| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Eylül
Ela gözlü, narin, utangaç menekşe ile güzelliğini
sergilemekten doyumsuz haz alan altın çiçeği(mantuvar) annelerinin bahçesinde
sürekli çekişirlerdi. Tatlı bir çekişmeydi bu; sen güzelsin, ben güzelim
çekişmesi. Annelerine göre ikisi de güzeldi kızlarının. İkisi de dünya
güzeliydi, ayrı güzeldi ikisi de. Gün geldi, menekşenin de, altın çiçeğinin de
boyları serpildi. Boyları serpildikçe çekişmeleri kavgaya dönüştü. Yok, rüzgarda
sen güzel salınırsın, yok ben güzel sallanırım, yok senin gözlerin şaşı, yok
senin yüzünde ölüm sarısı var… gibi sudan sebeplerle kıyasıya kavga eder oldu
iki kardeş. E, annelerininki de can; kadıncağız boş bulunduğu anda beddua
ediverdi. A kızlarım; Tanrı’dan dileğim biriniz yazın biriniz güzün açsın, dünya
gözüyle birbirinizi görmeyesiniz, birinizin boynu eğri kalsın, diğeriniz dünya
durdukça ölüm renginde açsın; ölü suyuna katılsın. Beddua Tanrı indinde kabul
oldu. Menekşe ilkyaza, altın çiçeği son yaza/ilk güze sürgün edildi. Menekşenin
boynu büküldü, rengi pişmanlıktan mora kesti. Altın çiçeği dalından koparılsa
bile donup kalır oldu. Toz haline getirilip ölü suyuna katılır oldu.
Birbirlerine kıyamete kadar kavuşamaz oldular. Anne çiçek ise bedduasından sonra
gerçekleşen bu sürgünden dolayı ince hastalığa tutuldu. İç geçire, ağlaya
sızlaya can verdi. Nisan yağmurları o annenin gözyaşlarına nispetle yağar; yaz
sarısı, eylül sarısı o annenin soluk benizine nispetledir. Eylül serinliğini
anne çiçeğin ölüm serinliğinden alır. Annem, doğduğumda ağlamaktan kaskatı kesilip sessiz sedasız
kalınca, o sonbahar günü soğuyan tenimin aldatıcılığına kanıp beni öldü sanmış.
Suyuma bir avuç altın çiçeği tozu katmış. Öyle yıkamış beni. Tuza bandırdığı bu
küçük insan yavrusunu bilmeden ölüme bandırmış. O gün bu gündür ölüme ve eylüle
yakın yaşarım. Yakın yaşadığım eylül, içimde boğulan denizlerden, uzayan,
yüzyıl sürecekmiş gibi uzayan yangınlardan, ayaklarımın yeryüzünde iğreti
yürüyüşünden, başımdaki “Ağrı” dumanlardan, ölümün her an tenimi yoklamasından,
her kadın gördüğünde aşık ol, aşık ol diye yalvaran gönlümün haylaz
çırpınışlarından belli eder geldiğini. Eylül gelince ben giderim. Bilinmez, bilinirse de bilin
bilir; nereye giderim? İçimden dünyaya tutunmak gelmez eylül geldiğinde. Kendimi
aynı anda hem dünyanın en ihtiyarı hem yeni doğmuş bir bebek sanırım. Tutunmasam
da, eylül yakalar beni, yakar, yankılandırır. Bir yakı gibi vurur doğanın
sızlayan yarasına. O sürgün kızlardan ikincisiyle ikinci defa bir eylül günü
tanıştım. Üç dal koparıp bir tutam yaptım; kokladım. Genzimdeki o yakıcı kokuyu
dünyanın hangi şehrinde olursam olayım, eylül geldiğinde hatırlar; karşımda
salına salına gelen “ölüm”ü seyrederim. Ölüm bütün sarışınlığıyla gülümser bana.
Bütün çiçekleriyle, bütün yapraklarıyla, bütün salınışıyla, bütün şehvetiyle,
bütün… Tanrım; “çiçek” ve “ölüm” ne kadar uzak sözcükler
birbirine. Oysa ne kadar yakınlar; insanlar bilmiyor; iki sürgün kardeş gibi kan
bağı, kader bağı var aralarında. Ben de durup dururken yaramaz bir sızı
iliştiriyorum insanların umursamaz tarafına. İnsanlar yine de umursamaz,
kayıtsız; ayetlere bile… Eylül Tanrı’nın en içli ayeti gibi dokunuyor oysa;
yüzümüze, saçlarımıza… Zaman, o en tatlı sevgilimiz, yılda bir eylül giysileriyle
çıkıyor karşımıza. Toprak, o doğurganlığı hiç bitmeyen anne; gökyüzü, o mavi
mavi kuduran baba ne kadarda övünüyor Eylül adlı kızlarıyla. Oysa farkında
değiliz eylülün bir sevgili olduğunun. Uzaklaşıyoruz eylülden. Uzaklaşıyoruz; Mehmet Rauf,
müfredat, kayıtlar başladı, 4 Eylül Mavi Treni, 9 Eylül İzmir’in Kavakları, 12
Eylül, Mamak hatıraları, Eylülde Gel şarkısı, Ağustos Eylül Ekim, mekteplerin
açılması, tatil dönüşü, işsizlik, gazete manşetleri, futbol, memur maaşları…
arasında kendimizden. Eylül de biliyor bunu, kalmayacak bizimle… (Yazı bitti sevgili okuyucu; yaz da bitti. Eski
defterlerimin “eylül” sayfalarında kayıtlı şiirler gördüm. Buracığa almadan
edemedim; bağışla! M.A.) EYLÜL serin adımlarınla
çağrılmadan geldiğin belli, hüzün bırakır içimize
gözlerin ağır şarkılar gibi başlar ve
çekilirsin ağır, şarkılar gibi ağır,
kederli, derin… adını hangi rahip
gülümseyerek verdi gözleri sarı/yeşil
yalımlanan kızlara kızlar ki seni aydan daha
fazla severdi gelin rüyalarında tutunup
yıldızlara EYLÜL yüzü gümüş bir güneş gibi
billur yaz eylülü gülümserken
doğurur EYLÜL bir ay değil eylül yenilendikçe ömrümüz bizi çıldırtan bir kadın ağı dolaşan bir kız eylül /yoksa nikahlı mıyız/ der ki annem: eylül bir yokmuş bir varmış kuşlar söyledi: -bahçelerde yangın var- hey eylül geldiğinde saçılan bir nar gibi anlatılan masallar eylül kadar zengin taze eylül kadar dağlardan dalgalı gelip yazıya dökülen sarraf güzeli saçların yazdır ağarır güze uzadıkça cümle sarışınlığın masal biter EYLÜL dallardan bir yaprak titreyerek ansızın düşer /bir yaprak daha/ sonra çoğalır -bu ilk ölüler için- rüzgar fırtınada büyüyen dalgalar çığlık çığlığa bırakır
yalnızlığını kıyıya /bir çığlık daha/ sonra çoğalır -bu ilk ağıtlar için- karanlık her an/ki vaktinden önce gelir bir adım /bir adım daha/ sonra çoğalır -bu sandığımızdaki siyah
giysiler için- yüzümüz her sabah serinler /her sabah daha/ sonra çoğalır -bu soğuyacak olan kendi
tenimiz için- EYLÜL gözlerin bir eylül kadar sıcak bir eylül kadar serin ilkbahar ve sonbahar
minyatürden ellerin kıyısında şarkılar
mırıldandığımız yaz sen gülünce kaynayan sarışın
bir denizdir gözlerin kadar derin EYLÜL sokaklarda bir adam her yanı küle kesmiş bir
akşam havasında çıldırıyormuş gibi uzun
şiirler okur ölüm nokta aşk virgül o adam benim desem güler
geçersiniz o adamın kimliği sizi
ilgilendirmez oysa birazcık sokulup
dinleseniz kalbiniz bir denize akardı bir denize akardı kalbiniz
gürül gürül yazık siz o denizi
bilemezsiniz derinizin esmerliği o
denizden değildir bakın dikkatli bakın işte
görüyorsunuz karada kara-yağız bir dilber
boğuluyor kakülünde unutulmuş bir gül eylül EYLÜL ağustos altın sırmalı tahtından anlayamadık, kayboldu uzun sarı saçlarıyla o
sımsıcak saraydan mümkündür ağustosu bir yaz sonu güzeli adı
üstünde eylül sessizce uğurladı -bir günün beyliği beylik bir ayın- eylül bir devlet düşkünü gibi
aramızda mahzun melül EYLÜL eylül solgun ve muhayyel bir gül yalnızlığı yakamızda yahut kitabımızda son virgül ona muvakkitler aylardan bir ay desinler müneccim istemez zira eylül aşikar bir ölümün rengidir EYLÜL biraz süryani çokça türk bir kız usulca sokulur
göğsümüze /bir de aşk/ ateşle olgunlaşır mühür
güzeli bir yalnızlık münbit bir acının mecazıdır /bir de aşk/ eylül bir gazel söyler
tanrının kitabından yalnız hüzün dökülür
dudaklarından /bir de aşk/ kuşlar uçar uçar uçar tüylerinde hafif bir sarılık hafif bir ayrılık izi
gözlerinde /bir de aşk/ EYLÜL ay sarı ayvalar sarı aynalar… saçları kına sarısı bir bahar ihtiyarı uzamış ve sararmış yeşil
parmaklarıyla tütün sarıyor gibi dolamada yolları aynalar sarı ay sarı ayvalar… EYLÜL kanlı bir örtüdür
sarındığımız sonra gökyüzünün solgun
şiiri atlas bohçalara çırpılan
yıldız… ince acılara konuyor rüzgar ölümdür yarısı gördüğümüzün yarısında sevgilimiz eylül
var 13 Eylül 2005
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|