimseciklerin pek çoğu, kitabın belli şahıslara ulaşmasını isterler ve mümkünse kendi elceğizleriyle imzalayarak muteber okuyucularına ulaştırırlar; ne hikmetse bu okuyucuların nerdeyse yarısı da “kitaplı” kimselerden oluşmaktadır. Yok, ayakcağızlarıyla mı imzalayacaklardı, bu ne demek, bunca yıldır deneme yazıyorsun ama tasarrufu öğrenemedin, hem alakasız hem Arap’ın yağı, diyerek fakire edebiyat dersi vermeye kalkan okuyucuya ellerini de hatırlatarak diyelim ki üslup diye bir şey vardır ve yazarımız hamdolsun nerede iktisatlı nerede cömert olunacağını layıkıyla bilmektedir. Nerede kalmıştık, her yazarın çapına ve çıtasına göre muteber addettiği bir okuyucu defteri vardır ve içinin rahat etmesi için yeni çıkan kitabını çoğunun okumayacağını bile seze ol kişilere göndermekten imtina etmezler. İmtina etmemek ne demek; şayet göndermezlerse/vermezlerse içlerinde bir türlü engel olamadıkları bir eksiklik hissedeceklerdir. Yazar telif niyetine ya da yayınevi istihkakından aldığı kitaplarını bizzat ilgilisine gönderdiği gibi, yayınevine bir kitap gönderilecekler listesi vermek suretiyle de işin içinden çıkabilir. Hatta daha da ötesi eşe dosta vermek, sorulduğunda yok dememek için kitabını kitapçıdan parayla satın alanlar da aramızda hamdolsun bulunmaktadır. Bu durum çokça yayınevinin cimriliğinden kaynaklanmaktadır; bilenler bilir, yazarı kendi kitabına muhtaç etmek de bir nevi azap sayılmalıdır.
Az önce işin içinden çıkabilirler dedik de, doğrusu işin içinden çıkılacak gibi değildir ve bu kitap verme mevzuunu başımıza saran, “yahu Aycı, onca kitap yazısı yazdın, şu alma verme işini de bir kaleme alsan, kimlere kitap verelim, kimlere vermeyelim; kıraat eder müstefit olurduk” diyerek meseleyi başımızın tatlı belası haline getiren hikâyeci Kamil Yeşil dostumuzun kulakları çınlasındır. Yazdıklarımızın “çıkmaz” kısımları varsa bizi vebal ve borç altında bırakan dostumuzun yükümüzü hafifleteceğinden zerrece kuşkumuz bulunmamaktadır.
Abartıyorsun birader, yazar kitabı yayıncıya teslim eder, telifini alır, köşeye çekilir, yeni kitabı için mesai harcamaya başlar, çağrılırsa imza gününe gider, ne demek yazarın kitap göndereceği adres defteri gibi şeyler söyleyerek yazıyı uzatmaya kalkmayasınız; ya bu işlerin nasıl olduğunu bilmiyorsunuzdur yahut kitapla, kitapçıyla, yayıneviyle, kısacası yazıyla bir münasebetiniz bulunmamaktadır. Hadi, tanık olmadınız ve bilmiyorsunuz diyelim, rahmetli Cemil Meriç’in Jurnal’lerindeki “imza örnekleri” ve buna dair itiraflar ne güne durmaktadır. Sağda solda, sahaflarda rastladığınız yazardan yazara, yazardan düşünüre yığınla imzalı kitapların imzalarının imza günlerinde atıldığını söylemek için bir hayli safdil olmak gerekir ki, bir kez daha hamdolsun bizim sevgili okuyucumuz bu tür saflıklardan arî ve uzak bulunmaktadır.
Böyle giderse giriş neredeyse kitap hacminde olacak, sadede gelirsek konumuz kimlere kitap verilir kimlere kitap verilmez yargısından ibarettir; kanaatimizi ise bildiklerimiz, gördüklerimiz, duyduklarımız belirlemektedir. Meşhur “tezat kuralı” gereği verilmezin veriliriyle, verilirin verilmezi belirlediğinin de buracıkta zikredilmesi gerekir. Dikkat buyurun lütfen, kimlerden kitap alınmaz demiyoruz; verilen kitabı, kütüphanede tutulmayacaksa bile kabul etmek nezaket gereğidir.
Yeter ki kitap gelsin, cümlesini aldık kabul ettik de, ihtilaflı olduğumuz konu kimlere kitap verilmeyeceğidir.
Ey kitap vericiler, kulak kesilesiniz, aşağıda eşhası ve eşkâli tarif olunun kimesnelere kitap vermek aklen de naklen de zinhar caiz değildir.
BİR: Kitaptan bihaber olduğu halde, hasbelkader yahut hak ederek belli makam ve mevkilere, etkin ve yetkin göreve gelmiş kişilere, olur a, adamcağız belki okur da, yapacaklarına/yaptıracaklarına millet menfaati için bir katkı sağlar düşüncesiyle de olsa asla kitap verilmemelidir. O kitap, aynı kaygılarla, hatta tavassut torpil ne bileyim başka amaçlı verilen kitaplarla birlikte makam odasında bekleyecek, kişinin terfi, tayin veya görevden alınmasını müteakip şahsi eşyalara toplanırken çöpe gidecek çuvallara boca edilecek, şayet ehli kitap bir odacının, hizmetlinin yahut hurdacının eline düşmezse en iyi ihtimalle kâğıt fabrikasının yolunu tutacaktır.
İKİ: Siyasilere, eski bir okuyucu olsalar dahi hassaten mebuslara kitap verilmemelidir. Mebus milleti yasa tasarıları, yok komisyon çalışmaları, vay genel kurul, oy grup toplantıları neyse de, seçmen denilen muazzam kitlenin taleplerinden o kadar muzdariptir ki adamcağızların bırakın kitap okumayı gazete manşetlerine bakmaya bile vakti bulunmamaktadır. Belki mebusluktan sonra okurum düşüncesiyle daracık makamlarındaki kutucuk raflara yerleştirdikleri gelen kitaplar da imzalı olup olmadığına bakılmaksızın kitap kurdu bir seçmen tarafından aşırılma tehlikesiyle her zaman karşı karşıyadır. Diyelim milletvekilimiz alıp eve götürdü, gecenin bir yarısı fırsat bularak okumaya kalktı, çalan telefonun akabinde, kitabın mümtaz ve mutena sayfalarına sicil no 1042212, adı Ahmet, Çemişkezek’ten, Afyon’a nakil benzeri cümleleri üstelik tükenmez kalemle yazması işten bile değildir. Gördünüz mü erenler, o sayfalar, hatta o kitap Fizan’a sürülseydi de böyle bir muameleye maruz kalmasaydı?
ÜÇ: Bir tanıdığınızın yanına takılıp sizi ziyarete gelen, çalışma odanızda yahut kütüphanenizdeki kitapları ağzı açık ayran delisi gibi süzdükten sonra, a, bunların hepsini okudunuz mu, bu kadar kitabı nasıl biriktirdiniz yollu sorular soran kimseciklere diş kirası kabilinden de olsa asla kitap verilmemelidir.
DÖRT: Bir zamanlar bin bir hevesle yazıya ve kitaba ilgi duyduğu halde, zamanla bu tür meşgaleleri boş görüp başka hoşluklar arayan, başka alışkanlıklar edinen, evindeki kitapları kitapçıya satıp yükten kurtulan, artık sanatla ve edebiyatla ve tabii ki kitapla zerrece alakası kalmayan, yeri gelince de yahu ne kitaplar okumuştuk diye ahkâm kesen kişilere eski güzel günler hatırına da olsa kitap vermek beyhudeliktir.
BEŞ: Karşılıklılık ilkesi/mütekabiliyet esası yalnızca devletlerarası ilişkilerin konusu değildir ve kitap alıp vermede bu esasın sınırlı da olsa göz önünde bulundurulması gerekir. Onlarca kitabını okuduğunuz, aranızda bir hukuk oluştuğu halde bugüne kadar tek kitabını, al kardeş okur hakkıdır, hediyemiz olsun diye size takdim etmeyen yazar milletine de kitap vermenin sakıncaları bulunmaktadır. Hele ki, kendisine gelen kitapları çoğunun kapağını açmadan masa altındaki metal çöp kutusuna havale ettiği rivayetleri dolaşan kişilere kitap vermek caiz değildir.
ALTI: İyi bir okuryazar olduğu halde, doğru dürüst bir kütüphanesi olmadığından; Köroğlu’nun kitapları evde fazlalık olarak gördüğünden, evde bir çalışma odası/masası bile bulunmadığından, aldığı kitapları okuduktan sonra paketleyerek çatı arasına yahut kömürlüğe depoladığından, her yeni kitap alımında evde dırdır çıktığından bahseden, ayıp oldu, kimse bahsetmez bundan, bunu ima eden yahut bu hali anlatılmasa bile bilinen kişilere kitap vermek kitabı da süregelen işkence anaforunun içine atmak olur ki, aman dikkat! Kaldı ki, kütüphanesine özgür alan yaratamayan kişilerin kitap vermeye layık olmadıklarını söylemek fazlalık olacaktır.
YEDİ: Amcası, bakıyorum da yeni kitapların çıkmış, bizim oğlan bir türlü okumuyor, evde de zaten doğru dürüst okunacak kitap yok, bu çocukcağıza hem nasihat ver hem de kitap ver ki okusun adam olsun diyen komşuya, bakkala, kapıcıya, odacıya kitap vermenin de sakıncaları mevuttur. Öyle ki verdiğiniz kitabın akıbeti peynir tahtası olmakla kesilip biçilerek kâğıttan gemi yahut uçak yapılma arasında bir düzine ihtimal arasında askıda olacaktır ki, böyle bir akıbetten yeryüzünün bütün kitaplarını Tanrı muhafaza etsin; âmin…
SEKİZ: Daha önce kitap verdiğiniz halde, yahu, kayıp mı ettim ne ettim, senin kitabı okuyayım dedim bulamadım, ya da, yeni kitabın çıkmış hayırlı olsun, henüz yüzünü görmedik diyerek daha önce verdiğiniz kitabı tekrar talep eden ciddiyetsiz okuyucu dostunuza da bundan sonra kitap vermek hayra alamet değildir.
DOKUZ: Verdiğiniz kitabın bir sonraki baskısını imzalayarak, imzasız da olur, aynı kişiye ikinci kez vermeniz, muhtemel bir kütüphane ayıklamasında bak, bundan çift varmış denilerek elden çıkarmayı getireceği için sakıncalıdır.
ON: Malumdur ki, yazar milletinin yakın dostları arasında kitapçılar, özellikle sahaflar da bulunmaktadır. Her türlü kitabın alınıp satıldığı kitapçılarda sizin kitapçıya imzaladığınız kitabınızın, adamcağız değil ama onun oğlu yahut çırağı tarafından, müşteri tarafından sorulduğunda, a, varmış, buyurun denilerek satılması da olasılıklardandır.
Niyetimiz birkaç maddede meramımızı anlatmaktı ama nasip, bir iki derken iki haneli numaralama sitemine geçmişiz; böyle giderse yazı kanun kitabına dönecek maksadımız ise sinirlenerek Allah korusun bağcının kolunu kanadını kıracaktır ki, edeple yerimizde durmamız daha efdaldir.
Asıl olan, kitaba talip kişinin onu kitapçıdan alması, bedeli mukabili edinmesidir. Ne var ki, sayıp döktüğümüz durumlar da bir en azından sınırlı tanımlı da olsa yazılmayı hak edecek kıymeti haizdir.
Yazdık ve bizden günah gitti, varsın bundan sonra kalem yahu şunları da yazsaydın, şunlara da kitap verilmez diyen yazar arkadaşlarımızın parmaklarını gıdıklasın… Ha, unutmadan söyleyelim; her türlü kitap alınır ve değerlendirilir. Adres mi istiyorsunuz; adımız adresimizi size bulduracaktır.
13 Şubat 2008
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|