| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Şiddet ve bıyıklar
Anımsamaz
mıyım... Siyah pos bıyıklı, çatık kaşlı öğretmenlerin
tokatlarıyla büyüdük biz. Düzen içi, tek tip insan yaratmak için atılırdı o
tokatlar, ama biz her tokatta yine kendimize sarılır, daha fazla ‘kendimiz’
olurduk. Sözcüklerimizi
-isyanımızın o tılsımlı simgelerini- elimizden almışlardı. Sadece anlatılanı
dinlememiz ve söyleneni yapmamız beklenirdi bizden. Ötesi kaostu onlar için ve
kaos en çok korktukları şeydi. Hikâyeleri
neydi bu adamların hep merak ederdim. Nereden gelmişlerdi, nereye giderlerdi?
Böyle olmayı gerçekten istemişler miydi, yoksa -daha büyük bir ihtimal olarak-
birileri mi sokmuştu onları bu kalıba? Düzen kimin düzeniydi? Nereden geliyordu
bu karanlık, bu kasvet, bu tiksindirici tekdüzelik? Çiğ akıllar
-henüz nasıl soru sorulması gerektiğini bilmedikleri için- tatmin edici
cevapları da bulamazlar. Ben de bulamamıştım. Hocalar,
kimi zaman şaşırtırlardı beni. Önce -gerekçesini bir türlü anlayamadığımız bir
sinirle- hepimizi sıraya dizer ve etimizle tırnaklarımızın birleştiği noktaya
-ucuna küçük bir demir boru takılmış- çubukla sertçe, defaatle
vurur; beş on dakika sonra da matematikte tüm ilkelerin etle tırnak gibi
birbirine bağlı olduğu ana fikri üzerine kısa bir nutuk çekerlerdi.
“Uygulayarak mı öğretiyorlardı yoksa?” Etle tırnak bir imge miydi yalnızca?
Tıpkı Pavlov'un şartlı refleks deneyindeki köpeğin
önüne konulan et parçası gibi... Bu kadarını bile soramayacak kadar küçülmüştü
akıllarımız, henüz büyüme fırsatı bile bulamadan. Bir gün
edebiyat sınavına girdik. Tek soru... Hoca bir metin vermiş ve o metinden ne
anladığımızı yazmamızı istemişti. Yeni öğrendiğim birkaç güzel kelimeyi de (en
azından bana güzel görünüyorlardı) kullanarak kağıda dökmüştüm düşüncelerimi.
Sınavdan on üzerinden iki aldım. Saçma sapan kelimeler kullandığım gerekçesiyle
bir de fırça yedim üstüne. Kelimeler
silahımızsa eğer, neden kelimelerimizi elimizden alıyor ve hayal gücümüzü
kuşatıyorlardı. Derken
zamanla anladım gerçeği. Sistemler yalnızca istedikleri kelimeleri yaşatır,
istedikleri kavramlarla düşündürürler insanları. Ve bir otorite tarafından
denetlenmeyen hayal gücü bütün sistemler için baş belasıdır. Tıpkı
eğitim sisteminin uygulayıcısı olan öğretmenler gibi, devasa sistemin aktörleri
de belirli aygıtları kullanırlar. Bu aygıtlar şiddetin kavramlardan gerçeğe
dönüşmesine yarar. Hatta şiddet bile bir aygıttır. Bir iletişim
aracı... Öğretmenlerimiz
iki türlü şiddet uygularlardı. Birincisi gerekli gördüklerinde etimizle
tırnağımızın birleştiği noktaya sopayla vururlardı. Sonra masalarına geçer ve
her an kızabileceklerini hissettiren bir edayla yüzümüze bakıp bir şeyler
anlatırlardı bizlere. Öyleyse daha şiddetli olan şey şiddete maruz kalmak
değil, her an şiddet tehdidiyle yaşamaktı. 'Görünen
şiddet' ve 'şiddet tehdidi' kavramları birbirini besliyordu. Bu, bütün düzenler
için geçerliydi. Sistemler -şiddet başta olmak üzere- çeşitli araçları
kullanarak varlığını devam ettiriyordu. Militer güç
gibi somut araçlardan insanoğlunun soyutlama yoluyla ulaştığı sayısızca değere
-özellikle de sanat- kadar bir dizi araçları vardı sistemin. Sopa
canınızı yakarak öğretir, matematik ilkelerinin etle tırnak gibi ayrılmaz
oldukları yargısı da, ‘tehdit’ ederek sisteme daha fazla eklemlerdi sizi.
Askerler silahlarıyla dolaşır, sanatçı ruhlu insanlar da sistemi besleyen
romanlar yazarlardı. Harika bir işbölümü... Yıllar
sonra 'casusluk edebiyatı' denilen türden -bana çok heyecan verdiği halde-
tiksinecektim. Yazarlar -sisteme nereden eklemlendiğini, hayal güçlerinin hangi
kudretin önünde ibadet ettiğini bildiğiniz adamlar- şiddet hikâyeleri
anlatıyorlardı romanlarında. Devlet şiddetiydi bu. Günümüz siyaset algısının
meşruiyet denilen o dipsiz kuyuyu her saniye kazarak derinleştirdiği yaşam
alanında temel bir araçtı şiddet. Evet devletleri anlatıyorlardı bizlere, biz
kendimizi bile anlamaktan, kendi şiddetimizi bile algılamaktan uzakken...
Preslenmiş çocukluğumun siyah pos bıyıklı, çatık
kaşlı öğretmenlerinin 'iyi' olduğunu söylemek gibi bir şeydi bu. Öğretmenlerin,
sistem estetiğini uygulama görevini üstlendiğini ve sırf bu nedenle bile masum
olduklarını kabul etmekle eşdeğerdi. Bilirim
sistemler, şiddeti sanattan daha iyi estetize
ederler. Ve bu da bir sanattır. Böylece içimize girer şiddet ve biz ona
alışarak onun bir parçası oluruz. 'Şiddet tehdidi' altında yaşayarak şiddet
aracı haline geliriz. Ve severiz şiddeti. Sonunda Winston Smith[1] de 'Big Brother'ı sevmedi mi? Saygı
ve sevgiyle eğilmedi mi onun önünde? “Başını
kaldırıp o koskocaman yüze baktı. O siyah bıyığın ardında gizlenmiş
gülümsemenin ne anlama geldiğini öğrenmesi kırk yılını almıştı. Ah! Ne acı...
Gereksiz anlaşmazlık! Kendisini koruyan o şefkatli kucaktan kovulan inatçı
kafa! İki cin kokulu gözyaşı süzüldü yanaklarından. Ama olsun, her şey
yolundaydı işte, çekişme son bulmuştu. Kendisine karşı zafer kazanmıştı. Büyük
Biraderi seviyordu.” [2] 'Big Brother' iyi iş başarmıştı.
Kolay değildi; hem yazılı tarihi, hem de tarihi yaşatan hâfızaları da öldürüp
yerine yenisini koymak. Kolay değildi, kavramları 'sistem sözlükleri'ne
hapsedip düşünceyi daraltmak ve böylelikle 'düşünce suçu'nu yok etmek. Kolay
değildi -aman ne düşündüğüm anlaşılmasın korkusuyla- yüz ifadelerini
denetlemeyi öğrenmiş insan modelleri yaratmak. Kolay değildi kocaaa bir sistemi daim kılmak. Kolay değildi öldürerek
yaşamak. Anımsıyorum
da çocukluğumu... Nasıl da birbirine benzermiş bütün sistemler... Nasıl da
birbiriyle kesişirmiş siyah pos bıyıkların yolu,
sonsuza akan imgeler ırmağında. Nasıl da yerleşirmiş iliklerimize işleyen o
derin korku, asık suratlı adamların gözlerinden fışkıran... Neden bu
kadar korkuttunuz bizi? Heyhat! Zaten toz-pembe gelecekler değildi ki
aradığımız. 'Gelecek' mutluluk hayallerimizin yanılgı bahçesi olmadı hiçbir
zaman. Sadece kötü öğretmenlerin bulunmadığı bir okul istedik. Kendi
özgürlüğümüzün seçili coğrafyası olacaktı 'gelecek'. Kendimiz savaşacak,
kendimiz okuyacak, kendimiz öğrenecektik. Ve 'mutluluk' denilen şey, geriye
bakıp da gülümsediğimiz şeyin ta kendisi olacaktı işte. Şimdi
bakıyorum da, onu bile almışsınız elimizden. Öyle ya,
nerede o esen rüzgar şimdi? Nerede o kırılgan masumiyetlerimizi terbiye eden
ruhlarımızın kendine has titreşimi? 'Şiddet'le
arzuladığımız kaderlerimizi söküp aldınız bizden. Kendi 'şiddet’inizi koydunuz
onun yerine. Bıyıklarınız sayesinde öğrendik kitleleri ‘şiddet’le eğittiğinizi,
bizim henüz bıyıklarımız bile terlememişken. Zaman
'şiddet'le geçiyor. Ve ben dönüp dolaşıp aynı yere gidiyorum. Tahta sıralarda
siyah pos bıyıklı öğretmenlerin gölgesinin düştüğü
yere... Cesedimi bıraktığım o karanlık ülkeye...
[1] İngiliz yazar George Orwell’ın
‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ adlı romanının -sonunda sisteme seven- umutsuz
kahramanı. 14 Ocak 2004
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|