| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Fatma’m nerden öğrendin çarşaftan kol atmayı
Tanpınar’ı Tanpınar yapan biraz da mekânlarıdır. Üstadın mahareti uygarlığımızın nabzının hangi köhne köşelerde attığını keşfetmesiyle alakalıdır biraz da… Erzurum, Konya, Bursa ve Ankara günlerinde teneffüs ettiği havanın büyüsüdür yalnızca Beş Şehir’e değil diğer eserlerine de sinen… Bugün Tanpınar’ın söylediklerini iğreti bulmuyorsak, hatta olanca “kurgu”suna karşın “yapay” bulmuyorsak, bunu, edebiyatçımızın tanıklığının sahihliğine borçluyuz, diyebiliriz.
Bana bu cümleleri söyleten Aralık’ın ilk haftası Çankırı’da tanık olduğum “Yaren Gecesi”dir. Uzatmadan söyleyeyim, şöyle oldu:
Cumartesi sabahı birkaç açılış ve inceleme için heyet olarak Çankırı’ya gittik. Gün boyu koşturmadan sonra akşam Vali Bey bizi bir binanın beşinci katında, ayakkabısız girilen bir mekâna götürdü. İşte asıl ayin de o zaman başladı. Kapıdan girdiğimizde, bizi ayakta bekleyen baş ağa ve yaren ağalara, sol elimiz kalbimizin üzerinde selam verdik ve görevli “çavuş” bize yerimizi gösterdi. Son misafir ağaya da yer gösterilene ve baş ağalar oturana kadar yaren ağalar ve misafir ağalar oturmadılar. Teferruatı geçelim diyorum da, teferruat dediğim şey öyle geçilebilecek gibi değil. Daha karşılamada her misafir ağaya hal hatır soruldu, baş ağanın oturuş şekline göre bir nizamla oturdu, hizmet için koşturan yarenler sol elleri kalplerinin üzerinde ve kesinlikle cemaate arkalarını dönmeden gerisin geri çıkıp içeri girdiler; destursuz yaprak kımıldamadı…
“Saz ekibi”nin söylediği Çankırı türküleri eşliğinde yarenler evet yarenler öyle dans ettiler ki, bu her türkünün havasına özgü ayin görülmeye değerdi. Ta ki, gece yarısında yala çorbası, güveç, hoşaf, pilav, ev yapımı baklava ve sıcak bamyadan ibaret yemek yenip, kahveler içilene kadar ki, tabak üzerinde beş fincan kahveyle beş yarenin söylediği türküyü de burada hatırlamadan olmaz; dağılma “marşı” olan Cezayir türküsü söylenene kadar o mekânda neler oldu; anlatılmaz yaşanır…
Hatılı misafir ağalara bakır muhafazasıyla birlikte tuz hediye edildiğini de buracığa kaydetmekte fayda var.
Beni asıl heyecanlandıran “Çankırı Halkiyat ve Harsiyat”ına dair okuduğum kitaplardaki “yarenlik”in yalnızca hatırlatılan bir “folklorik” unsur olmayıp bizzat yaşadığı… Bu o kadar canlıydı ki, bir misafir ağa olarak ola ki adaba mugayir bir harekette bulunurum diye diken üzerinde durdum… Dikeni boş verin, rahatsız filan değilim, bilakis böyle bir tanıklık için Tanrı’ya ne kadar şükretsem az…
Şimdi, bu yazıyı okuduktan sonra Çankırı mı, Allah’ın kırı işte, sıradan bir Orta Anadolu şehri diye sakın yabana atmayasınız; Çankırı’ya dair bir hüküm yargınız olacaksa mutlaka yaren gecesine katılmalısınız. Baş ağa dâhil yirmi dört yarenin her birinin donanımı, hafızası ve heyecanı bile Çankırı’ya daha alıcı bir gözle bakmanıza yeterli. Bir de misafir ağalardan ayine katılanlar vardı ki, yarenlere taş çıkartan bu aziz insanları da ayrıca tebrik etmek isterim.
Bir de, tamamı esnaf olan yarenlerin gözlerindeki ışık ve “ayin”e kendilerini kaptırmaları var ki, tarif edilmez; edilemez. İşte o ışıktır ki, bizi kendimize bakarken daha güvenli kılıyor. Yoksa Cezayir’den getirdiğimiz Arap’ı sokakta bırakabilirdik…
10 Aralık 2007
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|