d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

KARANLIK ODA
Ferhat Ünlü
FERHAT ÜNLÜ
ferhatunlu@
yahoo.com

Çuvaldızla intihar

Sen bir erkeksin. Naçizane kudretin, mütereddit atılganlığın ve şehvetli hayal gücünle bir erkeksin sen. Kar; soğuk, rüzgârlı bir kış gecesi, kadim çocukluğunun ürkütücü hayalet kostümleri ya da şu anda nerede ne yapmakta olduğunu bilmediğin istikbâldeki zevcenin kar beyazı gelinliğinin kıvamında şehrin üstünü şefkatle örterken denizin kudurmuş sularının yuttuğu kristal zerreciklere bakarak hayaller kurarsın.

Eldivensiz ellerin soğuktan tir tir titremektedir, parmaklarının ucunda biriken kar tanecikleri tırnaklarının arasından keskin, minyatür bir bıçak gibi sızar ve kanına karışıp şahlandırır utangaç zihnini. Kanın sulandıkça anımsar, kanın sulandıkça hayal edersin. Canım kardeşim benim.

Sen bir erkeksin. İstanbul'un uzak bir semtinden Boğaziçi'ne -tıpkı çocukluktan yetişkinliğine hiç durmamacasına usul usul ilerler gibi- yol aldığın kasvetli, boğucu bir yaz gecesi kara dumanını gökyüzüne üfleyen soluk kırmızı renkli, yaşlı bir otobüsün demirlerine tutunduktan sonra terli vıcık vıcık avuçlarına yapışan o metalik, gri koku senindir artık.

Zira sen, o demirleri sıkıca kavrayarak saatler, günler, aylar ve hatta yıllar önce oraya tutunmuş yaşlı hemcinslerinin geçmişteki cesaret dolu adımlarını ve kederli kaderlerini emanet almışsındır. Bundan böyle bayrak sendedir. Gazan mübarek olsun.

Şimdi ben, savaşın ve barışın ve aşkın ve hüznün ve istiklâlin ve esaretin ne olduğunu anlamak için eşyaya bakman gerektiğini söyleyeceğim sana. Çünkü evlat, çünkü eşya hayatın ta kendisidir. Çünkü ancak, zamanın eşya üzerindeki ölümcül tahribatını izleyerek yürüyebilirsin bu yolu.

Kim bilir kaç nemli, soğuk, ıslak gecede sırta sırta vermiş yüzlerce evin çatısından duman püskürten, azgın yağmur tanelerinin dövdüğü eski soba borularının mazisindeki bitip tükenmez hüznün izlerini -her yanı is ve pasla kaplanmış- gövdelerinde bulursun.

Ya da... Ya da karlı dağların sarp yamaçlarını andıran saçak saçak, tomurcuk tomurcuk kristallerle her yanı kaplanmış bir buzluğun içinden zorla söküp çıkardığın elli yıllık bir cezerye kalıntısının damağında bıraktığı tadı düşün. İşte o, "zamanın" tadıdır.

Eşyanın kokusu ve tadı ve sesi evlat! Eşyanın gerçekliği...

Hatırla ya da hayal et, güneşli pırıl pırıl bir sonbahar sabahını... Sultantepe'nin arka sokaklarında bütün şehir halkına boyun eğmiş emektar parke taşlarının üzerini envai çeşit çiçeklerin örttüğü yollarda yürüdüğün herhangi bir sonbahar sabahını...

Gökyüzünde kaşları çatık veya gülümseyen yahut ağlayan ya da hoş gören bakışlarıyla salkım salkım bulutlar seni izlemekte. O gün ne yapacağının bir önemi yok evlat. O gün ille de istikbâl için bir şey yapman gerekmiyor. Sadece serin sonbahar sabahına ve bulutlara karşı sorumlusun.

Lâkin yine de o sonbahar sabahının anılarını belleğinin mahrem köşelerine kaydet. Kokusunu, serinliğini, rengini... Duyduğun, hissettiğin, gördüğün her şeyi ama her şeyi... Çünkü bir gün anlatmanı isteyecekler senden, o sabahın hikâyesini. Oğulların ve kızların ve torunların olacak senin. Zürriyetin; eskimiş, zaman tünelinin içinde ufaldıkça ufalmış bir gövdenin titreyen parmaklarından fışkıran harfler ve kanı iyice çekilmiş dudaklarından dökülen kelimelerle yaşayacak.

Sen bir erkeksin evlat. Geçmişi anımsarken geleceğin, geleceği düşlerken geçmişin kudretli kollarına bırakabilmelisin kendini yeri geldiğinde. Kalabalık otobüs duraklarında, havaalanlarında, çarşıda, vapurda, sinemada, cadde ve sokaklarda gördüğün başını öne eğmiş, geleceğe hüzünle ama inadına bir umutla bakan parmakları yüzüksüz kızlardan birinin soyadını bir gün değiştirebileceğini bilmelisin.

Duvarları gökyüzü rengine boyalı bomboş bir salonda asılı, diğer bütün eşyanın kendisini birer birer terk etmiş olmasına aldırmaksızın zamana ve hayata direnen saadetle buğulanmış siyah-beyaz bir fotoğraf karesini düşün.

Unutulmaz bir düğün gecesi objektife kararsız bir mutlulukla gülümseyen kar beyazlar içindeki telli duvaklı gelinin bir dünyadan bir başka dünyaya, bir yaşamdan bir başka yaşama doğru süzülüyor olmanın yarattığı heyecanla terlemiş avuçları vardır. İşte o avuçları sen tutmalısın.

Eşyayı ve insanı tanı evlat! Eşyanın ve insanın acısını hisset damarlarında. Bindiğin bir şehirlerarası otobüste yaslandığın o koltuğa daha önce; yaşamak, ayakta kalmak uğruna emek verdiği için sırtı terlemiş kaç kişinin oturduğunu düşün. Erkek ya da kadın, önemli değil... Onların daha önce gittiği yoldan gidiyorsun. Onların yürüdüğü yolu sen şimdi yürüyorsun. Lâkin fark etmez, geç kalmış değilsin. Herkes yürüdüğü yolları bir daha ve bir daha ve bir daha yürüyor nasılsa.

Soğuk bir kış gecesini geride bırakmış, erkeklerle dolu bir sabahçı kahvesine girdiğinde önüne emrivaki konulan ağzına kadar çay dolu ince belli, narin bardağı, ellerini ısıtmak için avuçlayınca o bardağa daha önce kaç kişinin dokunduğunu da hatırlamalısın.

Havanın henüz aydınlanmadığı bir sabah bindiğin Üsküdar-Sirkeci vapurunda kurulduğun koltuğa, yıllar önce aynı vakitlerde ekmek parası için yollara düşen babanın da kaç kere oturduğunu bilemezsin. Ama o koltuğun babanın malı olmadığını bilmelisin. Baban öldü evlat. Heyhat! Baban uzun yıllar önce öldü.

Ama sen ağlama. Canım kardeşim benim. Erkekler ağlamaz.

Sadece çocukluklarında ağlar erkekler ve o zaman da bir erkek değildirler henüz ve zaten gelecekte hiç ağla(ya)mayacaklarını bildikleri için en çok o zaman ağlarlar ve ne zaman ki kısacak ömürlerinin anımsayabildikleri ilk ânından beri sürekli koruyup gözetmelerinin tembihlendiği uzuvları yalnızca çişleri geldiğinde değil, şehvetli hayallere daldıklarında da irileşir, işte o zaman bırakırlar ağlamayı.

İğneler çuvaldız olmuştur artık. Ve işte tam da şimdi, bir çocukken tertemiz, ak pak zihinlerine, sürekli korkutuldukları küçük toplu iğneler gibi saplanan kadim bir ilkeyi anımsamaları gerekmektedir. Fakat o ilkeyi yeniden çocukça değil, bu kez erkekçe yorumlayarak...

Böylece iğneyi kollarına batırıp ağlamak yerine kızgın çuvaldızı kalplerine saplayıp intihar ederler.

28 Ağustos 2005

• Yazarın diğer yazıları...

Madame Bovary’ye âşık olan taksi şoförü
Sırtüstü yatan ölü askerler
Hutbesinde Freud'dan bahseden imam - 2
Hutbesinde Freud'dan bahseden imam
Çuvaldızla intihar
Mucizenin ucundaki gerçek
Zaman tüneli
Düşler, Anılar ve 'Uykuda Çocuk Ölümleri'
Korku
Şiddet ve bıyıklar
Akıl çelen masallar
Modern büyünün gölgesinde
Uzmanlığın ihaneti
Dil kompleksi
'Öteki'lerin iktidarı
Talihsiz yangın yeri, kirli şömine
Dil idealizmi ve diyalektik cambazlık
İğdiş edilmiş estetik ve 'Zaafiyet Teorisi'
Suç labirenti
Post-modern polisiye ve Okültizm
Seri, zirve, cinayet, ölüm
Bir şeytan, bir gölge, bir insan
Sadakatsizler ve kahramanlar
Yazının İktidarı
Deliler ve "Hypochondriac"lar
Ayın karanlık yüzü
Krallar ve köleler
İhanet
Dünya erkeklerini kullanma günü
İktidar
İntihar eden gençliğe hitabe

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız. - Montaigne

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby