| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Düşler, Anılar ve 'Uykuda Çocuk Ölümleri'
Contrahit orator, variant in carmine vates1
Bilinç hayal gücünün
düşmanıdır. Boşuna değildir istisnasız her insanın düş görürken 'imgesel'
yaratıcılığın en uç sınırlarında dolaşması. Rüyalarda, her şeyden önce zamanı ve
mekânı parçalayarak yaratıcılığın ilk adımını atar zihnimiz. Zamanın ve mekânın
başka bir özü, başka bir anlamı vardır bilinç ötesinde. Nesnel zamanda saatler,
hatta günler sürecek olaylar düşlerde saniyelere sığabilmekte, uzun ve çetin
yolculuklarla aşılabilecek yollar bir anlığına ayaklarınızın altına
serilebilmektedir. Tıpkı bir anımsama gibidir
bu. Bütünlüklü olaylar süzgeçten geçmiş, damıtılmış ve yalnızca bir ya da bir
kaç imgede yeniden anlam kazanmıştır. Yıllar süren kadim çocukluklarımızdan
geriye bir bisikletin hayal meyal görüntüsü, bir tütün kolonyasının derin
kokusu, gök mavisi renginde bir mızıka ya da bizi o günlere götüren başka şeyler
değişmez birer simge olarak kalmazlar mı? Kuytu köşelere hapsedilmiş,
ama her an ortaya çıkmaya hazır imgelerle doludur bilinç ötesi. Bilincin
hapsettiği bu imgeler, düş görürken ya da anımsarken kırılmış bir cam kapsülden
saçılan mikrobik organizmalar gibi dağılırlar sağa sola ve gün yüzüne çıkmanın
uğraşını verirler. Ötekisini arayan 225 milyon sperminkinden farklı bir savaşım
değildir bu. İyi olan eşini bulur ve 'canlı bir düşe, bir anımsamaya' dönüşür.
Bilinç ötesinde kuşatılmış zehir etrafa saçılmıştır artık. Varlık öncesinin
konsantre zehri, var olanın ve hayatın panzehiri olacaktır. Çocukluğumdan beri
rüyalarım ve anılarım zehirliyor beni. Gözümü kapatıp düşlere dalıyor ve
uyanıyorum. Neredesin ey zaman! Anılarım alıp götürüyor
beni uzak, kadim geçmişlere. "Göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş zaman" diyorum.
Ne farkı var ki geçmişin bir uykudan. Uyuyup uyanmaktan başka nedir ki yapıp
ettiğimiz. Anlatmak zordur düşleri ve
anıları. Zaman yitmiş, parçalanmıştır. Yitirdiğinizi bulup çıkaramaz,
parçalanmışı toplayamazsınız. Mekânsa -sanki bir masalmışçasına- bir varmış, bir
yokmuş gibidir. Varlığını hisseder, ama bir türlü ayak basıp üzerinde
yürüyemezsiniz. 'Düş'ünceyi anlatmaya
benzemez 'düş'leri ve anıları anlatmak. Düşünce; üç ayaklı, sistematik bir
zihinsel sürecin sonunda anlatım araçlarına dökülebilir ne de olsa. Önce
sezersiniz, bütün zihinsel faaliyetlerin ilk aşamasıdır bu. ‘Karanlık Oda’da
suya batırılan bir opağın üzerindeki fotoğraf karesi gibi yavaş yavaş
belirmeye başlar sezgilerimiz. Soyuttan somuta uzanan o meşakkatli yolculuk
başlamıştır. Ardından sezgiler kavrama
dönüşür, eş deyişle billurlaşırlar zihnimizde. Ve sonra en uygun araçları
(çoğunlukla kelime, kimi zaman da görsel ya da işitsel dil) kullanarak anlatırız
düşüncelerimizi. Bu üç aşamalı süreci yönlendiren bilinçtir. Yani anlatmak,
anlatabilmek için ihtiyaç duyduğunuz en önemli şey, hayal gücünün düşmanından
başka bir şey değildir. Düşler ve anılarsa bilinç
ötesine dairdir. Ve bilinç ötesini bilinçle anlatamazsınız. Hangi birimiz şikayet
etmemiştir, rüyalarımızı tıpkı gördüğümüz gibi anlatamadığımızdan. Her şey en
tam olsa bile düşünüzün o anda sizde uyandırdığı hisleri kelimelere
dökemezsiniz. Anlatmak bir sanattır.
Öyleyse iyi anlatabilmek için uyanıkken düş görmek gerekir. İyi sanatçı,
uyanıkken (bilinçliyken) düş gören ve düşünü gereğince anlatabilen sanatçıdır.
Rüya, anılar, bilinç, hayal
gücü, sezmek ve anlatmak üzerine bütün bu düşünceleri dile getirmemin nedeni,
beni epey etkileyen bir eser üzerine birkaç kelam etmek. Baştan sona bir düş
serüveni olan ve insanı; uykuya, düşlere, çocukluğuna çağıran bir romandan söz
açmak istiyorum. Ne anlamlı rastlantıdır ki romanın adı da 'Uykuda Çocuk
Ölümleri'. Yazarının adıysa Ali Teoman. Bilmeyenler için söylüyorum, Teoman
aslında bir mimar, ama hayatını yazmaya vakfetmiş. Daha önce edebiyat
dergilerinde birkaç eleştirisini okumuştum. Öyküleri ve bir romanı olduğunu
sonradan öğrendim. Ali Teoman bildiğim
kadarıyla en az iki Batı diline (İngilizce ve Fransızca) ve ayrıca Osmanlıca'ya
hakim. “İyi yazmak için ana dilden başka dil bilmek şart mı?” diye soracak
olursanız elbette, “Şart değil” derim, ama Teoman'ınki gibi etimolojik ve
semiyolojik açıdan zengin bir eseri ortaya koyabilmek için birkaç dile
hakimiyetin gerekli olduğunu söyleyebilirim. Buna ek olarak yazarın 'öz
Türkçe'ye de (Ölçülü kullanılan ve metinlere uyum sağlayan 'ekin', 'acun' gibi
kelimelere rastlıyorsunuz romanda) son derece hakim olduğunu söylemeye gerek var
mı bilmiyorum. Ali Teoman, yeni bir dili
'bulup çıkardığı' romanında ilginç kısaltmalar da türetmiş. (Bulup çıkarma
diyorum, çünkü bunu bir nevi edebiyat hafiyeliği olarak değerlendiriyorum.)
‘Uykuda Çocuk Ölümleri'nin roman dilindeki kısaltması da ‘UÇÖLÜM’. Çok katmanlı okumaya açık
bir roman 'Uykuda Çocuk Ölümleri'. 447 sayfalık bir dil şöleni, bir düş bahçesi,
bir labirent, roman türünün hemen bütün alt türlerine, önemli pek çok yazar ve
düşünüre göndermelerle dolu bir post-modern metin, bir korku ütopyası ve aynı
zamanda sarkastik bir kurmaca. Teoman, hızlı okunabilecek
bir roman yazmış. Fakat 'hız', hemen tüketimi çağrıştırmasın size. Hızlı
okuyabilirsiniz evet, ama hızla tüketemezsiniz bu romanı. Tarihi sanki üretim
ilişkilerinin değil de, tüketim ilişkilerinin belirlediği bu ucube hız çağına
yenik düşmeyecek nitelikte kalıcı değerler içeriyor çünkü bu roman. Ali Teoman da onlardan
olmalı. Günümüzde parmakla gösterilecek kadar azalmış olan o 'ideal
tutkunları'ndan... 'Başarı'nın hızla ölçüldüğü bir çağda kalıcı olmayı
hedefleyerek genel geçer 'başarı'ya daha başlangıçta sırt çevirme cüretini
gösteren o 'direnişçi azınlıktan'... Tahmin edebileceğiniz gibi
çok satmamış 'Uykuda Çocuk Ölümleri'. Sessizlikle karşılanmış. Aslında kitabın
değerini bu sessizlikle açıklamalı bence. (İnternette arama yapsanız A. Ömer
Türkeş'in eleştirisi dışında derli toplu bir yazı çıkmıyor kitap
hakkında.) Peki ne anlatıyor Ali Teoman? Uyanıkken gördüğü bir 'düş'ü
anlatıyor. Düş diyorum, çünkü bilinen anlamda zamanı ve mekânı yok hikâyenin.
Belirsiz bir tarihte İstanbul'un belirsiz bir semtinde Xeno adında bir adam
yaşamaktadır. (Yazar sadece tarihin ve mekânın ucunu gösteriyor okura.) Kudüslü
bir Yahudi ailesinin torunu olan Xeno, gizli servis yapısında örgütlenmiş bir
şirkette memur olarak çalışmaktadır. Alttakinin bir üstünden başka kimseyi
tanımadığı 'Şirket'teki odasında bir gün bir zarf bulur Xeno. Her gün üzerinde
çalıştığı dosyalardan epey farklı olan bu zarf, memur Xeno'yu tuhaf bir seyahate
sürükleyecek ve karmaşık bir olaylar dizisinin içine atacaktır. Xeno'nun zarftaki dosyanın
anlamını bulmaya çabaladığı gerilimli bir soruşturma serüvenidir bu aynı
zamanda. Xeno; biraz merak, biraz da mecburiyetten ötürü araştırmaya başlamıştır
'Uykuda Çocuk Ölümleri'ni. Bu araştırma, kendi halinde gösterişsiz bir memur
olan Xeno'ya; sonunda 'Şirket'in gerçek yapısını öğreneceği bir labirentin
kapılarını açacaktır. Romanın belkemiğini
oluşturan labirent serüveni, Xeno’nun bir gece ‘Şirket’te dolaşırken bir hırsız
tarafından şirketin kasalarından birine kilitlenmesiyle başlıyor. Xeno, sonunda
kasadan çıkmanın bir yolunu bulur. Ama bu yol, Xeno'yu gitmek istediği yere
götürmez, tam tersine karmaşık bir labirentin içine sürükler adım adım. Xeno,
içerdeki manivelayı indirince kasanın altı açılır. Kahramanımız uzun borulardan
geçer ve 'Şirket' evraklarının yakıldığı bir dev fırına düşmek üzereyken
boruların çeperlerine tutunarak son anda canını kurtarır. (Bu dev fırın da 'Bin
Dokuz Yüz Seksen Dört'te, eski evrakların, dolayısıyla tarihin yakıldığı kazan
dairelerini anımsattı bana.) Boruların arasından da bir
çıkış yolu bulan Xeno tekrar odasına dönmeye çalışırken yeraltında o tünelden bu
tünele, o salondan bu salona geçer, ama bir türlü labirentten çıkamaz. Yolda
karşılaştığı gece bekçisi, et hamalı ve ikiz mimarlar ona yol gösterse de bu
yardımlar sonuç vermez. Çünkü Xeno kaderine doğru yol almaktadır. Ve 'düş'ün
sonu, Xeno için bir 'düş kırıklığı'dır. Ali Teoman, korku ama aynı
zamanda mizah yüklü romanının sonunda X-Y-Z denklemi ekseninde (basit olmasa
bile açık bir denklem) gizemi ifşa ederek hem kurmaca ile gerçek arasındaki
keskin çizgiyi okura hissettiriyor, hem de romanın baştan sona bütünlüklü bir
matematik yapı üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Yazar böylelikle dolaylı bir
şekilde, “Zamanı ve mekânı kendi matematiğine göre yeniden bir araya getiren bir
düş gördüm ve size anlattım. Siz de bir düş görmüş oldunuz” diyor. Okur olarak bu düşü
yaşıyorsunuz. Başlarda da söylediğim gibi totaliter bir sistemce kuşatılmış iki
insanın hikâyesini anlatan 'Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'teki o ürperti atmosferine
ortak oluyorsunuz, Xeno'yla birlikte yol alırken. Kimi yerde Kafka'nın şizofren
dünyasına davet ediliyorsunuz, kimi yerde de Joyce'un -Ulysses'in son
sayfalarında olduğu gibi- dil, imla kurallarını ve anlam bütünlüğünü yok sayan
metinlerini okuduğunuz hissi veriliyor size. Bunun yanı sıra Xeno'nun ‘UÇÖLÜM’ü
araştırırken rastladığı BİLANS'daki (Bâtınî İlimler Ansiklopedisi) bilgiler,
felsefe ve dinler tarihine göndermeler, göstergebilim ve söz dizim oyunları da
işin içine girince bir Eco romanı okuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Elbette ki bütün bunlar
yazarın bilinçli tercihi. Aslında Ali Teoman, çoğu yerde kurmacanın
giriftliğiyle alay ederek ‘illüzyon hissini’ okurda güçlü bir şekilde uyandırmak
istemiş. Yazar; büyük sanatçıları, akımları tokuşturarak ve özellikle
ansiklopedinin yer aldığı bölümlerde dinlerle felsefeyi çakıştırarak ince,
anlamlı bir mizahla yüklü bir ‘post metin’ kurmuş. Kitaptaki göndermelerin
hepsini sıralamak mümkün değil. Zaten dikkatli ve iyi okurların gözünden de
kaçabilecek ölçüde gönderme var romanda. Romanın finalinde arzın merkezine doğru
yol almak üzere harekete geçen Zeplin'in, açıkça bir kurtarıcı Nuh Gemisi olarak
tasvir edilmesi benim önemli bulduğum göndermelerden sadece biriydi. Romanın farklı alt türlerle
temasına gelince... Eserde alt türlerin (polisiye, fantezi, siyasi gerilim gibi)
ustalıkla kullanılması yazarın, bu türleri iyi tanıdığını göstermiyor yalnızca,
fakat aynı zamanda türleri yeri geldiğinde çatıştırıp yeri geldiğinde
bütünleştirebilen bir kurgu ve anlatım gücüne sahip olduğunu kanıtlıyor. Öyle
ki, “Demek bir roman kişisi aynı anda hem kuşatılmış Winston Smith, hem de
gerçeği inatla sorgulayan Baskerville’lı William olabiliyormuş” diyorsunuz.
Çünkü -tıpkı romanın bütünündeki gibi- karşıtlar ve farklı olanlar Xeno'nun
bünyesinde son derece ustaca harmanlanmış. Baş kişinin, hem hiçbir şeyin
farkında olmayan saf bir memur, hem de kuşkusuz sonu aydınlık bir tünelin
karanlık koridorlarında kararlı bir şekilde yol alan bir 'bulup ortaya çıkarıcı'
olmasının izâhı bu. Romanın en önemli bölümü
olan final hakkında -gizemi deşifre etmemek amacıyla- detaylı bilgi vermiyorum.
Ama türlerle ilişkiyi biraz daha açmak için finale dair birkaç şey söylemek
gerekiyor. Metodolojik bakıldığında Ali Teoman, temas ettiği türler arasında
polisiyenin bence en önemli gereğini yerine getirmiş. Bu gerek, finalin polisiye
okurlarında yarattığı hisle ilgili. Her gizem romanı düşsel bir
piramittir, tabandan tavana (başlangıçtan sona) doğru karmaşık gerçek giderek
yalınlaşmakta, böylelikle basitleşmektedir. Her polisiyede gerçeğin açımlanması
'düş'ün parçalanması, un ufak edilmesi anlamına gelir. Demek, finaller okur için
aynı zamanda bir düş kırıklığıdır. Tıpkı orgazm anına doğru yolculuk gibi yavaş
yavaş başlayan ve giderek şiddetini artıran bir son (eş deyişle bitiş)
duygusunun metne nüfuz ettiğini görürsünüz polisiye romanda. Ve gizem, ‘kim’ ve
‘neden’ soruları ekseninde çözümlenir çözümlenmez bir ‘hissi düşüş’ başlar.
'Düş'ten 'düş'üştür bu bir anlamda. Şiddet azalır ve en sonunda yok olur. Ritmi
önce giderek yükselen kalp atış çizgilerinin ya da radyo dalgalarının sonra
silikleşip kaybolmasına benzetebilirsiniz bu etki azalması serüvenini.
Düş artık parçalara
ayrılmıştır. Bu aşamadan sonra kalsa kalsa ancak düşün gölgesi ve onun
yaratacağı şok kalır size. Teoman'ın romanının finali de bu şok hissini
uyandırıyor. Kuvvetle muhtemel yirmi
otuz yıl sonra adından bile söz edilmeyecek yazarların has okuru tatmin etmekten
uzak metinlerinin kitle 'iletim' araçlarında boy gösterdiği günümüzde tam da
'Uykuda Çocuk Ölümleri' gibi iyi edebi eserlere ihtiyacımız var. Ve bu iyi
eserlerden her fırsatta söz etmek gerekiyor. Ali Teoman'a üç şey için
teşekkür etmek istiyorum: İlk olarak bize -okura- gerçekten iyi bir roman hediye
ettiği için. İkincisi hız çağının içi boş 'başarı'larına sırt çevirme cesaretini
gösterebildiği için... Ve hepsinden önemlisi -bir sanatçı olarak- uyanıkken
(bilinçliyken) düş görebildiği ve düşünü hakkıyla anlatabildiği için... Düşler ve anılar unutulmaz.
Bilinç yok saysa bile onları, bilinç ötemizde yaşarlar çünkü. Düşsel yapıtlar da
böyledir. Zaman savursa da onları öncekinden sonrakine, tutunup kalırlar
belleğimizin mahrem köşelerinde.
[1]
“Speakers summarize, poets transform in their verses.” (Konuşmacılar
özetler, şairlerse dizelere dönüştürür.) Joyce, A Portrait of the Artist as
a Young Man. s: 129.) 5 Mayıs 2004
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|