d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

KARANLIK ODA
Ferhat Ünlü
FERHAT ÜNLÜ
ferhatunlu@
yahoo.com

Korku

Bir adam, gecenin bir vakti yalnız kaldı ve korktu. Şeytan hemen yanı başında, ensesindeydi. Önce Tanrı’ya sığındı adam, dua etti. Korkudan döktüğü gözyaşları yanaklarından süzüldü ve dua ederken belli belirsiz kıpırdayan dudaklarının kenarında birikip durdu gece boyunca.

Başaramadı adam, ‘Şeytan’ı kovup cesaretini toplayamadı bir türlü. Umarsızdı, sarp bir kayalığın tepesine kurulmuş gösterişli ve kasvet dolu bir şatonun içinde, karanlıklarla kuşatılmış hissediyordu kendini. Siyah paltolu, ürkünç maskeli adamlar karanlığın içinde ansızın beliriyor ve saatlerce adamın yüzüne baktıktan sonra hiçbir şey söylemeksizin kayboluyorlardı. Bir yırtıcı kuş şatonun semalarında dolanıp duruyor ve adamın bilmediği bir kadim zaman dilinde şarkılar söylüyordu. Gökyüzü yoktu, bütün renkler siyahtı.

Sonra ansızın bir şömine yandı büyük bir salonun ücra köşesinde. Tan kızıllığı belirdi ufukta. Kan adamın damarlarında şahlandı ve yüzünde öylece asılı kaldı. Kırmızı olgunluk demekti, kırmızı yok oluşu gösterirdi. Ve varlığın sonu olgunluktu.

Adam uykuya sığındı sonunda. “Uyu” dedi kendine. “Uyu ki ölesin ve sabah yeniden dirilesin.” Uyudu. Düşünde cennet bahçeleri, ırmaklar, kadınlar, kızgın ateş, köprüler ve zebaniler gördü. Haz duydu ve korktu.

Adam ölümü arzulamıyordu, çünkü onu merak etmiyordu. Ölümden sonra ne olacağını biliyordu. Ölümden sonrası dirilişti.

Sabah dipdiri uyandı. Umutluydu, gökyüzü masmavi bir şemsiye gibi açılmıştı başının üstünde. Onu koruyacaktı mavi kaldığı sürece. Tuhaf bir güven duygusu kapladı içini. Gece çok korkmuştu, ama şimdi güven duyuyordu. Gökyüzüne güveniyordu adam, maviye güveniyordu. Çünkü yok olmasından en çok korktuğu şeydi mavi gökyüzü.

Adam, korkularıyla yüzleşebilmenin kendine en çok güvenen insanların işi olduğunu düşünürdü. En çok korkan insanların kendine en çok güvenen insanlar olduğunu da... Çünkü yalnızdı. Yalnızken bir tarafı; ‘külli irade’ye yaklaşır ve güçlü olduğunu hisseder, bir tarafıysa kötülüğe karşı savunmasız kaldığını bilir ve korkardı.

Adam başkaları ile birlikteyken de korkuyordu. Onlardan korkmasının bir nedeni de onları korkutuyor olmasıydı. Ayrıca gençlerin çiğ, uzlaşmaz, sert bakışlarında kendi gençliğini görüyor ve ürküyordu. Yaşlıların yüzlerindeki bitkinlik ona gelecekteki acınası halini tasvir ediyor ve onu dehşete düşürüyordu. Mezarlıklar, ona ölümün en az var olmak kadar güçlü olduğunu hissettiriyordu.

Korku... Yalnızca adıyla bile onu en çok korkutan şeydi. Ona hep yeniliyordu. Uyuyunca kendini iyi hissediyordu, ama uyanık kaldığı sürece bitmez tükenmez çatışmaların ortasında buluyordu kendini. İnsanlarla savaşıyordu çünkü. Savaşmayı seçmişti aslında adam, ama savaşmaktan hoşlandığı için değil, savaşmak zorunda olduğu için...

...

Yukarıdaki adam hakkında ‘korku’yla yaşamakta olduğundan başka bir şey bilmiyoruz. Ama yalnızca bu bile onu tanımaya yetmez mi? Onu tanımak için hakkında çok şey söylemek gerekmiyor aslında. Çünkü o adam çağımızın adamı, o adam biziz, o adamı zaten tanıyoruz.

Albert Camus, yaşadığımız çağa ‘Korku Çağı’ demişti. Ona göre 17. yüzyıl matematiğin, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl biyolojinin çağıydı. 20. yüzyıl ise korkunun çağı oldu.

Camus; nesnel meseleleri, diyalektik bir yaklaşım içinde dizgesel olarak ele almadığı için bir sistem filozofu değildi. Ama çağının ve geleceğin insanının sorunlarını görmüştü. Geçmiş üç ayrı yüzyıla üç ayrı disiplinin yön verdiğini söylerken, onlardan hemen sonraki asrın temel dinamiğinin ‘bilim dışı’ bir şey olduğunu iddia etmesi rastlantı değildi. Bu, Camus’nün kimi felsefe tarihçilerince ‘bilime karşı’ bir düşünce adamı olmasıyla açıklanamaz. Buradaki ayrım, sorunlara pozitif bilimlerin ya da salt düşüncenin ışığında yaklaşmakla ilgili. Camus, düşünceyi ve onun bir aracı olan sanatı seçmişti.

Albert Camus, ‘korku’yu anlatırken ilginç bir nitelendirmede bulunmuş ve ‘korku’nun bir bilim değilse de bir ‘teknik’ olduğunu söylemişti. Bu, çok açık olarak şu anlama geliyor: İletişimin yok olduğu bir çağda tek araç ancak ‘korku’ olabilir. Eğer insanoğlu ‘şiddeti’, doğaya hükmetmek için bin yıllardır bir araç olarak kullanıyorsa çevresine (çevresindeki insanlara ya da yığınlara) hükmetmek için de şiddetin tamamlayıcısı olan ‘korku’yu kullanabilir. 

Bu düşünce giderek, varolan bütün iktidar aygıtlarının işleyiş yapısını da açıklar. Sistemler, korku salarak kendi varlıklarının devamını sağlarlar. Ve bunu yığınların kendilerine güvenmelerini sağlayarak yaparlar. Çünkü korku, tek başına -bir ucunda güven duygusu olmaksızın- hiçbir işe yaramaz. Güven duygusu da yığınlara ancak onları bir şeylere inandırarak verilebilir. İnsanları inandırmanın en etkili yollarından biri de onları korkutmaktır.

Korku, işte bu yüzden bir tekniktir. Camus’nün kendisinden yola çıkarak anlatmaya çalıştığı çatışma, kendi olma bilincine varmış insanların başkalarınca oluşturulmuş yerleşik düzenlerle olan meselesinden başka bir şey değildir. Nitekim Camus, ‘Yabancı’ adlı eserinde ‘yerleşik’ olanla 'uzlaşmayan' arasındaki gerilime ortak eder okuru.

Çağımız insanındaki korku sorununu çözümlenemez kılan nedenlerin başında kişilerin algı ve anlayış düzeylerine göre korku ile kurdukları ilişkinin karmaşıklığı gelir. Korku ilk görünümde nesnel bir unsurdur. Bir insanın ya da bir topluluğun gücünü aşan ve statükoyu temsil eden güç, korku kavramını nesnel bir gerçeklik, sonu gelmez bir tehdit olarak insanların önüne koymuştur. Ancak sorun burada bitmez. Hâkim kılınan nesnel korku, onu bir şekilde hisseden ama çözümlemeye çalışmayan insanlar için 'dokunulmaz' bir şeydir. Bu insanlar, meseleyi çatışmaları gereken bir şeyle uzlaşarak çözmüş görünürler ve yollarına devam ederler.

İkinci gruba giren insanlar ise korku sorunu konusunda bir vicdan muhasebesine giderler. İlkin korkunun kaynağını anlamaya çalışırlar, sonra gerekçelerini ortaya koymanın uğraşını verirler ve muhtemelen her iki sorgudan sonra, cevaplardan tatmin olmayıp 'çatışma'yı seçerler.

Bu bağlamda Franz Kafka'nın Dava adlı romanında adli sistemce ne olduğunu bilmediği bir suçla yargılanan Jozef K.'nın yaşadığı korkunun en önemli nedeni bu korkuyla yüzleşmeyi seçmiş olmasıdır. K. cesaretli biridir, ancak bu, korkusunu bertaraf etmemekte tam tersine katlayarak artırmaktadır. Kafka'nın kendisine pek benzeyen K. karakterinin çatışmayla başlayan roman boyunca hissedilen 'taviz vermez' tutumu bu cesaretin göstergesidir. K., mahkemedeki ilk duruşmasında sisteme ve onun bekçilerine adeta meydan okuyan bir konuşma yapar, böylelikle seçimini baştan yaptığını gösterir.

Öyleyse korku, kelimenin gerçek anlamıyla yalnızca onunla yüzleşmek isteyenler için vardır. Korkusunu onunla çatışarak aşmaya çalışan birindeki cesaret duygusu korkudan beslenir ve aynı zamanda korkuyu yönlendirir.

Camus'nün 'Yabancı' adlı romanının baş kişisi 'Meursault'un kayıtsızlığı da kökeni eski deneyimlere giden gizli bir korkuyu yansıtır. Meursault, saçmayla baş edebilmenin ancak onunla ilişki kurmamakla mümkün olabileceğini düşünmektedir. Sözgelimi, ölüm kavramı kendi içinde bir anlama sahiptir, belki de huzur demektir. Fakat insanın ölümle ilişkisini belirleyen şey bu anlam ya da huzur değil, ölüm tehdidinin, ölüm korkusunun yarattığı anlamsızlık ve huzursuzluktur. Meursault, annesinin ölümüne de bu yüzden başkalarına acımasız görünecek bir kayıtsızlıkla yaklaşır.

Camus'nün eserinin baş kişisi aynı kayıtsızlığı sevgilisi Marie'ye karşı da sergiler. Onun evlenme tekliflerine, “Benim için fark etmez, çok istiyorsan evlenebiliriz” yanıtını verir ama onu kelimenin tanıdık manasıyla 'sevmediğini' de dile getirir. Meursault, Marie'yi seviyor olsa bile bununla yüzleşmek istememektedir. Çünkü sevginin doğuracağı sahiplik, Meursault’un altından kalkamayacağı yükümlülükleri de beraberinde getirecektir.

Dış dünyaya yabancılaşarak yükümlülükten kaçmayı seçen Meursault'un kayıtsızlığı  çok daha büyük yükümlülükler doğurmuştur. ‘Anlamsızlığa’ inandığı için işlediği bir cinayet onu adli erk ve toplum nezdinde mahkûm edecek ve annesinin ölümü karşısında gösterdiği tavırdan başlayarak bütün 'kayıtsız' eylemleri de bu mahkûmiyeti besleyecektir.  

'Dava'nın 'Josef K.'sı ile 'Yabancı'nın 'Mearsault'unun davranışlarını belirleyen aynı kaçınılmaz gerçektir: “Korku.” Biri cesaretle; diğeri ise kayıtsızlıkla savaşmayı seçmiştir korkularıyla. Ama savaş araçları ne olursa olsun ikisini de aynı kederli son beklemektedir.

Eğer çağımızın dünyası bir 'korku şatosu' ise, korku; şömineler yanana, tan kızıllığı belirene ve kan damarlarda şahlanana kadar devam edecektir. Korkuyu ancak kesin bir çaresizlik ya da gerçek bir olgunluk ortadan kaldırabilir. Ölüm her iki seçeneği de sunar bize.

Ansızın bir şömine yanar büyük bir salonun ücra köşesinde, tan kızıllığı belirir ufukta, kan şahlanır damarlarımızda ve uykuya sığınırız.

Huzur, biraz daha huzur... [1]


[1]- Goethe'nin ölüm döşeğindeyken, “Işık, biraz daha ışık” dediği rivayet edilir.

4 Mart 2004

• Yazarın diğer yazıları...

Madame Bovary’ye âşık olan taksi şoförü
Sırtüstü yatan ölü askerler
Hutbesinde Freud'dan bahseden imam - 2
Hutbesinde Freud'dan bahseden imam
Çuvaldızla intihar
Mucizenin ucundaki gerçek
Zaman tüneli
Düşler, Anılar ve 'Uykuda Çocuk Ölümleri'
Korku
Şiddet ve bıyıklar
Akıl çelen masallar
Modern büyünün gölgesinde
Uzmanlığın ihaneti
Dil kompleksi
'Öteki'lerin iktidarı
Talihsiz yangın yeri, kirli şömine
Dil idealizmi ve diyalektik cambazlık
İğdiş edilmiş estetik ve 'Zaafiyet Teorisi'
Suç labirenti
Post-modern polisiye ve Okültizm
Seri, zirve, cinayet, ölüm
Bir şeytan, bir gölge, bir insan
Sadakatsizler ve kahramanlar
Yazının İktidarı
Deliler ve "Hypochondriac"lar
Ayın karanlık yüzü
Krallar ve köleler
İhanet
Dünya erkeklerini kullanma günü
İktidar
İntihar eden gençliğe hitabe

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü. - T. S. Eliot

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby