| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
"Ben ve kadınım (Cahit Zarifoğlu)
Dünya erkek ve kadın birlikte paylaştığımız bir
yaşam alanı olmasına rağmen, öteden beri erkek
merkezli bir hayat neredeyse kadınların bile
kanıksayacağı düzeyde kendisini hissettirmektedir.
Erkeği hayatın sujesi durumunda öne çıkaran, kadını
ise erkeğin nazarlarına göre biçim almaya zorlayan
tarihi, sosyolojik ve kaynaklanmaya dayalı koşulları
birlikte ele almak doğru olur.
Kur'an Ademle eşinin
(Havva'nın-ki bu isim Kitab-ı mukaddesde geçmesine
rağmen Kur'anda yer almaz) aynı özden yaratıldıklarını
söylerken Kitab-ı Mukaddes'in "tekvin" babında
Havvanın Adem'in kaburga kemiğinden ve Âdem için
yaratıldığından bahsedilir. Muharref tevratın kadına
dair bu yaklaşımı bilinçli ya da bilinçsiz şekilde
islami referanslardan kopuk gelenekçi müslümanların da
bakış açısını şekillendirir hale gelmiştir.
Problem, erkeğin kendini bu hayatın sujesi kabul
edip kadın da dahil dışındaki her şeyi tanımlama
hakkını ve gücünü kendinde görmesinden
kaynaklanmaktadır. Çünkü erk sahibi olmak tanımlama
salahiyetini de peşinen elinde bulundurmayı gerektiren
bir durumdur. Siyasetten sanata kadar kadın
aktivitesinin görmezden gelinmesinin en kalsik
bahanesi dişil fıtratın namüsait olduğu şeklindeki
açıklamalardır.
Oysa somut ve soyut hangi eyleme kadın
eli değmişse onda hep zerafet ve aydınlık bir netice
tebellür etmiştir. Kadını şiir, hikaye gibi sanat
dallarının vazgeçilmez vurgusu ve konusu olmaya
mahkumluktan kurtararak, şiire yeni bir soluk
getirecek konuma ulaşmasına yardımcı olabiliriz.
Yeterki kadınların yolları üzerinden çekilelim ve
onların kişisel tarihlerini yazma imkanını ellerinden
hoyratca almayalım.
Kadını genelgeçer bir tanıma sokmak yerine "kadın
ne ise o'dur" demek belki de daha sağlıklı bir bakış
açısı sağlayacaktır. Aksi takdirde, erkek zaviyesinden
tanım adına yapılan bütün çabalar tanımı yapan kişinin
tanımladığı şeyi kişisel hayatına uyarlı hale
getirmesinden başka bir amaca hizmet etmeyecektir.
Diğer yandan, tarihi erkeğin tarihiyle eşit hayatın
içerisinde, orta yerde, gözler önünde olana (kadına)
dair "nedir, nasıl, kimdir" gibi soruları sormak da
garip ve gayr-ı ciddidir.
Zira yüzyıllardır içimizde
bizimle eşdeğer sorumluluk ve şartlarda yaşayıp
hayatımızın en anlamlı köşelerinde (anne , bacı,eş)
bulunan biri için her geçen gün anlamamaya dair
sorular soruyorsak kasdımızın anlamak değil,
yanıbaşımızdaki kişiyi karşımıza alarak ondan razı
olmadığımız anlamı silip yeni anlamlar yüklemek olduğu
sonucunu çıkarabiliriz.
İki ayrı zamanda okuduğum, iki ayrı dönemin iki
ayrı cinsle ilgili iki ayrı yaklaşımı böyle bir yazıyı
kaleme almamın bahanesi oldu Cemil Meriç'in "Kırk
Ambar" ında Gino Lambroso'dan alıntıladığı "Kadın
Ruhu" başlıklı yazıda kadına, merkezi kendi dışında
olan bir dişil insan olarak yaklaşılırken erkekten
merkezini kendi içinde barındıran egoist bir eril
insan oalrak bahsedilerek şöyle denilmekte:
"Herkesin bildiği vucut ve ruh farkları bir yana,
kadını erkekten ayıran önemli bir fark var. Aşağı
yukarı ötekilerin temeli bu fark. kAdın özgecidir,
daha doğrusu merkezin dışındadır. Yani hazlarının da,
kaygılarının da bir başkasıdır kaynağı. Sevdiği ve
sevilmek istediği biri; Koca, çocuklar, baba, dost
vs.. Çevresindekilerin ne sevinçlerine yabancı
kalabilir, ne acılarına; kadın onlarsız kam alamaz
hayattan. Onları beğendirmek için yaratır, onlar
beğenmiyor diye yıkar. Onların hoşuna gitmeye çalışır.
Damak zevkleri de, kulak, göz, kafa zevkleri de vız
gelir kadına...
Erkek öyle mi? Ne egoisttir o. Daha
doğrusu merkezi kendi içindedir. Tek başına
yaşayabilir erkek, hayatın tadını çıkarabilir.
Çevresindekiler sevinçliymiş, üzüntülüymüş ona ne!
İlgilenmez başkalarıyla. Onlar da kendisiyle
ilgilenmeyince fazla üzüntü duymaz. Kendi rahatını
düşündüğü için her heyecandan kaçmak ister. Aşksız da
yaşayabilir, kinsiz de...İnsan yedisinde neyse
yetmişinde de o'dur. Yaşlanan erkek kavgadan çekilir.
Başkasının kendisiyle ilgilenmesini ister, ama kendisi
hiç kimseyle ilgilenmek istemez. Yaşlanan kadın hayat
kavgasından çekilmek şöyle dursun çalışma sahasının
daraldığını görünce kendini yer..."
İkinci örnek de ülkemizde Molla Cami olarak
tanınan IX yy mutasavvıf şairlerinden İranlı
Nureddin Abdurrahman Cami'nin " Salamanla Absal"
isimli eserinden alınma . Molla Cami Çocuğun Vücuda
Gelmesine Sebep Ve Şehvete Vasıta Olan Kadınları
Kınama" bahsinde şöyle diyor:
"Şehvetle uğraşanlar kadına muhtaçtırlar. Kadın
sohbeti de ömrün temelini kazar, insanı candan eder.
Kadın nedir? Dince ve akılca eksik bir şey. Cihanda bu
çeşit eksik bir şey daha yoktur. Kemal sahiplerinin
ahlakı böyle akılsız bir mahluka aylarca, yıllarca
maskara olmaktan, kapılıp kalmaktan uzaktı. Bilgi
yolunu gösteren kamil bir insana göre akılsız bir
mahluka kapılıp kalan bir kimse o akılsızdan da
bayağıdır. Nimetler ihsan eden Tanrının lütuf
sofrasında kadından daha ileri bir nankör yoktur.
Kadına yüz yıl altın ve gümüş versen, tepeden tırnağa
onu mücevherlerle donatsan ,ona Şüster'in ağır ve
ipekli kumaşlarından elbise diktirip evini altın
kaplarla bezesen, kulağına lalden, inciden küpeler
taksan, altın işlemeli kumaştan gecelikler yaptırsan,
kavgaya başlayıp da kızgınlıkla kıvranmaya koyuldu mu
bütün bunları hiçe sayar, sonar dönüp: "A canımı
mahveden, ömrümü kısaltan herif, hiçbir zaman senden
bir şey görmedim!" der.
Yüzü tertemiz saf bir levhe
benzese de o levhte vefaya ait bir kelime bile yoktur.
Cihanda kadından kim vefakarlık gördü?...Onda
hilebazlıktan, gaddarlıktan başka ne görülmüştür ki!
Senelerce boynuna sarılır, seni kucaklar. Fakat yüzünü
çevirir çevirmez seni unutuverir..."
İnsan nasıl bakarsa öyle görür. Yaşadığımız
münferit olaylar genel yargılar oluşturmamızın
bahanesini teşkil ederler. Yukarıda iki farklı kişiden
alıntıladığımız örneklerde de görüleceği gibi başka
hiçbir konuda olmadığı şekliyle kadına dair
mülahazalarda aşırı subjektivite ve sanki eşyayı
tanımlar gibi bir kayıtsızlık hüküm sürmeye devam
etmektedir.
Dile gelmeyenler dile getirilirler
prensibince kadınlar da söz sahibi olamadıkları
dünyada söz konusu olarak kendi gerçekliklerinden bir
çok şeyi ister istemez kaybediyorlar. Bütün karmaşa
kadınların susarak söylediklerini erkeklerin sessizlik
ve durağanlık içerisinde bir mahcubiyet addederek,
onlar adına bağırıp çağırarak seslendirmelerinden
kaynaklanmaktadır. Erkeklerin yeterince susup,
kadınların yine yeterince konuştuğu bir ortamda doğal
olarak anlama ve anlaşılır olma sorunu da
kalmayacaktır.
10 Ağustos 2002
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|