Düşen her yaprak içimdeki ırmakları öperek ilerliyor o muhteşem denize… Öyle dönüşüyoruz, öyle tutuyoruz elinden yeryüzünün… Üzülme diyor kanatlarını titreterek… Üzülmüyorum da… Benim düşmem gerekir, karışmam gerekir, ufalanmam, suyun, toprağın, ateşin ve rüzgârın o herkesin bilmediği dilinden yeni sözcükler çıkarmam gerekir diyor sarının her tonuyla gülümseyerek… Olan oluyor, olacak olan oluyor, ne gerekiyorsa oluyor…
Binlerce güz meleği, o narin parmaklarıyla elleri titremeden koparıyorlar sayısız yaprağı… Her yaprak benden kopuyor, bana düşüyor, bende karışıyor yeryüzüne…
Binlerce melek ayağı basıyor dal uçlarına uzanmak için hüzünden örülen merdivenlere…
Tanrım, ne çok meşalesi var, ne çok işaret parmağı, ne çok devrimcisi var bu muhteşem devrimin… Bu yakmayan, acıtmayan, kanatmayan sessiz devrimin çok sesli iç sesine hangi şairlerin kulak veriyor kim bilir…
Haşim’im “Merdiven”lerini hatırladınız ağır ağır farkındayım; “eteklerin(iniz)de bir yığın güneş rengi yaprak”la; olsun, bu kadarcık da bir şeydir…
Gözlerinizi eteklerinizden ayırın, bakın…
Bir yaprak düşüyor, bir yaprak, bir yaprak daha…
Bir yaprak titriyor, birazdan düşecek, bir yaprak daha…
Bir yaprak izliyor düşen yaprağı, katılacak şarkıya, bir yaprak daha…
Bir yaprak an be an sararıyor, toprağa çalıyor rengi, bir yaprak daha…
Bir yaprak rüzgârla dans ediyor, bir yaprak daha…
Bir yaprak daha…
Bir yaprak…
Bir…
Bir Ekim Devrimi yaşanıyor olanca ihtişamıyla, sonra başka devrimler…