|
Sen Ölünce Kim Ağlar (Who Will Cry When You Die), Robin Sharma - Çevirmen: Tülin Penso
|
| |
Babamdan Hayaller, Barack Obama
|
| |
Umudun Cesareti - Amerikan Rüyasını Canlandırmak Üzerine Düşünceler, Barack Obama
|
| |
Ağır misafir, İbrahim Tenekeci
|
| |
A'dan X'e - Kurtarılmış Mektuplar, John Berger
|
| |
Satranç Oynayan Derviş, A. Ali Ural
|
| |
Yanılmışım Tanrı Varmış, Antony Flew
|
| |
Cahillikler Kitabı - Bilmediklerimiz ve Yanlış Bildiklerimiz, John Lloyd / John Mitchinson - Çeviren: Emre Ergüven / Cihan Aslı Filiz
|
| |
Pegasus Sırrı, Gregg Loomis
|
| |
Ben Hep Seni Yazdım, Atilla Birkiye
|
| |
|
|
 |
herkes balık tutarsa
–salih tuna'ya
orta yerde destere çekiç sesleri, kuytularda birbirinin ayağını kaydırma
tıknefeslikleri. köşelerde fısıldaşan, kıkırdaşan gölgeler. kapatan gölgeler.
karartan gölgeler. örten gölgeler… gözleri var görmeyen gölgeler. kulakları var
duymayan gölgeler. kafaları köşeli gölgeler. sineleri kilitli gölgeler. tek kat
gölgeler…
…
içimde kabaran, köpüren bu kara dalgalar üzerinde kayar gibi, etraftan habersiz
yürüyorken, içimde uyanan âni bir dürtüyle başımı kaldırıp baktım. bakmamla,
içimdeki âni dürtüyü uyandıran, bana dikilmiş, (içime içten) seslenen bir çift
gözle karşılaştım. hırka–i şerif tarafından gelip, altay camii önünde
fevzipaşa caddesi'ne çıkan sokakdan, elinde ufak bir pet su şişesi, hırpani ve
pasaklı, altmış yaşlarında bir adam, gözlerini bana dikmiş, geliyor…
vakit, gece yarısından biraz önce veya sonra –yürdüğüm vakit. çeyrek saat
öncesine kadar yağan yağmur dolayısıyle, cadde, sıcak bir günden sonra serinlik
ve toprak kokuyor. belediye otobüs duraklarında, gelip geçene gülen, kâğıt yüzlü,
gözlüklü bir bay, önünde suluboya suratlar güruhu: olimpiyad istiyorlarmış,
büyük buluşma istiyorlarmış (mahşeri). mahşeri bilmedikleri için, saati
bilmedikleri için.
gecenin o saatinde, ürkek, çekingen, bana yaklaşan adam, acemi bir sesle,
midesinin ekmekle buluşmak istediğini söylüyor.
hey büyük allah'ım; öfkem burnumda ya (dedin ya, insan hüsrandadır/ziyandadır),
yürüyüp geçiyorum, yüzümü çevirip.
öfke ve acele göbeğimi göğe gösterdikten birkaç adım sonra, aklım başıma geliyor
(tevbe!).
o kızgınlık yangınında, suratından düşen bin parçayken, çevrende yürüyenlere
değil (ki pek çoğunun kılığı senden gösterişli), niçin sana yöneldi, seni seçti
bu zavallı?!
onca öfke alevi suratını yalıyorken, içindeki, alttaki merhamet çayırını
farketti, gördü bu zavallının gözleri ki, sana yöneldi…
haydi, merhametin fermanı yürüsün, için rahman ve rahim fişekleriyle
aydınlansın…
döndüm. topuklarımın üzerinde döndüm. beş–on adım atıp, yanılgıdan döndüm;
hüsranı gördüm, ziyandan döndüm; döndüm, döndürene şükür. vakitlice pişman edene
şükür. bu ne kutlu bir pişmanlıktır… pişmanlıkta ışık olur mu? geceden gündüzü
çıkaran için bundan kolay ne ola.. ol'un sahibi ol der, olur… ve pişmanlık fayda
eder. (bizi son pişmanlıktan muhafaza eyle, ey ol'un sahibi!)
döndüm ve karşı kaldırıma geçtim. biraz önceki, suratını çevirip geçen suçluyu
tanımasın diye, onu karşıdan tarassut edip, zıt yöne yürüdüm. hizasından sonra,
tekrar karşıya geçip peşine takıldım. bu sefer avucum dolu. yaklaştım. elim,
veren el oldu (ol'un sahibine şükür).
teşekkür ederim ey hırpani, ey garib; ey ol sahibinin tahsildarı... sayende
veren boyasına boyandım.
(herkes balık tutabilse, bize her şeyi veren'e nasıl borç verebileceğiz?!)
…
bunları düşünüp, içimdeki kara dalgalar durulmuş, ayağım yerden kesilmiş,
akdeniz caddesi'ne kadar, bir kuş neşvesiyle, ol ve ver (rahman ve rahim)
kanatlarıyle uçtum.
akdeniz caddesi'nden aşağı inerken, baktım, yarın uğramayı düşündüğüm beyaz
eşyacı açık. selamün aleyküm. aleyküm selam. hayırdır, bu saatte? sohbete
koyulduk, koyulaştı, kaldık… bana şunlardan bunlardan lazım. hayırdır? hayır,
hayır; hayırlısıyle evleniyoruz… vaaay, hocam, nihayet! markasını seç,
şunlarbunlardan şu benden. markası belli, şu. tamam. benim hesaba yaz patron…
bir borç, beşyüz katı, bin katıyla gelir mi?!! (on dakika, bilemedin onbeş
dakika sonra?!!)
katlar ve dakikalar bizim için kurban, katları ol'duran ve dakikaları bize veren
için… (deniz için, bir buhar zerresi daha büyüktür.)
bir can'ın yanında afişler nedir ki? biz, milyarlarca afiş ve banknot
basabiliriz, ama, birine can veremeyiz. bize, verilmiş canı canlandırmak düşer.
banknotlar canda caridir, depoda değil.
…
…
karnım aç, biraz para verir misin?
buyur.
kuru fasulye konservesi alacağım, canım kuru fasulye çekti; konserve bir değil,
birbuçuk.
tamam, buyur.
…
karnım aç.
buyur (birbuçuk).
…
karnım aç.
buyur.
…
karnım aç.
aaa, yeter!..
(… tuh! gitti! yok! nerede bu meczub! meczubun da karnı acıkır, benim gibi…
emaneti taşıdıkça… bizde emanet olmayan ne var?!)
…
bu akşam yine çıkmadı önüme…
…
bu akşam da…
…
(…) ya hu, iyi ki kirayı ödedim; ancak. cüzdanda bir şey kalmadı! kim arakladı
bu cüzdandakileri?!
(bereketi mi? kih kih!)
(sen acıktıkça verip, aaa yeter, demeyen'in gönderdiği muhafızını kovdun ya...)
hüsrandadır
hüsranda
hüsran
hü
2 Aralık 2006
| • Yazarın diğer
yazıları... |

Elma renkli, parlak ama hayali sütunlar
Ağustos gelince
Seyristan bu
allah'ın hakkı sizde kalır mı? vermezseniz, boğazınızda kalır. işte böyle!
ekranlar karardığında gök ağzını açar
eburevan'ın sevincini bir liraya…
herkes balık tutarsa
çorba içmek öldürür
kelime pornoculuğu
karga aklı
canlı bomba olmak kolay mı?
dişlerinin yanmayacağını sanıyorsun
yüreğin çıplak çığlığı
‘evvel’i şiir ahıri şiir
boykot.. israf…
temmuzda ‘buz ve fire’
ve şemsiye
acı tadımlık
temmuz güneşi
bir yaz günü niçin yazmalı
|
 |
Alexa Rating
|