|
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
|
| |
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
|
| |
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
|
| |
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
|
| |
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
|
| |
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
|
| |
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
|
| |
Hiç, Carmen Laforet
|
| |
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
|
| |
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
|
| |
|
|
 |
Dil kompleksi
Dil bir toplumun aynasıdır. Gücün ya da umarsızlığın, cesaretin ya da korkaklığın, inancın, ya da inançsızlığın simgesidir dil.
Dili elinden alınmış olmanın şiddetli sancısını en iyi mülteciler bilir. Bir yabancı dili ne kadar iyi konuşursanız konuşun, o hâlâ 'yabancı' dildir sizin için. Çünkü konuştukça hep geriye, ilk deneyimlerinizin kavramlarına gidecektir zihniniz.
Dil güçtür ve şimdi sömürgen ülkeler kullanıyor bu gücü. Artıkları ise üçüncü dünya yiyor.
Lüks bir restoranda büyük burjuvalara yapılan muhteşem ana yemek servisleri gibi... Önce çiğniyor, geviş getiriyor dilin asıl sahipleri; sonra püskürtüyorlar ağızlardan ve artıklara ise çöp yığınlarının başına biriken sokak kedileri gibi 'ötekiler' dadanıyor.
Fakat öyle trajik bir karşıtlıktır ki; cesaret ve fütursuzluk sömürgenlere değil, üçüncü dünyanın lisanı sakatlanmış korkak bireylerine özgü hale geliyor. Kendi dilini dahi doğru düzgün bilmeyen 'dışlanmışlar' başkasının dilini yaşantısının her köşesine başat unsur olarak yerleştiriyor ve pervasız bir cesaretle kullanabiliyor.
Cola Turka reklamlarını çoğunuz izlemişsinizdir. 'Dil' kompleksimizi bütün unsurlarıyla gözler önüne seren ve egemen güce karşı koyarken aynı zamanda onun gibi olmayı isteyen alt bilincimizin iyi bir yansıması bu reklam.
İki adam Newyork'ta bir barda otururken konuşmaya başlıyorlar. İkisi de Amerikalı. İçlerinden biri Cola Turka içiyor, Turka'dan alınan bir yudum adamın terminolojisinde garip bir değişim yaratmış. Türkçe ve İngilizce kelimeleri birarada kullanıyor. Turka'yı yudumlamayan 'diğeri' ise bu jargona tamamiyle yabancı.
Türk-Amerikan kültürel iletişimini ya da daha doğru bir bilimsel sınıflandırmayla 'tek yönlü iletimini' iyi okuyanlar için bunun anlamı çok açık. Ekonomik ve kültürel bağlamda gerçek bir sınıf bilincine ulaşamayan Türk insanı, en az elli yıldır modern Amerikan üst kültürünün bilinçsiz ihracatıyla dumura uğrayan zihni ile, o kültüre karşı, yine o kültürün kodlarıyla karşı koyarak trajik bir direniş gösteriyor.
Daha, özgün ve yerel olamadan, kendi kimliğini ortaya koyamadan sömürme, ele geçirme stratejisini ortaya koyuyor. İç piyasa yapmadan Coca-Cola'nın tahtını ele geçirmeyi hayal ediyor, cin olmadan adam çarpmaya kalkıyor.
Cola Turka reklamı dil kompleksinin üzerimizde yarattığı etkiyi reklamcıların hayal gücüyle ortaya koyarken, aynı kompleksin yansımalarını değişik televizyon programlarında sıklıkla görmek mümkün.
Televizyonda ara sıra kanalları dolaşırken bazı geceler 'Acun Firarda'nın ucuz seyahatlerine rastlıyorum. Küçük burjuva heveslerini dürtükleyen, bilinçsiz ağızlardan salyalar akıtan bu seyahatler; dili sakatlanmış bir toplumun 'ucuz lisanlı' bireyinin seviyesini gösteriyor bizlere.
Acun; çat-pat İngilizcesi'yle sözgelimi İbiza sahillerindeki genç kızlarla sözde 'iletişim' kuruyor ve böylelikle 'kültür'süz bir ara neslin, lümpen heveslerini okşuyor.
Sonra deniyor ki, "İster beğenin ister beğenmeyin Acun yabancılarla iyi iletişim" kuruyor. 'Hello', "Nice to meet you' geyiklerinden öteye geçmeyen bir iletişim tabii ki 'iyi' görünür, iletişimleri üstünkörü okuyanlara.
Bir dilde kurulan iletişim, karşıdakinin sizi gerçek anlamda dinlemeye başladığı ve söylediklerinizi ciddiye alıp bunun gerektirdiği tepkileri verdiği durumda başlar. En basit sokak iletişimlerinin özünde bile bu yatar. 'Acun' işte bu aşamada foyasının ortaya çıkacağını bildiği için özenle kaçınıyor bu alandan ve yüzeysel anlaşmalarla geçiştiriyor işi.
Acun'un bütün iletişimleri; kendi dilinin global dünyada prim yapmadığını bilen kültürümüzün komplekslerini taşıyor. Dil kompleksi olanlar yaygın dile özenir, onu kutsarlar ama bu komplekslerini gizlemek için ilginç bir formül de bulmuşlardır. Yaygın dilin gerçek kullanıcılarını aşağılar, ellerine düştüklerinde onları maymuna çevirirler.
Bir keresinde bir arkadaşım anlatmıştı. İngilizin biri, Mercan Yokuşu'nda bir hamala Sultanahmet Camii'ni sormuş. Bilmediği bir dilde önce sağa dön, sonra sol yap diye tarif almış İngiliz. Türkçe söylenenleri kavrayamadığı anlaşılınca, "Yahu ne kazma adam, anlatıyoruz anlamıyor" denmiş. İngiliz aşağılandığının farkında olmaksızın aval aval bakarken İngilizce bilen biri gelmiş ve yardımcı olmuş. Bu hikayeyi duyduğumda, Hamal'ın aşağıladığı adam allah bilir profesördür diye geçirdim içimden.
Bu ve benzeri olaylar, dünya ölçeğinde kabul görmeyen dilimizi kullanma ve bu dilin başkaları üzerindeki tesirini tespit etme noktasında ne kadar tahammülsüz ve acemi olduğumuzu ortaya koyuyor.
ABD'de İngilizceniz kötü olsa bile karşıdaki insan söylediklerinizi anlamaya çalışır, sizi aşağılamaz. Oysa Türk insanının eline İstiklal Caddesi'nde bir zenci düşmeye görsün, "Coni, kuş kalkıyor mu?" geyiklerine maruz kalır dilin yabancısı zenci.
Ezilen 'öteki'lerden hoşgörü beklenemeyeceğinin biricik kanıtıdır bu.
'Acun efendi' de bırakın kendi dilini, başkasının ana dilini kullanırken bile tahammülsüzlüğün ve fütursuzluğun üst sınırlarını zorluyor. Karşıdakini alaya almaya çalışıyor; böylelikle, televizyonlarının karşısına oturmuş 'onun gittiği yerlerde olma, konuştuğu kızlarla konuşma, o kızların göğüslerine dokunma' hayalleri kuran lümpenlerin arzularını kışkırtıyor.
Ve sonra ulaşamadığı şeyi aşağılama yolunu seçiyor üçüncü dünyanın algısı.
Acun, kızlara kalıplaşmış ucuz cümlelerle ne kadar güzel olduklarını söylerken kamera bedenlerin iştah kabartan bölümlerinde dolaşıyor, sonra Acun kameraya dönüyor ve kızlarla dalga geçiyor.
Öyle ya, 'yabancı'yı dışlayan bir geleneğin insanlarıyız. Başkasının çöplüğünde bile yabancı olanı aşağılama yolunu seçeriz. Hiçbir şey yapamasak, karşımızda duran yabancılara Türkçe küfür ederiz.
Dil bilmeyeni aptal sanırız ve bizi anlamayana insan muamelesini layık görmeyiz.
Öyle ya; ne kadar korkaksak üçüncü dünyanın lisanı sakatlanmış bireyleri olarak, o kadar hoşgörüsüz bir cesaret akar dilimizden.
9 Temmuz 2003
| • Yazarın diğer yazıları... |

Madame Bovary’ye âşık olan taksi şoförü
Sırtüstü yatan ölü askerler
Hutbesinde Freud'dan bahseden imam - 2
Hutbesinde Freud'dan bahseden imam
Çuvaldızla intihar
Mucizenin ucundaki gerçek
Zaman tüneli
Düşler, Anılar ve 'Uykuda Çocuk Ölümleri'
Korku
Şiddet ve bıyıklar
Akıl çelen masallar
Modern büyünün gölgesinde
Uzmanlığın ihaneti
Dil kompleksi
'Öteki'lerin iktidarı
Talihsiz yangın yeri, kirli şömine
Dil idealizmi ve diyalektik cambazlık
İğdiş edilmiş estetik ve 'Zaafiyet Teorisi'
Suç labirenti
Post-modern polisiye ve Okültizm
Seri, zirve, cinayet, ölüm
Bir şeytan, bir gölge, bir insan
Sadakatsizler ve kahramanlar
Yazının İktidarı
Deliler ve "Hypochondriac"lar
Ayın karanlık yüzü
Krallar ve köleler
İhanet
Dünya erkeklerini kullanma günü
İktidar
İntihar eden gençliğe hitabe
|
 |

Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.
Alexa Rating
|