|
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
|
| |
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
|
| |
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
|
| |
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
|
| |
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
|
| |
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
|
| |
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
|
| |
Hiç, Carmen Laforet
|
| |
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
|
| |
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
|
| |
|
|
 |
Üsküp'te Türkçe şiir ve Aliş'imin dağınık kaşları
İlk gün, ayağımızın tozuyla bizi Üsküp Kalesi’ne çıkaran Nasır, , o puslu
havada kaleden görünen şehri anlatıyor. Kaleyi diyor, kazıyorlar bunca yıldır,
her katmandan Osmanlı çıkıyor mübarek. Daha Osmanlı’dan aşağıya inemediler… Şu
görünen bina, bu görünen bina diye binaların da işlevini anlatırken, bir binanın
da Başbakanlık binası olduğunu söylüyor. Kulağına eğilip, merak etme, diyorum,
on beş yıla kalmaz, orada göndereceğimiz “Vali Paşa” oturacak… O akşam havasında
yüzü birden aydınlanıyor. Ağzından tek sözcük çıkıyor: İnşallah…
…
Kalenin eteğinde Türk çarşısında bir Türk kahvesi… Adı: Şampiyon. Duvarlarında
üç büyükler yanında Trabzonspor’un da posteri asılı. Bir de, o gözünü sevdiğim
ay yıldızı kendine amblem kabul eden Türk Demokrat Partisi’nin bayrağı. Çayları
nefis. Demleme yani… Kahveleri de öyle.
Bosna Hersek Milli Takımı’yla bizim milli takımın maçı var. Ali Ayçil, Osman
Konuk, Turan Korkmaz, Ahmet Murat, Âdem Yazıcı, Âdem Turan, Osman Özbahçe, Ali
K. Metin ve birkaç arkadaş daha maçtayız. Şampiyon’dayız yani. Kahve hıncahınç
dolu… Her masada “masa bayrağı” cinsinden Türk bayrağı… Hop oturup hop
kalkıyoruz. Tabii, Makedonyalı soydaşlarımızla birlikte… İki de kız çocuğu,
şirin mi şirin. Onlar da maçı izliyorlar. Kahvecinin çocukları… Hakem düdüğüyle
birlikte ayağa fırlıyoruz.
…
Üsküp’te Türk Çarşısı’nda gezip de güveçte kuru fasulye yemeden olmaz… Hatta
gitmeden önce dostum Sadullah Özcan boynuma borç yüklemişti bu mevzuu. Biz de
bir grup arkadaşla sözümüzü tutuyoruz. Ekmekleri harika… Tabii, ikinci gün,
başka bir Türk lokantasında Cafer Turaç’ın ısmarladığı köfte de…
…
Cuma namazını Üsküp’te kılmak da unutulmayacak tatlardan bizim için… Müezzinimiz
bizim kafileden, Ankara Hacı Bayram Camii eski müezzinlerinden… Adam, iki metre
boyunda, kalıplı mı kalıplı… Bir de “Osmanlı akıncısı” edası var ki, aşk olsun,
yakışmıyor da değil hani… Üsküp semalarında hala okuduğu Kuran yankılanıyordur…
…
Harabati Baba Türbesi Kalkandelen’e vurulan Osmanlı mührü… Kültür Bakanlığı
tarafından restore ettirilmiş. Makedon milliyetçiler ile Arnavutlar arasındaki
çatışmada, Arnavutlarca karargâh olarak kullanılmış. Hâlâ kurşun izleri var…
Kalkandelen! Tanrım, ne güzel isim…
…
Türbeye gelmeden önce Alacalı Camiindeyiz. Camiden çıkan dört çocuk…
Koltuklarının altında kitaplar… Belli ki Elifba öğreniyorlar. Yok, elifbayı
geçmişler, Kuran’a başlamışlar… Yaşları yedi on arası… Sırayla soruyorum.
Türkiye’ye gittiniz mi… Üçü gitmiş… Boyca büyük olanı, benim sualim karşısında
boynunu yana büküyor. Ani bir Türkiye’yi görememe ezikliği, eksikliği… Çabuk
atıyor üzerinden… Ben göremedim, gitmedim ama ablam gitti, diyor, gururla…
Türkiye’ye gitmiş olmak onlar için Hacca gitmiş olmak gibi bir şey… O kadar
önemli…
…
Ohri’de, çarşıda alışveriş yapıyoruz. Dağıldık… Kamil Yeşil’le, daha çok takı,
incik boncuk satan bir dükkânda, liseli edalı mavi gözlü bir kızcağız… Türkçe
biliyor musunuz, diye soruyorum. Evet, Türk, adı, Hülya Mustafa… Doktor üstelik.
Kamil Yeşil’i adıyla biliyor, Birlik’teki yazılarından, internet âleminden… Ona
kitap gönderme sözü veriyoruz. Memnun kalıyor. Üstelik Reşat Nuri’nin “Yaprak
Dökümü”nü de istiyor bizden… Bir gün mutlaka Türkiye’yi göreceği ümidi
gözlerindeki ışıktan belli…
…
Bahsetmezsem olmaz; taksiyle Üsküp’te otel’e dönüyoruz. Vakit geç… Taksicimiz
esmer ve bizimle Türkçe konuşuyor. Türk müsün Arnavut mu diyorum, Çingene’yim
ama Türküm diyor. Müslüman… Arnavutluk’taki çingenelerin tamamı Müslüman…
İçlerinden müderris bile çıkarmışlar. Aferin onlara… Beş altı defa taksi
yolculuğumuz oldu. Şoförlerden birisi yine çingeneydi ama Türkçe bilmediği halde
kendisini Türk sayıyordu… Bize tuhaf ve büyülü duygular yaşatan Tanrı’ya ne
kadar şükretsek az…
…
Makedonlar hemen kendilerini belli ediyorlar. Haç ve Meryem Ana figürleri…
İşyerinde, araçta, kolyede, küpede her yerde…
…
Her şehre hâkim tepeye, şehrin her tarafından görülebilecek şekilde çelikten haç
dikmişler… Avrupa Birliği’ne şirin görünme telaşı diye yorumluyor bunu bizim
Türkler… Oysa gökte hilal hep yerinde…
…
Makedonya’daki Arnavutlar şimdilerde ağırlıklı olarak çocuklarına Müslümanlığı
çağrıştırmayan Arnavut isimleri koyuyorlarmış… Meşhur isyancı İskender Bey’in at
üzerindeki heykelini de Üsküp’e kondurmuşlar.
…
Türk İşbirliği Kalkınma Ajansı Makedonya’da çok güzel şeyler yapıyor. Nazar
değmesin diye burada zikretmeyelim ama Sivil Toplum Örgütlerinden okul yapım ve
tamirine, Türkçe kurslarından Osmanlı eserlerinin yeniden canlandırılmasına
onlarca proje gerçekleştiriyorlar. Binlerce aferin…
…
Türkiye o kadar büyük, o kadar önemli, o kadar güçlü görünüyor ki Balkan
şehirlerinden/ülkelerinden insanın kendine güveni artıyor… Kimsenin bir
İstanbul’u yok, Türklerden başka… Ve İstanbul’un sınırları ta oralardan başlıyor…
…
Kosova’da Sultan Murad’ın türbesindeyiz. Türbe, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından
restore edilmiş. Bahçede çiçekler. Kapıdan giriyorum. Ürperme… İliklerime,
hücrelerime kadar ürperiyorum. Türkiye’den, Ankara’dan, torunum Mehmet Aycı
ziyaretime gelmiş, diyor, Sultan Murad. Huzurdayım. Burası anlatılmaz artık,
yaşanır…
Sultan Murad, sarayında, rahat bir şekilde keyfine bakabilirdi. Kosova “ova”sından,
ordusunun başında, hangi ruhla, hangi ülküyle, hangi heyecanla “batı”ya doğru
yürümek istedi: bunu ancak Türk’ün “Kızıl Elma”sıya izah edebilir diyeceğim de,
öyle de değil…
…
Bütün bunlar nerden çıktı, niye bunları yazıyorsun, neden icap etti diyorsanız,
anlatayım: Sözün kısası ve dahi sadede gelirsek; artık iki yılda bir yapılan ve
“geleneksel” hale gelen Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni’nin yedincisi, Kasım
2007’de Makedonya’nın başkenti Üsküp’te yapıldı. Yaklaşık yirmi ülkenin Türkçe
yazan şairlerinin katıldığı şölen, Üsküp doğumlu büyük şairimiz Yahya Kemal’in
“aziz hatırası”na ithaf edildi.
Hafıza tazelemesi yaparsak, ilk şölen Bursa’da, ikincisi Kazakistan/Almatı’da,
üçüncü şölen Türkmenistan/Aşkabat’ta, dördüncüsü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti/Girne’de,
beşincisi Fransa/Strazburg’da, altıncı şölen ise Ukrayna/Kırım’da yapılmıştı.
İşte Üsküp’te yapılan şölene Türkiye’den fakir de katıldı.
…
Elbette her şölenin yapıldığı yerin sembolik bir anlamı var. Türkçenin bu
ölçekte şiir şölenleri yapılacaksa, bunun ilk yerinin Türkiye olması gerekiyordu.
İstanbul yahut Edirne de olabilirdi pekâlâ ama Osmanlı’nın ilk başkentinde
yapılmasıyla şölenin anlam zenginliğine bir katman daha eklenmiş oldu. Üsküp ise,
iyi bir adres… Yalnızca büyük şairimiz Yahya Kemal’in çocukluğunun geçtiği şehir
olarak değil, kelimenin tam manasıyla, Balkanlar’ın atar damarlarından Üsküp
olarak…
…
Şölene katılan şairlerin Türk şiirini ne ölçüde temsil ettikleri hep tartışıla
geldi. Ben işin o kısmında değilim. Bunun farklı gerekçeleri olabilir. Bir defa
Yazarlar Birliği’nin çağrısını cevapsız bırakanlar var. İkincisi bu tür
şölenlere katılmamayı ilke edinen şairler var. Sonrası, kuşak algı yanılgısı
demeyelim; genç, orta yaşlı ve yaşlı şairlerin birbirlerini yadırgamaları,
şairden saymamaları var. Elbette değişik nedenlerle bu şölenlerde şair
kimliğiyle bulunan ve Türk şiirini temsil yeteneğini haiz olmayanlar var.
İsterse şölene katılan şairlerin tamamı müteşair olsun, bu şölenlerin ifa ettiği
derin sembolik anlama bir halel gelmeyecek. Kaldı ki öyle bir şey de yok… Olsa
bile, asıl olan kimlerin katılımcı olduğundan ziyade, Türkiye’den bir yazar
örgütünün “Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni”ni Türk coğrafyasında
gerçekleştiriyor oluşu… Kafa yormamız gerekiyorsa, bir anlam çoğaltması yapmamız
gerekiyorsa bu zaviyeden bakmamızın sağlıklı olduğunu düşünüyorum.
…
Fransa’da yapılan şiir şölenine de katılmış birisi olarak söylemem gereken o ki,
modern Türk şiiri denilen şiirin nabzı Türkiye’de atıyor. Türkiye Türkçesi’yle
yazılıyor… Diğer ülkelerden Türkçe yazan şairlerin şiirini küçümsemek veya yok
saymak niyetiyle söylemiyorum bunu; bir vakıa olarak öyle… Tıpkı, tarihimizin ve
uygarlığımızın nabzının bu topraklarda attığı gibi… Paragrafın başına bakarak,
Fransa’da Türkçenin şiir şöleni, ne alaka denilebilir; bu gün Batı Avrupa’da
yaşayan Türklerin nüfusu dünyanın pek çok ülke nüfusunun üzerinde… O karar da
isabetliydi… AB’nin göbeğinde Türk şiiri...
…
Bu şölenler durup dururken çıkmadı; akıl eden biri var elbette, Türkiye Yazarlar
Birliği’ni kuran ekibin elebaşlarından ve uzun dönem Birliğin başkanlığını
yürüten “Lügat Sahibi” Mehmet Doğan… Doğan’ın hem Üsküp’ün seçilmesinde, hem de
Yahya Kemal’in bu vesileyle anılmasında ciddi emeği ve katkısı olduğunu yakinen
bilenlerdenim… Ne yaptığını bilen bir kültür adamı tavrıyla kotarıyor şiir
şölenlerini…
…
Yazarlar Birliği Başkanı Dr. Hicabi Kırlangıç ki ismiyle müsemmadır, “Mevlana
Yılı” olması münasebetiyle “Mesnevi Tercümesi”nden dolayı kutlama borcumuz vardı,
burada zikretmiş olduk, “iş”in her safhasına bizzat nezaret etti… Güler yüzünü
üstümüzden eksik etmedi… Bu arada andığım kitabın diğer mütercimi Dr. Derya Örs
de Mevlana Hazretlerini Üsküp’te yâd etme bahtiyarlığına erişenlerden…
…
Yazarlar Birliği ve Vakfı Yönetiminden, Birliğin müdavimlerinden İbrahim Ulvi
Yavuz, Hüseyin Albayrak, Rıfkı Kaymaz, Kamil Yeşil, Ahmet Kot, Ahmet Köseoğlu,
Ahmet Fidan ve mahdumları, hiçbir eksikliğe meydan vermemek için koşturup
durdular… Hâsıl olan sevabın büyük bir kısmı, hadimliğin farkında olan ve
hakkını veren bu “genç” emekçilerin… Kamil Yeşil, Milli Gazete’de şölene dair
nefis bir yazı kaleme aldı ki, kendisine de kalemine de sıhhat ve afiyet dilemek
boynumuzun borcudur; öderiz…
…
Sevgili Asım Gültekin bir “beyaz haber avcısı” olarak çantası omzunda koşturdu
durdu… Nitekim kanaatlerini ve izlenimlerini de haftalık Gerçek Hayat
mecmuasında okuyucuysa paylaştı. Fakiri de şölende en fazla sigara tüketen şair
olarak kamuya ilan etti ki, işin bu kısmını “dumanlı olarak” zikretmek gerekecek…
…
Beyefendiliğinden, nezaketinden ve ağır başlılığından ödün vermeyen, Yeni Türk
Edebiyatı’nda ilminden müstefit olduğumuz hocamız Prof. Dr. Ramazan Kaplan,
Yahya Kemal’e dair nefis bir konuşma yaptı. Hocamızın dinleyici olarak katıldığı
“atölye çalışması”nda tarihi dönüştürme ve şiire malzeme etme bağlamında Yahya
Kemal’in devrimci/öncü bir şair olduğunu söylemesi dikkate değerdi. Aynı
atölyede, daha önce Akif’in şiiri hakkında bir bildiri sunan A. Vahap Akbaş’ın
verimli yönlendirmelerini ve heyecanla konuya sahip çıkmasını buracıkta
zikretmek gerekiyor…
…
Her şölende Türk irfanına hizmet etmiş şahsiyetler adına ödüller veriliyor. Bu
şölende de, Cevdet Paşa Büyük Ödülü, diplomasını yakmakla maruf şair Metin Önal
Mengüşoğlu’na verildi ki, isabet oldu… Ayrıca, şiir okumasına, tavrına hayran
olduğumuz Metin Önal, Yahya Kemal’den şiirler okudu ki, merhum kabrinden kakıp
dinleseydi, aferin evladım demekten kendini alamazdı. Bu vesileyle olsun;
“Tekrar mülaki oluruz bezm-i ezelde/Evvel giden ahbaba selam olsun erenler.”
…
Büyük ödülden bahsettik madem, yıllar önce Bizim Ocak mecmuasının arka kapağında
neşredilmişti, hatırlıyorum “Senin beklediğin garip Türk menem/Selam darağacı,
aleykümselâm” diye darağacını selamlayan Azerbaycanlı şair Rüstem Behrudi de
Hatayi Büyük Ödülü’nün sahibi oldu. Yazarlar birliğini bu kararından dolayı
ayrıca tebrik etmek lazım; Hatayi adına ödül tahsis edeceksiniz, bunu bir
Osmanlı kentinde, Türkiyeli bir yazar örgütü olarak Azerbaycanlı birine
vereceksiniz… Yüce Tanrım, sen nelere kadirsin! Demiyor muyuz bunca yıldır,
Azeri Türkleri ile Kayı Boyunun Çocukları tarihte hiç bu kadar yakınlaşmamıştı
diye…
…
Mevlana Büyük Ödülü ise, Özbekistanlı şair Miraziz Âzam’a verildi… Başındaki
Özbek takkesiyle oldukça sempatik görünen şairimizin Mevlevi meşrep olduğunu da
unutmayalım… Bu ödülün de en az Hatayi Büyük Ödülü kadar önemli olduğunu
düşünüyorum…
…
Üsküp’te şiir şöleni yapıyorsanız, Balkanlar’da Türkçe şiirin de bir sayım
dökümünün yapılması, ne bileyim, bir haritasının çizilmesi ve kahverengi
noktalarının tespit edilmesi gerekiyordu; bunu da Balkanları gözü yaşlı gönlü
yaralı dolaşan Dr. Rıdvan Canım ve Üsküplü çocuklara Türk Edebiyatı öğreten Dr.
Aldulkadir Hayber layıkıyla yaptılar ve dahi cümlemiz müstefit olduk…
…
Yedi iklim dört bucağın şairleri şiirlerini Üsküp’te “üç fasıl”da seslendirdiler.
Bu bölümler, Mevlana, Yahya Kemal ve Mehmet Akif adını taşıyor… Bunun güzelliği
şurada: Hadi Mevlana’yı Kazakistan’dan Viyana’ya herkes biliyor ama ya Yahya
Kemal ve Mehmet Akif’i? Bundan sonrası/sonraki “Safahat”, “Kendi Gök Kubbemiz!”
…
Bir grup Makedonyalı genç Üsküp’te “Köprü” adında bir dernek kurmuşlar. İsmiyle
müsemma; köprü… Çocuklar dergi de çıkarıyorlar. Etkinlikte bir an olsun bizleri
yalnız bırakmadıkları gibi, etkinlik öncesi mutfak çalışmasında da hayli
emekleri geçmiş. Buracıkta, başta başkan Hüsrev Emin olmak üzere, cümlesinin
kulağını çınlatalım… Büyükelçi Taner Karakaş da teşekkürü hak edenlerden…
…
Bu tür şölenlerin bir faydası da, şairlerin birbirleriyle hasret gidermeleri,
şiirden tanışıklığın yüz yüze aşinalığa dönüşmesi… Dergâh’tan şiirlerini
izlediğim Âdem Yazıcı, daha önce telefonla konuştuğumuz Ahmet Murat ilk defa
karşılaştığım şairler… Elbette yirmi civarında ülkeden şölene katılan ve Türkçe
yazan şairlerin pek çoğuyla da ilk defa karşılaştım…
…
Aliş’imin saçlarını taramak ve kaşlarına çeki düzen vermek gerekirse, son olarak
şunları da söyleyebilirim.
1- Yedincisi yapılan bu etkinlik mutlaka devam etmeli, Türkiye’nin yeni yol
haritası çerçevesinde daha bir “etkinlik” kazanmalıdır.
2- Şölene katılan şairler yahut şölende meydana gelen küçük aksaklıklar
sorgulanarak şölenin Türk Dünyası için ifa ettiği zengin sembolik anlam
daraltılmamalıdır.
3- Büyük Ödül bütün zamanlar için Türk Şiirinindir.
26 Aralık 2007
| • Yazarın diğer
yazıları... |

Emelle görüşeceğim...
Haberciler ıskaladı…
Dört mevsim Afyon fotoğrafları
Camcının köpeği
Duş
Bir sahaf öldü diyeler
Sandalye-2
Kısrak mı kişniyor ne?
Gömü
Köpek
Bir gün gelir okurum
Ah bir vaktim olsaydı ne kitaplar okurdum
Bana ver ona verme
Bak hurdacı geliyor selam veriyor
Mesafe
Kitapçıda tanıştım
Kamera şakası
Yükümü tuttum kitaptan
Enkaz
Mademki ermenisin…
Ben kitabın sayfasına bakarım
Vesika
Adam
Çığ
Pulman…
Boşluk
El hâline bakıyoruz erenler...
Kamçısı gülden, üzengisi kekikten ve dahi bilmektedir neyi aradığını..
Üsküp'te Türkçe şiir ve Aliş'imin dağınık kaşları
Sıradan...
Fatma’m nerden öğrendin çarşaftan kol atmayı
Gelincikler
Size bir haberim var kırmızı bulutlardan
Sandalye
Haritanın en kahverengi noktası
Müsait değilim Mehmet Bey görüşmeyelim
Ekim devrimi
Ay dolandı yüce dağın ardına…
Ve iftar...
Derin köpük
Sıcaktan bunalınca…
Mehane Mukassi Görünür Taşradan Amma...
Küpemiz Nerde...
Mavi boncuk iyidir
Atmaca Zamanı
Suavi taş attı suya
Yarısı gece
Kar zamanı
Kedi zamanı
Deliliğin coğrafyası
Sis
Evlerinin önü zeytin ağacı…
Yıldız Avcısı…
Dere berrak ve çakıllar sayılıyor…
Zehirli ağaçlar albümü
Gece hasadı
Yürüme tutkusu
Yedi
Eylül
Hayat bir çinli Leyla
Su aşkı
Pazar ayini
Kırk
Ya ben öleyim mi söylemeyince
İnce ağrı aşısı
Uyku adası
Dört
Konuşma zamanı
Elliüç
Pencerede tül perde
Gökyüzüne bakınca
Alem nasıl görünür; yalnız aşk ehli bilir
Ölüm var kardeşlerim, gelin gülümseyelim
Çıldırmak güzeldir
Günlerin dünyası
Yazıya dair
|
 |

Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.
Alexa Rating
|