|
Uzak Yıldız, Roberto Bolaño - Çeviri: Zerrin Yanıkkaya
|
| |
Derin, Mehmet Aycı
|
| |
Şehit Enver Paşa, Nevzat Kösoğlu
|
| |
Yakı, Mehmet Aycı
|
| |
İmparatorluğun Denizi Akdeniz, Roger Crowley
|
| |
Niyâzî-i Kadîm, Hallâc-ı Mansûr’un Menâkıbnâmesi, Dr. Mustafa Tatcı
|
| |
Posta Kodu Aşk, Mehmet Şamil
|
| |
Necip Fazıl - Tenkitler, Polemikler, Kavgalar, Murat Ertaş
|
| |
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
|
| |
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
|
| |
|
|
 |
eburevan'ın sevincini bir liraya…
–ahmet kekeç'e
aynalı diyorlar bana. eh, öyleyse, partal üstbaşıma iliştirdiğim renkli kâğıt
parçalarından sonra, boynuma aynamı asmalıyım. tamam, tam kalbimin hizasında.
göbeğimin üstüne de şu küçük trompeti sallandırayım. bir parça kuru ekmek,
biriki yıpranmış kitab ve kazte parçası bulunan torbamı omuzuma, haydi bu izbe
türbe köşesinden, senelerdir olduğu gibi, yine iskenderiye'yi tarassuta.
ayna ile insanları kendisiyle gözgöze getirmeğe çalışıyorum; trompet ile de
sağırları uyarmağa… su taşıyan karınca misali.
aynalı meczubum ya, bu benim medar–i maişetim. ilk seneler çocuklarla aram pek
iyiydi; beni taşlarlar, ardımdan bağırırlardı; artık, alıştılar, beni
görmüyorlar. alışkanlık işte böyle kör ediyor insanı.
bu gün, yolların en tenha olduğu öğle vakti çıktım dışarı. çünkü, dün, genç bir
bayanın sürdüğü dörtçarpıdört beyaz bir jip, yavrularıyla yolun karşısına
geçmeğe çalışan bir anne kediyi ve iki yavrusunu ezdi. dar yolda bir şey
yaşanmamış gibi hızla uzaklaşan koca kara tekerleklerin arasından sağ çıkan
diğer iki yavruyu ve ölüleri alıp, fakirhanenin bulunduğu türbe avlusuna döndüm.
gömme ve süt tedariğinden sonra, çıktım; merak içinde rahatsız bir gün geçirdim.
fakirhaneye döndüğümde, tahmin ettiğim gibi, kalan iki yavru, önlerine koyduğum
sütü içmemişlerdi. etrafa bakınıp, tabii ki annelerine bakınıp, durmadan
miyavlamaktan sesleri kısılmıştı. kucağıma alıp sevdim iki öksüzü, okşadım; süt
içirme denemelerim ancak saatler sonra netice verdi. sütü yalamağa
başladıklarında, ikisi de artık ayakta zarzor durabiliyordu. sabaha kadar
miyavlayıp, anneyi beklediler. ben de onların miyavlaması eşliğinde, el ettim
gökyüzüne… gün doğarken uyuyakaldık birlikte…
/
sahilde pek çok yere girip çıkar, neşvelendiririm denizi görmeyenleri, dalga
sesini duymayanları, dünyalıları. kapıdan girerken selam mahiyetinde trompeti
biriki tıngırdatırım. karton yüzler gevşer, ooo aynalı hoşgeldin, der,
müstehziyane bir tebessümle.
aynalı'dan al haberi. öğle üzeri girdiğim kazinoda:
–ooo, hoşgeldin aynalı… aynalıya hemen aynalı bir çay!
–aynam boynumda lan aynasız! aynasız olsun…
–hahahahaaa…
bir meczubla nasıl halhatırlaşılırsa, o faslı kısa kesip, pencere kenarında her
zamanki sandalyeme oturdum. hemen torbamdan bir kitab çıkarıp okumağa başladım.
bu karson kısmısına pek yüz vermeğe gelmez. bundan sonra kafa sallarım, yeter.
çayım geldi. yanında şişkosundan bir dürüm.
geceki sefahatin gübürünü kalıntısını temizleyip, kazinoyu bu geceki sefahate
amade kılmağa çalışan karsonların dedikodusu kulaklarımı tırmalıyor:
"falanca holdingin patronunun oğlunun akşam getirdiği piliç vardı ya…"
"eee?"
"beyaz bir dörtçarpıdört hediye etmiş!"
"beyaz dörtçarpıdört de duyulmuş şey değil!"
"pilicin adı beyda ya…"
"özel mi boyatmış?"
"hem de fabrikasında… özel boyanmış!"
sözünü etdikleri holding patronunu seneler öncesinden tanırım. (…) … falan
derken, (…) celaleddin rûmî'nin teşbihiyle, tabutunu tepelere tırmandırdı.
(yani, bir sürü taşıyanı/çalışanı oldu, yönetici oldu.)
tepelerin ardında ne var acaba? işte benim ayna tepelerin ardını gösterir, gören
göze. trompetim de haber veriyor, duyan kulağa.
ikindiye doğru sahildeki bir balık lokantasındayım.
–ooo, aynalı gelmiş! getirin kahvesini, mazbut olsun.
kahvemi höpürdetirken, masanın üzerindeki kaztelere gözatıyorum:
resmi istatistik müessesesine göre, memlekette yoksulluk geriliyor, refah
yayılıyormuş. istatistik denince akan sular durur, nil kurur. yoksulluk
iskenderiye sahillerine dökülür, gömülür.
gurub vakti, limana yakın bir kahvehaneye gidiyorum. nargilem geliyor, aynalı.
gecenin bir vakti.
tabut üstünde tabut, tabut üstünde tabut…
bu sözler dökülüyor aynımdan beynime: kahvehanenin bir köşesinde, kahkah kihkih
taş oyunu oynayan yarıresmi kaztenin yönetici ve yazarlarına gözüm takılınca.
yiyeceğini giyeceğini çöpten toplayanları görmeyip, refah yayılıyor diye yazarak
patronlarının tabutuna omuz veriyorlar ve karşılığında yüklü kâğıt kaime
alıyorlar; biliyorum, asgari ücretli çalışanlara kendi tabutlarını taşıtırken,
utanıp sıkılmadan dürüstlük, hak, hukuk teranesi satıyorlar, lisanın içine eden
eşek arısı sokasıca dilleri, kırılası kalemleriyle.
onları görmemek, duymamak için, torbamdaki kitablardan birini çıkarıp,
dalıyorum:
"mesnevi'nin söz sûreti, azdırır sûretciyi, yolun kaybettirir. yol gösterir
manaya bakana, yön buldurur."
"kul ol da yeryüzünde at gibi yürü. cenaze gibi kimsenin boynuna binme.
"nimetullahı paylaşımayıp karartan/küfranda bulunan, ister ki herkes kendisini
yüklensin, ölüyü mezara götürür gibi götürsün/taşısın.
"rüyada kimi tabuta binmiş götürülüyor görürsen, üst rütbeli, yüksek yönetici
olur.
"çünkü o tabut, halkın boynuna bir yüktür. ekabir, halkın boynuna yük kor, yük
olur.
"yükünü herkese yükleme, kendine yükle. baş olmayı az iste, yoksulluk daha
iyidir.
"halkın boynuna binme de ayaklarına nikris illeti gelmesin.
"sonunda iki elinle bu biniciliğin alnını karışlarsın; fakat şimdi bir şehre
benzemedesin. şehre benziyorsun ama, hakikatte bir harâbe köysün sen."
…
okurken, yanıbaşımda karsonlar ve bir pir, yerlerde aranmağa başladı. başımı
kaldırıp ne olduğunu anlamağa çalıştım. pir durmadan söyleniyor, karson da,
göremiyorum, diye bıkkınlıkla sızlanıyordu. pir, emekli postacı eburevan efendi
idi. "elimden fırladı gitti şu tarafa meret. bir liraydı. şu tarafa fırladı…"
diye söylenip duruyordu. iki çay içmişti. belli ki, bu para, bu günkü çay
parasıydı. iki çay parası ediyordu. emekli maaşı zaten yetmiyor zavallıya. kimi
kere tesadüfen şahid oldum: çocukları, damatları üç-beş sıkıştırıyorlar avucuna,
ne etsin, mahcubiyet içinde, zayıf itirazlarla kabul ediyordu verileni...
aramaktan bıkan karson gidince, ben de biraz bakınır gibi davranıp, usulca
cebimden bir lirayı avucuma aldım ve elimi yere uzatıp çektim, avucumu açıp
eburevana gösterdim. "şurudaymış" dedim.
eburevan'ın sevincini bir liraya…
16 Aralık 2006
| • Yazarın diğer
yazıları... |

Elma renkli, parlak ama hayali sütunlar
Ağustos gelince
Seyristan bu
allah'ın hakkı sizde kalır mı? vermezseniz, boğazınızda kalır. işte böyle!
ekranlar karardığında gök ağzını açar
eburevan'ın sevincini bir liraya…
herkes balık tutarsa
çorba içmek öldürür
kelime pornoculuğu
karga aklı
canlı bomba olmak kolay mı?
dişlerinin yanmayacağını sanıyorsun
yüreğin çıplak çığlığı
‘evvel’i şiir ahıri şiir
boykot.. israf…
temmuzda ‘buz ve fire’
ve şemsiye
acı tadımlık
temmuz güneşi
bir yaz günü niçin yazmalı
|
 |

Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız,
buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.
Alexa Rating
|