d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa

KİTAPLIK
Necip Fazıl - Tenkitler, Polemikler, Kavgalar, Murat Ertaş
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Daha fazla kitap için tıklayın!


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


MAVİ KALEM
Mehmet Aycı
MEHMET AYCI
mehmetayci
@mynet.com

Eylül

Ela gözlü, narin, utangaç menekşe ile güzelliğini sergilemekten doyumsuz haz alan altın çiçeği(mantuvar) annelerinin bahçesinde sürekli çekişirlerdi. Tatlı bir çekişmeydi bu; sen güzelsin, ben güzelim çekişmesi. Annelerine göre ikisi de güzeldi kızlarının. İkisi de dünya güzeliydi, ayrı güzeldi ikisi de. Gün geldi, menekşenin de, altın çiçeğinin de boyları serpildi. Boyları serpildikçe çekişmeleri kavgaya dönüştü. Yok, rüzgarda sen güzel salınırsın, yok ben güzel sallanırım, yok senin gözlerin şaşı, yok senin yüzünde ölüm sarısı var… gibi sudan sebeplerle kıyasıya kavga eder oldu iki kardeş. E, annelerininki de can; kadıncağız boş bulunduğu anda beddua ediverdi. A kızlarım; Tanrı’dan dileğim biriniz yazın biriniz güzün açsın, dünya gözüyle birbirinizi görmeyesiniz, birinizin boynu eğri kalsın, diğeriniz dünya durdukça ölüm renginde açsın; ölü suyuna katılsın. Beddua Tanrı indinde kabul oldu.  Menekşe ilkyaza, altın çiçeği son yaza/ilk güze sürgün edildi. Menekşenin boynu büküldü, rengi pişmanlıktan mora kesti. Altın çiçeği dalından koparılsa bile donup kalır oldu. Toz haline getirilip ölü suyuna katılır oldu. Birbirlerine kıyamete kadar kavuşamaz oldular. Anne çiçek ise bedduasından sonra gerçekleşen bu sürgünden dolayı ince hastalığa tutuldu. İç geçire, ağlaya sızlaya can verdi. Nisan yağmurları o annenin gözyaşlarına nispetle yağar; yaz sarısı, eylül sarısı  o annenin soluk benizine nispetledir. Eylül serinliğini anne çiçeğin ölüm serinliğinden alır.

 

Annem, doğduğumda ağlamaktan kaskatı kesilip sessiz sedasız kalınca, o sonbahar günü soğuyan tenimin aldatıcılığına kanıp beni öldü sanmış. Suyuma bir avuç altın çiçeği tozu katmış. Öyle yıkamış beni. Tuza bandırdığı bu küçük insan yavrusunu bilmeden ölüme bandırmış. O gün bu gündür ölüme ve eylüle yakın yaşarım.

 

Yakın yaşadığım eylül, içimde boğulan denizlerden, uzayan, yüzyıl sürecekmiş gibi uzayan yangınlardan, ayaklarımın yeryüzünde iğreti yürüyüşünden, başımdaki “Ağrı” dumanlardan, ölümün her an tenimi yoklamasından, her kadın gördüğünde aşık ol, aşık ol diye yalvaran gönlümün haylaz çırpınışlarından belli eder geldiğini.

 

Eylül gelince ben giderim. Bilinmez, bilinirse de bilin bilir; nereye giderim? İçimden dünyaya tutunmak gelmez eylül geldiğinde. Kendimi aynı anda hem dünyanın en ihtiyarı hem yeni doğmuş bir bebek sanırım. Tutunmasam da, eylül yakalar beni, yakar, yankılandırır. Bir yakı gibi vurur doğanın sızlayan yarasına.

 

O sürgün kızlardan ikincisiyle ikinci defa bir eylül günü tanıştım. Üç dal koparıp bir tutam yaptım; kokladım. Genzimdeki o yakıcı kokuyu dünyanın hangi şehrinde olursam olayım, eylül geldiğinde hatırlar; karşımda salına salına gelen “ölüm”ü seyrederim. Ölüm bütün sarışınlığıyla gülümser bana. Bütün çiçekleriyle, bütün yapraklarıyla, bütün salınışıyla, bütün şehvetiyle, bütün…

 

Tanrım; “çiçek” ve “ölüm”  ne kadar uzak sözcükler birbirine. Oysa ne kadar yakınlar; insanlar bilmiyor; iki sürgün kardeş gibi kan bağı, kader bağı var aralarında. Ben de durup dururken yaramaz bir sızı iliştiriyorum insanların umursamaz tarafına. İnsanlar yine de umursamaz, kayıtsız; ayetlere bile…

 

Eylül Tanrı’nın en içli ayeti gibi dokunuyor oysa; yüzümüze, saçlarımıza…

 

Zaman, o en tatlı sevgilimiz, yılda bir eylül giysileriyle çıkıyor karşımıza.  Toprak, o doğurganlığı hiç bitmeyen anne; gökyüzü, o mavi mavi kuduran baba ne kadarda övünüyor Eylül adlı kızlarıyla. Oysa farkında değiliz eylülün bir sevgili olduğunun.

 

Uzaklaşıyoruz eylülden. Uzaklaşıyoruz; Mehmet Rauf, müfredat, kayıtlar başladı,  4 Eylül Mavi Treni,  9 Eylül İzmir’in Kavakları, 12 Eylül, Mamak hatıraları,  Eylülde Gel şarkısı, Ağustos Eylül Ekim, mekteplerin açılması, tatil dönüşü, işsizlik, gazete manşetleri, futbol, memur maaşları… arasında kendimizden.

 

Eylül de biliyor bunu, kalmayacak bizimle…

 

(Yazı bitti sevgili okuyucu; yaz da bitti. Eski defterlerimin “eylül” sayfalarında kayıtlı şiirler gördüm. Buracığa almadan edemedim; bağışla! M.A.)

 

EYLÜL

serin adımlarınla çağrılmadan geldiğin

belli, hüzün bırakır içimize gözlerin

ağır şarkılar gibi başlar ve çekilirsin

ağır, şarkılar gibi ağır, kederli, derin…

 

adını hangi rahip gülümseyerek verdi

gözleri sarı/yeşil yalımlanan kızlara

kızlar ki seni aydan daha fazla severdi

gelin rüyalarında tutunup yıldızlara

 

EYLÜL

yüzü gümüş bir güneş gibi billur

yaz eylülü gülümserken doğurur

 

EYLÜL

bir ay değil eylül

yenilendikçe ömrümüz

bizi çıldırtan bir kadın

ağı dolaşan bir kız

eylül

/yoksa nikahlı mıyız/

 

der ki annem:

eylül

bir yokmuş

bir varmış

 

kuşlar söyledi:

-bahçelerde yangın var-

 

hey eylül geldiğinde

saçılan bir nar gibi

anlatılan masallar

eylül kadar zengin

taze

eylül kadar

 

dağlardan dalgalı

gelip yazıya dökülen

sarraf güzeli saçların

yazdır

ağarır güze uzadıkça

cümle sarışınlığın

 

masal biter

 

 EYLÜL

dallardan

bir yaprak titreyerek

ansızın düşer

/bir yaprak daha/

sonra çoğalır

-bu ilk ölüler için-

 

rüzgar

fırtınada büyüyen dalgalar

çığlık çığlığa bırakır yalnızlığını

kıyıya

/bir çığlık daha/

sonra çoğalır

-bu ilk ağıtlar için-

 

karanlık

her an/ki

vaktinden önce gelir

bir adım

/bir adım daha/

sonra çoğalır

-bu sandığımızdaki siyah giysiler için-

 

yüzümüz

her sabah serinler

/her sabah daha/

sonra çoğalır

-bu soğuyacak olan kendi tenimiz için-

 

EYLÜL

gözlerin

bir eylül kadar sıcak

bir eylül kadar serin

ilkbahar ve sonbahar

minyatürden ellerin

 

kıyısında şarkılar mırıldandığımız yaz

sen gülünce kaynayan sarışın bir denizdir

gözlerin kadar derin

 

EYLÜL

sokaklarda bir adam

her yanı  küle kesmiş bir akşam havasında

çıldırıyormuş gibi uzun şiirler okur

ölüm nokta aşk virgül

 

o adam benim desem güler geçersiniz

 

o adamın kimliği sizi ilgilendirmez

oysa birazcık sokulup dinleseniz

kalbiniz bir denize akardı

bir denize akardı kalbiniz gürül gürül

 

yazık siz o denizi bilemezsiniz

derinizin esmerliği o denizden değildir

 

bakın dikkatli bakın işte görüyorsunuz

karada kara-yağız bir dilber boğuluyor

kakülünde unutulmuş bir gül

eylül

 

EYLÜL

ağustos

altın sırmalı tahtından

anlayamadık, kayboldu

uzun sarı saçlarıyla o sımsıcak saraydan

mümkündür ağustosu

bir yaz sonu güzeli adı üstünde eylül

sessizce uğurladı

 

-bir günün beyliği beylik

bir ayın-

 

eylül

bir devlet düşkünü gibi aramızda

mahzun melül

 

EYLÜL

eylül

solgun ve muhayyel

bir gül yalnızlığı yakamızda

yahut

kitabımızda son virgül

 

ona muvakkitler

aylardan bir ay desinler

müneccim istemez

zira eylül

aşikar bir ölümün rengidir

 

EYLÜL

biraz süryani

çokça türk

bir kız usulca sokulur göğsümüze

/bir de aşk/

 

ateşle olgunlaşır mühür güzeli bir yalnızlık

münbit bir acının mecazıdır

/bir de aşk/

 

eylül bir gazel söyler tanrının kitabından

yalnız hüzün dökülür dudaklarından

/bir de aşk/

 

kuşlar uçar uçar uçar

tüylerinde hafif bir sarılık

hafif bir ayrılık izi gözlerinde

/bir de aşk/

 

EYLÜL

ay sarı

ayvalar sarı

aynalar…

 

saçları kına sarısı

bir bahar ihtiyarı

uzamış ve sararmış yeşil parmaklarıyla

tütün sarıyor gibi

dolamada yolları

 

aynalar sarı

ay sarı

ayvalar…

 

EYLÜL

kanlı bir örtüdür sarındığımız

sonra gökyüzünün solgun şiiri

atlas bohçalara çırpılan yıldız…

 

ince acılara konuyor rüzgar

ölümdür yarısı gördüğümüzün

yarısında sevgilimiz eylül var

13 Eylül 2005

• Yazarın diğer yazıları...

Emelle görüşeceğim...
Haberciler ıskaladı…
Dört mevsim Afyon fotoğrafları
Camcının köpeği
Duş
Bir sahaf öldü diyeler
Sandalye-2
Kısrak mı kişniyor ne?
Gömü
Köpek
Bir gün gelir okurum
Ah bir vaktim olsaydı ne kitaplar okurdum
Bana ver ona verme
Bak hurdacı geliyor selam veriyor
Mesafe
Kitapçıda tanıştım
Kamera şakası
Yükümü tuttum kitaptan
Enkaz
Mademki ermenisin…
Ben kitabın sayfasına bakarım
Vesika
Adam
Çığ
Pulman…
Boşluk
El hâline bakıyoruz erenler...
Kamçısı gülden, üzengisi kekikten ve dahi bilmektedir neyi aradığını..
Üsküp'te Türkçe şiir ve Aliş'imin dağınık kaşları
Sıradan...
Fatma’m nerden öğrendin çarşaftan kol atmayı
Gelincikler
Size bir haberim var kırmızı bulutlardan
Sandalye
Haritanın en kahverengi noktası
Müsait değilim Mehmet Bey görüşmeyelim
Ekim devrimi
Ay dolandı yüce dağın ardına…
Ve iftar...
Derin köpük
Sıcaktan bunalınca…
Mehane Mukassi Görünür Taşradan Amma...
Küpemiz Nerde...
Mavi boncuk iyidir
Atmaca Zamanı
Suavi taş attı suya
Yarısı gece
Kar zamanı
Kedi zamanı
Deliliğin coğrafyası
Sis
Evlerinin önü zeytin ağacı…
Yıldız Avcısı…
Dere berrak ve çakıllar sayılıyor…
Zehirli ağaçlar albümü
Gece hasadı
Yürüme tutkusu
Yedi
Eylül
Hayat bir çinli Leyla
Su aşkı
Pazar ayini
Kırk
Ya ben öleyim mi söylemeyince
İnce ağrı aşısı
Uyku adası
Dört
Konuşma zamanı
Elliüç
Pencerede tül perde
Gökyüzüne bakınca
Alem nasıl görünür; yalnız aşk ehli bilir
Ölüm var kardeşlerim, gelin gülümseyelim
Çıldırmak güzeldir
Günlerin dünyası
Yazıya dair

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Bir paranın nereden geldiğini görmek istiyorsan, nereye gittiğine bak. - Ebu Hanife

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby