| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Sandalye
-Sevgili Fatma Kaya için-
Taşları muntazam yontuyorum. Keşfettiğim “taş yontu ocağı”nda durmak tükenmek bilmez bir acıyla yontuyorum taşları. Neyi tasarladığımı biliyorum. Yonttuğum taşlara kapanacağımı da. Her taşı kapanacağım odanın dışarıdan görünümünün bir minyatürü olarak yontuyorum. Artık çıkan ne varsa onlar lüzumsuz gördüğüm yanlarım. Ucuz ilgilerim, boşa atılmış kahkahalarım… Usta da çırak da amele de benim bu yontma eyleminde. Kurmayı planladığım o gizli dünyanın, o sizin çok gördüğünüz ama bilmediğiniz odanın da mimarı, ustası, çırağı, kalfası yalnızca ben olacağım.
Elbette sizin bilmediğiniz birisi var içimde. Bilirseniz tılsım bozulur. Bilirseniz zaten siz de ben olmuşsunuz demektir. Bilebilmenize dair bir kaygım yok. Umudum da yok. Bütün bunları içimde taşıdığım izleri ifşa için, değil, belki ima için söylüyorum. Taş yontmayla başlayan iş bu saate kadar benim fikrim değildi. Beni besleyen, bir büyülü kent, bir masal sarayı yapar gibi beni bayındır kılan canımın içinde taşıdığım birinin fikriydi. Olsun, artık ha o ha ben.
Yontuğum taşları bir alana taşıyorum. Ne eksik ne fazla… Odamı inşa ederken bir taş artmayacak. Her şeyi yerli yerince tasarladım. Yeryüzüne konduracağım odanın yapılmadan önce bir anlamı yok. Kapısı olmayacak odamın. Penceresi de… Duvarları beyaz… Dışardan bakmayacağım ama siz dışardan bakınca fark edemeyeceksiniz zaten… İşe giderken, alışverişe giderken, okula giderken, eğlenceye giderken, hastaneye giderken yahut bütün bu gitmelerden gelirken, buna benzer gidiş gelişlerinizde önünden, yanından geçeceksiniz inşa ettiğim o kapısız penceresiz yapının… Hiç dikkatinizi çekmeyecek. Sanki hep ordaymış gibi alışılageldik gelecek size o bina. Yüzlerce yıllık bir kent ağacı gibi, bir köprü gibi, bazılarına bir elektrik trafosu gibi... Üzerine çılgın kızlar rujla, partizan gençler fısfıs boyayla tuhaf yazılar ve tuhaf şekiller yapmış olabilir. Olmayabilir de… Kanıksanmış, görece yerini yadırgamayan bir bina işte… İçinde ne olup bittiğini kimse merak etmeyecek ayrıca…
Bina dediysem benim odam. Yaptım onu. Hiçbir taşı artırmadan yerli yerince yaptım. İnce kumlarla kireci, yumurta akını, gözyaşımı, şehvetimi, genzimde uçsuz bucaksız yelkenler açan sızılarımı, bel suyumu kardım; karıştırdım, kalbimle karıştırdım, yalnızlığımla karıştırdım, ellerimi hem kürek hem sıvama gereci yaparak odamı sıvadım. Tavanı, dört duvarı ve yeri sıvadım. Beyaz, alabildiğine beyaz… Ne bir tablo, ne başka bir aksesuar yok duvarlarda. Çivi izi bile yok… Ayna yok. Duvarlar zaten ayna gibi ama ayna değil. İsteseydim aynadan da yapardım böyle bir odayı… O zaman içindeki benle birlikte daha karmaşık, daha girift, daha büyüleyici olabilirdi ama bu durumu bilecek görecek ve düşünecek olan yine bendim. Siz bilmeyecektiniz.
Bu kapısız penceresiz yüksek tavanlı odada girişi kapatmadan önce, yine özenle yekpare mermerden yaptığım sandalyeler, bildiğiniz sandalyeler yerleştirdim odaya. Vaktinizi almamak için bu sandalyeleri nasıl yaptığımı anlatmadım. Ayna yok. Sandalyeler bildiğiniz sandalye. Nereden bakarsanız sandalye…
İşte o odanın içindeyim ve çırılçıplağım. Nasıl çırılçıplak kaldım, baştan mı böyleydim yoksa son çıkışı örmeden önce giysilerimi dışarı bıraktım bunu bilmiyorum. Bilsem de fark etmez. Ortadaki çıplak gerçek benim içinde mermerden sandalyeler olan, evet, başka bir şey olmayan bu odada çırılçıplak olduğum…
Karanlık mı? Değil… Nasıl değil, bunu da bilmezsiniz. Anlatsam anlamazsınız, anlayamazsınız. Mora çalan bir loşluk var odanın içinde. Bir loşluk… Kımıldamaya meydan vermeyecek ağırlıkta. Sandalyelerin soğuk, duvarların beyaz olduğu o kadar belli ki…
İşte çırılçıplak bir sandalyede oturuyorum. Cümle şöyle: İşte bir sandalyede çırılçıplak oturuyorum. Tanrı söyletti ya, sandalye de çırılçıplak. Ellerimi göğsümde kavuşturmuş, ayaklarımı kalça hizama çekmiş, bir nevi tünemiş gibi oturuyorum. Başım nereden bakıldığına bağlı olarak değişen sol omzumda… Gözlerim açık. Herhangi bir sandalyede oturuyorum. Evet, herhangi bir sandalye…
Diğerleri de herhangi bir/birer sandalye… O kadar ağır, o kadar yorgun hissediyorum ki kendimi, kalkıp diğer sandalyeye otursam bir şeyler değişecekmiş, yeniden doğacakmışım gibi bir karşı konulmaz düşünce dolaşıyor hücrelerimde… Bunu çok istiyorum. Kalkıp, o kendi ellerimle yaptığım odada, kendi ellerimle yerleştirdiğim diğer sandalyelerden birine oturacak gücü bulamıyorum kendimde…
Siz bilmezsiniz bunu, anlayamazsınız da… Oturduğum sandalye de bilmez, kapandığım oda da… Ellerim de bilmez…
17 Kasım 2007
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|