| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Korku
Bir adam,
gecenin bir vakti yalnız kaldı ve korktu. Şeytan hemen yanı başında,
ensesindeydi. Önce Tanrı’ya sığındı adam, dua etti. Korkudan döktüğü gözyaşları
yanaklarından süzüldü ve dua ederken belli belirsiz kıpırdayan dudaklarının
kenarında birikip durdu gece boyunca. Başaramadı
adam, ‘Şeytan’ı kovup cesaretini toplayamadı bir türlü. Umarsızdı, sarp bir
kayalığın tepesine kurulmuş gösterişli ve kasvet dolu bir şatonun içinde,
karanlıklarla kuşatılmış hissediyordu kendini. Siyah paltolu, ürkünç maskeli
adamlar karanlığın içinde ansızın beliriyor ve saatlerce adamın yüzüne
baktıktan sonra hiçbir şey söylemeksizin kayboluyorlardı. Bir yırtıcı kuş
şatonun semalarında dolanıp duruyor ve adamın bilmediği bir kadim zaman dilinde
şarkılar söylüyordu. Gökyüzü yoktu, bütün renkler siyahtı. Sonra
ansızın bir şömine yandı büyük bir salonun ücra köşesinde. Tan kızıllığı
belirdi ufukta. Kan adamın damarlarında şahlandı ve yüzünde öylece asılı kaldı.
Kırmızı olgunluk demekti, kırmızı yok oluşu gösterirdi. Ve varlığın sonu
olgunluktu. Adam uykuya
sığındı sonunda. “Uyu” dedi kendine. “Uyu ki ölesin ve sabah yeniden
dirilesin.” Uyudu. Düşünde cennet bahçeleri, ırmaklar, kadınlar, kızgın ateş,
köprüler ve zebaniler gördü. Haz duydu ve korktu. Adam ölümü
arzulamıyordu, çünkü onu merak etmiyordu. Ölümden sonra ne olacağını biliyordu.
Ölümden sonrası dirilişti. Sabah
dipdiri uyandı. Umutluydu, gökyüzü masmavi bir şemsiye gibi açılmıştı başının
üstünde. Onu koruyacaktı mavi kaldığı sürece. Tuhaf bir güven duygusu kapladı
içini. Gece çok korkmuştu, ama şimdi güven duyuyordu. Gökyüzüne güveniyordu
adam, maviye güveniyordu. Çünkü yok olmasından en çok korktuğu şeydi mavi
gökyüzü. Adam,
korkularıyla yüzleşebilmenin kendine en çok güvenen insanların işi olduğunu
düşünürdü. En çok korkan insanların kendine en çok güvenen insanlar olduğunu
da... Çünkü yalnızdı. Yalnızken bir tarafı; ‘külli irade’ye yaklaşır ve güçlü
olduğunu hisseder, bir tarafıysa kötülüğe karşı savunmasız kaldığını bilir ve
korkardı. Adam
başkaları ile birlikteyken de korkuyordu. Onlardan korkmasının bir nedeni de
onları korkutuyor olmasıydı. Ayrıca gençlerin çiğ, uzlaşmaz, sert bakışlarında
kendi gençliğini görüyor ve ürküyordu. Yaşlıların yüzlerindeki bitkinlik ona
gelecekteki acınası halini tasvir ediyor ve onu dehşete düşürüyordu.
Mezarlıklar, ona ölümün en az var olmak kadar güçlü olduğunu hissettiriyordu. Korku...
Yalnızca adıyla bile onu en çok korkutan şeydi. Ona hep yeniliyordu. Uyuyunca
kendini iyi hissediyordu, ama uyanık kaldığı sürece bitmez tükenmez
çatışmaların ortasında buluyordu kendini. İnsanlarla savaşıyordu çünkü.
Savaşmayı seçmişti aslında adam, ama savaşmaktan hoşlandığı için değil,
savaşmak zorunda olduğu için... ... Yukarıdaki
adam hakkında ‘korku’yla yaşamakta olduğundan başka bir şey bilmiyoruz. Ama
yalnızca bu bile onu tanımaya yetmez mi? Onu tanımak için hakkında çok şey
söylemek gerekmiyor aslında. Çünkü o adam çağımızın adamı, o adam biziz, o
adamı zaten tanıyoruz. Albert Camus, yaşadığımız çağa ‘Korku Çağı’ demişti. Ona göre 17.
yüzyıl matematiğin, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl biyolojinin
çağıydı. 20. yüzyıl ise korkunun çağı oldu. Camus;
nesnel meseleleri, diyalektik bir yaklaşım içinde dizgesel olarak ele almadığı için
bir sistem filozofu değildi. Ama çağının ve geleceğin insanının sorunlarını
görmüştü. Geçmiş üç ayrı yüzyıla üç ayrı disiplinin yön verdiğini söylerken,
onlardan hemen sonraki asrın temel dinamiğinin ‘bilim dışı’ bir şey olduğunu
iddia etmesi rastlantı değildi. Bu, Camus’nün kimi
felsefe tarihçilerince ‘bilime karşı’ bir düşünce adamı olmasıyla açıklanamaz.
Buradaki ayrım, sorunlara pozitif bilimlerin ya da
salt düşüncenin ışığında yaklaşmakla ilgili. Camus,
düşünceyi ve onun bir aracı olan sanatı seçmişti. Albert Camus, ‘korku’yu anlatırken ilginç bir nitelendirmede
bulunmuş ve ‘korku’nun bir bilim değilse de bir ‘teknik’ olduğunu söylemişti.
Bu, çok açık olarak şu anlama geliyor: İletişimin yok olduğu bir çağda tek araç
ancak ‘korku’ olabilir. Eğer insanoğlu ‘şiddeti’, doğaya hükmetmek için bin
yıllardır bir araç olarak kullanıyorsa çevresine (çevresindeki insanlara ya da yığınlara) hükmetmek için de şiddetin tamamlayıcısı
olan ‘korku’yu kullanabilir. Bu düşünce
giderek, varolan bütün iktidar aygıtlarının işleyiş yapısını da açıklar.
Sistemler, korku salarak kendi varlıklarının devamını sağlarlar. Ve bunu
yığınların kendilerine güvenmelerini sağlayarak yaparlar. Çünkü korku, tek
başına -bir ucunda güven duygusu olmaksızın- hiçbir işe yaramaz. Güven duygusu
da yığınlara ancak onları bir şeylere inandırarak verilebilir. İnsanları
inandırmanın en etkili yollarından biri de onları korkutmaktır. Korku, işte
bu yüzden bir tekniktir. Camus’nün kendisinden yola
çıkarak anlatmaya çalıştığı çatışma, kendi olma bilincine varmış insanların
başkalarınca oluşturulmuş yerleşik düzenlerle olan meselesinden başka bir şey
değildir. Nitekim Camus, ‘Yabancı’ adlı eserinde
‘yerleşik’ olanla 'uzlaşmayan' arasındaki gerilime ortak eder okuru. Çağımız
insanındaki korku sorununu çözümlenemez kılan nedenlerin başında kişilerin algı
ve anlayış düzeylerine göre korku ile kurdukları ilişkinin karmaşıklığı gelir.
Korku ilk görünümde nesnel bir unsurdur. Bir insanın ya
da bir topluluğun gücünü aşan ve statükoyu temsil eden güç, korku kavramını
nesnel bir gerçeklik, sonu gelmez bir tehdit olarak insanların önüne koymuştur.
Ancak sorun burada bitmez. Hâkim kılınan nesnel korku, onu bir şekilde hisseden
ama çözümlemeye çalışmayan insanlar için 'dokunulmaz' bir şeydir. Bu insanlar,
meseleyi çatışmaları gereken bir şeyle uzlaşarak çözmüş görünürler ve yollarına
devam ederler. İkinci
gruba giren insanlar ise korku sorunu konusunda bir vicdan muhasebesine
giderler. İlkin korkunun kaynağını anlamaya çalışırlar, sonra gerekçelerini
ortaya koymanın uğraşını verirler ve muhtemelen her iki sorgudan sonra,
cevaplardan tatmin olmayıp 'çatışma'yı seçerler. Bu bağlamda
Franz Kafka'nın Dava adlı romanında adli sistemce ne olduğunu bilmediği bir
suçla yargılanan Jozef K.'nın
yaşadığı korkunun en önemli nedeni bu korkuyla yüzleşmeyi seçmiş olmasıdır. K.
cesaretli biridir, ancak bu, korkusunu bertaraf etmemekte tam tersine
katlayarak artırmaktadır. Kafka'nın kendisine pek benzeyen K. karakterinin
çatışmayla başlayan roman boyunca hissedilen 'taviz vermez' tutumu bu cesaretin
göstergesidir. K., mahkemedeki ilk duruşmasında sisteme ve onun bekçilerine
adeta meydan okuyan bir konuşma yapar, böylelikle seçimini baştan yaptığını
gösterir. Öyleyse
korku, kelimenin gerçek anlamıyla yalnızca onunla yüzleşmek isteyenler için
vardır. Korkusunu onunla çatışarak aşmaya çalışan birindeki cesaret duygusu
korkudan beslenir ve aynı zamanda korkuyu yönlendirir. Camus'nün
'Yabancı' adlı romanının baş kişisi 'Meursault'un
kayıtsızlığı da kökeni eski deneyimlere giden gizli bir korkuyu yansıtır. Meursault, saçmayla baş edebilmenin ancak onunla ilişki
kurmamakla mümkün olabileceğini düşünmektedir. Sözgelimi, ölüm kavramı kendi
içinde bir anlama sahiptir, belki de huzur demektir. Fakat insanın ölümle
ilişkisini belirleyen şey bu anlam ya da huzur değil,
ölüm tehdidinin, ölüm korkusunun yarattığı anlamsızlık ve huzursuzluktur. Meursault, annesinin ölümüne de bu yüzden başkalarına
acımasız görünecek bir kayıtsızlıkla yaklaşır. Camus'nün
eserinin baş kişisi aynı kayıtsızlığı sevgilisi Marie'ye
karşı da sergiler. Onun evlenme tekliflerine, “Benim için fark etmez, çok
istiyorsan evlenebiliriz” yanıtını verir ama onu kelimenin tanıdık manasıyla
'sevmediğini' de dile getirir. Meursault, Marie'yi seviyor olsa bile bununla yüzleşmek
istememektedir. Çünkü sevginin doğuracağı sahiplik, Meursault’un
altından kalkamayacağı yükümlülükleri de beraberinde getirecektir. Dış dünyaya
yabancılaşarak yükümlülükten kaçmayı seçen Meursault'un
kayıtsızlığı çok daha büyük
yükümlülükler doğurmuştur. ‘Anlamsızlığa’ inandığı için işlediği bir cinayet
onu adli erk ve toplum nezdinde mahkûm edecek ve
annesinin ölümü karşısında gösterdiği tavırdan başlayarak bütün 'kayıtsız'
eylemleri de bu mahkûmiyeti besleyecektir.
'Dava'nın 'Josef K.'sı ile 'Yabancı'nın 'Mearsault'unun
davranışlarını belirleyen aynı kaçınılmaz gerçektir: “Korku.” Biri cesaretle;
diğeri ise kayıtsızlıkla savaşmayı seçmiştir korkularıyla. Ama savaş araçları
ne olursa olsun ikisini de aynı kederli son beklemektedir. Eğer
çağımızın dünyası bir 'korku şatosu' ise, korku; şömineler yanana, tan
kızıllığı belirene ve kan damarlarda şahlanana kadar devam edecektir. Korkuyu
ancak kesin bir çaresizlik ya da gerçek bir olgunluk
ortadan kaldırabilir. Ölüm her iki seçeneği de sunar bize. Ansızın bir
şömine yanar büyük bir salonun ücra köşesinde, tan kızıllığı belirir ufukta,
kan şahlanır damarlarımızda ve uykuya sığınırız. Huzur,
biraz daha huzur...
[1]
[1]- Goethe'nin ölüm döşeğindeyken,
“Işık, biraz daha ışık” dediği rivayet edilir. 4 Mart 2004
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|