| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Gelişen
sanayi ve teknoloji insanları olduğu kadar şehirleri de değiştiriyor. Her
gittiğim şehirde o şehre ait bir önceki gelişimdeki silueti ararım. Sanki bütün
şehirler ortak bir kent modeline kendilerini benzetmek için yarışıyorlar. Oysa
benim gibi bir çok insan gezdiği şehirlerde oranın kendine özgü dokusunu ve
karakterini bulmak ister. Kilometrelerce yol kat’ederek bir yerlere gitmenin
aynı belde etrafında dönüp dolaşmaktan farklı keyif verici, öğretici ve aynı
zamanda hafıza tazeleyip hatırlatıcı bir tarafı olmalıdır. Ama ne yazık ki
ortak üretim modelleri ve müşterek tüketim kültürü, garajlarla başlayıp
vilayet binasıyla ortalanıp toplu konutlar ve askeri birlik ve lojmanlarla
noktalanan, birbirinin benzeri şehirler ve oralı olmaktan çok, her yerli olan
insanlar oluşturmuştur. Geleneksel şehirler modern kentler olma yolunda
ilerlerken hemşehrilik kavramının içerisi de hızla boşalmış yerlerini hafızasız
insanlara terk etmiştir. Tanzimattan bu yana özellikle mimari ve şehircilik
açısından basit bir öykünmecilikle, değişme-gelişme ve dönüşme birbirine
karıştırılmış dönüşmeden de gelişilebilir olunabileceği hiç hesaba
katılmamıştır. Bir
şehrin tarihi dokusu siluetinin teminatıdır aynı zamanda. Kaleleri, surları,
köprüleri, kubbeleri, minareleri, çeşmeleri, kemerleri, türbeleri, hamamları ve
tarihi çarşıları yok edip gölgelemedikten sonra gelişen sanayi ve teknolojinin o
şehri teslim almaya gücü yetmeyecektir. Örneğin, üç yıl art arda Samsun’a
giden ben her gidişimde bir öncekinden farklı bir Samsun gördüm. Yerel
yöneticiler bundan kendilerine pay çıkararak bu durumu bir tür gelişmişliğe
hamledebilirler. Ama ben silueti zihnime nakşolmuş olan Samsun’u arıyorum
hâlâ. Ne meydandaki şaha kalkmış heykel ne Saathane meydanı ne de bütün
şaşaasıyla ve görkemiyle Çiftlik caddesi o siyah beyaz kartpostaldaki
fotoğrafı karşılamaya yetmiyor. Ve Samsun alabildiğine hızla denizden
uzaklaşıyor. Bazı
sahil kentleri karada yer kazanmak için her geçen gün doldurma usulüyle biraz
daha denize yaklaşırken kendi kendine yeten şehirlerimiz de yok değil. İşte
onlardan biri:Sinop. Sanayi ve teknolojik gelişme açısından yıllarca ihmale
uğramış, ama bu ihmali bugüne dek avantaja dönüştürmeyi bilmiştir. Doğallık ve
sadeliğini kozmetik hiçbir katkıya ihtiyaç duymadan koruyan alımlı bir kadını
andırıyor Sinop bu haliyle. Şu ana kadar bünyesinden ulaştırma bakanı ve çok
önemli bürokratlar çıkarmasına rağmen hâlâ kış geldiğinde ulaşılmayan köyleri
hatta ilçeleri vardır. Sağ olsunlar, ne bakanı ne bürokratı Sinop için açılan
fabrikaları kapatmanın dışında tek bir tuğla dahi koymamışlardır. Ama ne gam,
Sinop’ta zaman modern tik tak’ların çok ötesinde işliyor. Eski İstanbul’u
yitirenler onu tarihi evleri, sokakları ve surlarıyla Sinop’ta bulabilirler.
Sinop’u
gezenlerin ilk dikkatlerini çeken buranın sessiz bir şehir oluşudur. Öyle ki, ne
çarşı pazar gürültüsü, ne şantiyelere mahsus kazma kürek sesleri, ne de cadde ve
sokaklarda araba, korna ve siren sesleri…hiç ama hiç birine rastlanmıyor.
Kendini suya bırakmış bir güzelliğin uykusu gibi asude ve sessiz. Tarihi Sinop
hapishanesinin derinlerden gelen feryat ve inlemeleri de dinmiş. Hapishanesi
gitmiş tarihi kalmış. Refik Halit Karay’dan Mustafa Suphi’ye,
Sebahaddin Ali’den Zekeriya Sertel’e kadar bir çok ünlü ismi “ denizin
dibindeki demirden evler”inde ağırlamış olan Sinop Cezaevi Kültür Bakanlığı
tarafından müzeye çevrilmiş. Bir çeşit “ insan acıları tarihi” müzesi olmuş.
Benim kaç kere istediğim halde rutubet ve koğuşların dehşetinden üç saatte
dolaşıp bir türlü sonuna kadar gezmeye muktedir olamadığım cezaevini asırlar
önce Evliya Çelebinin kalemine şöyle yansıyor: “…Sinop Mahpushane-i
kübrası azim bir kale-yi kahhardır. Üç yüz demir kapısı, devler misali zalim
gardiyanları, kollarını demir parmaklıklara dolamış her birinin bıyığına on adam
asılır nice azılı mahkumları vardır. Kulelerinde nöbetçiler ejder misali
dolaşır, ne’uzü-billah mahkum kaçırmak değil kuş bile uçurtmazlar.”
İbn-i Batuta’dan Katip Çelebiye, Evliya Çelebi’den 16. y.yıl
divan şairi Beyani’ye kadar Sinop’a methüsenalar düzen sayısız şair,
seyyah ve edip olmasına rağmen bu güzellikler ya cezaevi siluetiyle ya da bir
zamanlar var olan Amerikan üs’sü artığı yaşam ve eğlence tarzıyla yer değiştirir
hale gelmiş adeta gölgelenmiştir. Belgesel nitelikli tanıtımlarda kameralar
Alaaddin camiine ya da Seyyit Bilal’e değil Hamsilos koy’una ya da
Sarıkum’a, modern eğlence mekanlarına çevrilmekte. Bir şehri tanımak için onun
gözlerinin içine bakmak lazımdır belden aşağısına değil.
Sinop’la ilgili seyahat ve hatıra kitaplarında geniş bilgi ve malumata
rastlanırken, nedense günümüze ait fazla bir kaynak yok. Kütüphanelerin tozlu
raflarında bundan otuz kırk yıl öncesine ait şehir yıllıkları ise camid bir
zamanı işaret ediyor. Sinop aşığı olduğu her yerinden belli olan Yrd. Doç.
Dr. Cevdet Dadaş belki de bu eksikliği fark ettiğinden olacak Sinop’u
tarihi, kültürel ve edebi yönüyle anlatan bir kitaba imza atmış. “Suya
Tutunan Şehir” adıyla “Kırmızı” yayınlarından çıkan belgesel
niteliğin ötesinde belli bir kritik de sunuyor okuyucuya. Doğru olmamasını
temenni ettiğim bir rivayete göre kitabın yazarı aşık olduğu Sinop’a yaptığı en
son seyahatinde bir trafik kazasında yaşamını yitirmiş. Eski
çağlardan günümüze ulaşan zaman tünelindeki çizgisine baktığımızda, gerçekten de
kale duvarları ile şekillenen eski yapısından, eski kültürüne kadar pek çok
değeri unutulup kaybolsa da diğer şehirlere bakarak daha şanslı bir yanı var.
Çünkü hâlâ kaybolmayan bir şeyleri var. Dün olduğu gibi bugün de şairlerin
gönüllerini çelmeyi başarıyor.
“Şiddet-i Bahr-i Siyahın nevbaharıdır Sinop
“Akşamın kızıllığına asılı gümüş rengi
1 Aralık 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|