|
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
|
| |
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
|
| |
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
|
| |
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
|
| |
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
|
| |
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
|
| |
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
|
| |
Hiç, Carmen Laforet
|
| |
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
|
| |
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
|
| |
|
|
 |
Kedi zamanı
Birçok kedimiz oldu. Her ikisinde de ailenin yaz-kış iki parça kaldığı yazlık
ve kışlık evimizin kedisi eksik olmadı. Severdim onları. Çocukları ciddiye
olmayan, pas vermeyen bir ciddiyetleri vardı onların. Yumakla, bir ip parçasıyla
yahut daha çok meşe kovuklarında yaşayan canlı fındık fareleriyle oynarken daha
bir cilveli, işveli, oynak hal alırlardı.
Her kedinin mizacı da farklıydı elbette. Kimi daha ağırbaşlı, kendinden emin,
vakur bir portre çizerdi, aç olsa bile miyavlamadan sokulurdu sofranın kenarına.
Kimi, her fırsatta cıyaklamayı, af buyurun, miyavlamayı marifet sayardı.
Sahiden süt dökenler de vardı aralarında. Kapalı/kapaklı tencerenin kapağını
açıp bıyıklarını yemeğe daldıranlar da. Kapalı kapıyı ön ayaklarıyla açma ustası
kediler de tanıdım.
Dişi kedilerimiz, mevsimi geldiğinde türlü renkte çoğalır, yavrularının bir
kaçını birden emzirir, onlara dokununca hırçınlaşırlardı. Ellerimizin çizildiği
çok olmuştur bu durumlarda. Çocuk kediler de can atardı bizimle oynamak için. Bu
oyunun onlara pahalıya mal olduğu da olurdu.
Örneğin, kedinin nasıl dört ayak üstüne düştüğünü test etmek işimizdi.
Ensesinden yakaladığınız kediyi, o ahşap merdivenlerden dam başına çıkarırdınız.
İlk çıkarmaysa bu kedicik olayın henüz farkında değildir. Sonra saçaktan
sarkıtır, boşluğa bırakırsınız. Bir şey olmaz. Ne var ki kedinin bu oyunu pek
sevdiği söylenemez.
Alt damla birlikte, iki katlı evimizin arkasından geçen yol seçilirdi kedi atma
mekanı olarak. Dört ayak üstüne düşmese de, yüzüstü de düşmezdi kedicik. İlk
şaşkınlıktan sonra şöyle bir silkelenir, tuhaf bir bakış fırlatarak olay yerini
terk ederdi. O damdan düşmelerden bir iz, bir arıza kalmazdı kedide, ne var ki
bu oyunu ikinci kez oynamanız biraz zordu. Merdivenlere tırmanmaya
başladığınızda, kucağınızdaki kedi, sizi sarsacak bir kuvvetle, bazen
dişlerinin, bazen tırnaklarının yardımıyla bu oyundan caymasını bilirdi.
Yavrular ne güne duruyor? Bunu iyi akıl etmedik. Bu ilk günahlardan biridir ve
henüz dört ayak üstüne düşmesini bilmeyen yavru kedi, içgüdüsel olarak dört ayak
üstüne düşmeye çalışsa da, deneyimsizliğinden olacak, ayağının aksamasından,
burnunun kanamasından kurtulamaz.
Ya ölen yavruya ne demeli. Ömer Seyfettin’in ilk günahı gibi olacak ama, Tanrı
çocuğu affeder, hanemizde öyle bir günah yazılı durmaktadır. Üstelik o yaşta
içimiz sızlamıştır da. Ateşten bir kedi geçmiştir kalbimizin damarlarından…
Damdan atıldıktan sonra ölen yavrunun annesi, yavrucuğunun başında miyavlayarak
ağlamıştır. Yavruya, bahçenin kenarında, ekşi nar ağacının dibinde bir mezar
kazdım, dere kenarından “çay taşı” getirdim mezarına… Fatiha da okudum galiba…
Herkesin kedisi yoktu elbette ama, kedisiz ev de bir elin parmakları kadar azdı.
Çoğunda erkek kedi bulunurdu ev kedisi olarak. Enikleyince kedimiz, yavrulara
talip çıkardı. Yavru sütten kesilecek kadar büyüdü ya, söz verilen komşu gelir,
onu severek, okşayarak yeni evine götürürdü. O evin çocukları için ne bayram!...
Bir de farkına vardığım, kız çocukları yavru kedileri müşfik severken, erkek
çocuklar hoyrat sever, canını acıtırdı kediciklerin…
Bunlar neyse de, ilk kente geldiğimde, çöplerde, orada burada, sahipsiz sokak
kedilerini görmem bir hayal kırıklığı olmuştur benim için. Ev dediğin kedili
olmalıydı ve kedi dediğin evde olmalıydı. Sahipli olmalıydı. Ona süt veren,
sofraya konuk eden, onu seven, yumakla, fındık faresiyle oynamasını seyretmekten
keyif alan birileri olmalıydı.
Kedi dediğin yerine göre damdan atılmalıydı.
Yavruları ilk göz koyan kedisiz komşuya verilmeli, komşu çocukları da
sevindirilmeliydi. Kedinin sokakta, hele çöp bidonlarında ser sefil halde ne işi
vardı. Kedi bu kadar bakımsız, bu kadar zayıf, bu kadar pis olur muydu Allah
aşkına…
Sonra?
Sonrasını bilirsiniz… Görmüşsünüzdür…
En çok acıtan da, asfalta yapışan kedi cesetleri. Sürüler halinde dolaşan çöpçü
kediler…
Hatırladım; “Güz” adlı şiirimde (Mor Kitap, 1997) başka bir bağlamda anlatmıştım
bir ev kedisindeki yozlaşmayı. O da acı tabii. Ey okuyucu affına sığınıyorum:
(kedim benim, akrabam
oğlumla kitaplarda görüyor fareleri
ve sobanın bir sığınak olduğunu bilmiyor
pembe dizi seyretmekten birazcık yorulunca
henüz örülmekte olan dantelâ bulamıyor
katıksız bir soylu gibi kuruluyor koltuğa
dışarda hemcinsleri yağmurda ıslanırken
ya da bayat ekmekleri bölüşürken usulca
o emin ve gururlu
klasik miyavlıyor
arnavutciğeri yiyor porselen tabağından
kavuniçi nakışlı küçük bir cam kâseden
bıyığının şeklini bozmadan sulanıyor
masadaki aynada kendini seyrederken
oğlumun kitabındaki resimleri düşünüp
yıpranmamış bir zeus olduğunu sanıyor
bilmiyor sevişmenin nasıl şey olduğunu
ekranda iki üçgen birbirine girerken
hayretten bir kasılmayla biraz irkilse bile
boş verip seriliyor koyu bir sessizliğe
mırıldanmak denen o güzel şeyi unutmuş
yaşamaktan savaşmaktan sevişmekten habersiz
mesai saatlerine ayarlı uyanması
yatması konuşması
kedim benim
akrabam )
22 Ocak 2007
| • Yazarın diğer
yazıları... |

Emelle görüşeceğim...
Haberciler ıskaladı…
Dört mevsim Afyon fotoğrafları
Camcının köpeği
Duş
Bir sahaf öldü diyeler
Sandalye-2
Kısrak mı kişniyor ne?
Gömü
Köpek
Bir gün gelir okurum
Ah bir vaktim olsaydı ne kitaplar okurdum
Bana ver ona verme
Bak hurdacı geliyor selam veriyor
Mesafe
Kitapçıda tanıştım
Kamera şakası
Yükümü tuttum kitaptan
Enkaz
Mademki ermenisin…
Ben kitabın sayfasına bakarım
Vesika
Adam
Çığ
Pulman…
Boşluk
El hâline bakıyoruz erenler...
Kamçısı gülden, üzengisi kekikten ve dahi bilmektedir neyi aradığını..
Üsküp'te Türkçe şiir ve Aliş'imin dağınık kaşları
Sıradan...
Fatma’m nerden öğrendin çarşaftan kol atmayı
Gelincikler
Size bir haberim var kırmızı bulutlardan
Sandalye
Haritanın en kahverengi noktası
Müsait değilim Mehmet Bey görüşmeyelim
Ekim devrimi
Ay dolandı yüce dağın ardına…
Ve iftar...
Derin köpük
Sıcaktan bunalınca…
Mehane Mukassi Görünür Taşradan Amma...
Küpemiz Nerde...
Mavi boncuk iyidir
Atmaca Zamanı
Suavi taş attı suya
Yarısı gece
Kar zamanı
Kedi zamanı
Deliliğin coğrafyası
Sis
Evlerinin önü zeytin ağacı…
Yıldız Avcısı…
Dere berrak ve çakıllar sayılıyor…
Zehirli ağaçlar albümü
Gece hasadı
Yürüme tutkusu
Yedi
Eylül
Hayat bir çinli Leyla
Su aşkı
Pazar ayini
Kırk
Ya ben öleyim mi söylemeyince
İnce ağrı aşısı
Uyku adası
Dört
Konuşma zamanı
Elliüç
Pencerede tül perde
Gökyüzüne bakınca
Alem nasıl görünür; yalnız aşk ehli bilir
Ölüm var kardeşlerim, gelin gülümseyelim
Çıldırmak güzeldir
Günlerin dünyası
Yazıya dair
|
 |

Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.
Alexa Rating
|