| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
İğdiş edilmiş estetik ve 'Zaafiyet Teorisi'
Bilgisizliğimiz çirkinleştiriyor güzellik anlayışımızı. 'Bilgi azaptır' (1) sözünü yanlış okuyup, bilinçsiz ama hoyrat bir tecavüzle yarattığımız 'Cehalet mutluluktur' lafıyla meşrulaştırıyoruz bilgisizliğimizi, çirkinleştirdiğimiz güzellik anlayışımızı ve güzelleştirdiğimiz bütün çirkinlikleri...
Ne de çirkin bakıyoruz dünyaya... Bilgisi olmayan inançlar, inancı olmayan tapınmalar yaratmışız kendimize. Öyle ki; estetik disiplininin ırzına geçercesine yakınlarda, uzaklarda, imgelerde, gerçeklikte sahte güzellikler yaratıyor ve sonra da o yalan güzelliklerin peşinden gidiyoruz.
Mutlu cahillerin iğdiş edilmiş estetik yargılarının belirlediği çirkin güzelliklerin etrafında dönüyor artık hayatımız. 'Estetik' deyince akla; sanata yön veren, onu geliştiren felsefe disiplini değil, ismi lazım olmayan manken ve de sözde sanatçıların burunlarına, göğüslerine ve kalçalarına uygulanmış cerrahi müdahaleler geliyor. İstisnasız hergün televizyonlarda boy gösteriyor işte bu burun, göğüs ve kalçalar...
Sağlam bir iç yargıdan yoksun erkekler ağızlarından salyalar akarak izliyorlar bu çirkinliği; farkında olmadan bir ideolojiye dönüştürdükleri sahip olma hissi etrafında dönen küçük, acınası bir olasılık adına... Zavallı iktidar düşkünleri...
Ve bütün yargıları edilgen çatıların altında duran kadınlar da, 'Erkekler ne kadar da aptal. Bu yapay güzelliğe iştahlanan kimbilir kaç tanesi vardır şimdi. Oysa ben daha güzelim' tümcesinin özetlediği; empatiden değil, fakat ihtirastan beslenen bir özdeşlik hissiyle izliyorlar olan biteni. Zavallı iktidar düşkünlüğünün nesneleri...
İnsan en kötü, en pişman olunası kararlarını en zayıf anlarında verir. Cahil mutluluğumuzun ve mutlu cehaletimizin yaşama geçirdiği 'zaafiyet'in gölgesi altında veriyoruz biz de kararlarımızı.
Freud olanları görseydi; Einstein'in İzafiyet Teorisinin üstüne bir de 'Zaafiyet Teorisi' yaratırdı herhalde. Çocukluktan itibaren ürkütülmüş bir toplumun evlatlarının dizginleri kopardığında nasıl da 'zayıf' birer 'saldırgan' haline geldiklerinin teorisi olurdu bu.
Gerçekten de iğdiş edilmiş estetik anlayışımızın kökenine inmek için, öncelikle yargı verme yetkesinin büyüklere devredildiği bir çevrede çocukluktan itibaren nasıl yargısızlaştırıldığımızı görmek gerekiyor.
İktidarın 'baba'ya devrinin giderek kendimizi iktidarsızlaşmaya dönüştüğü radikal noktada bilgisizlik belirliyor zihnimizdeki güzellik kavramını. Böylece çirkinle güzeli ayırt edemeyen özneler haline geliyoruz.
Aslında otorite ya da iktidar devri de dinamik, oluşmakta olan birşey değil. Statik ve zaten var olan birşey. Otorite daha başlangıçtan itibaren 'başkalarında.'
Öyle ya kendimize kimlik aramaya başlar başlamaz dönemsel iktidarların pratik baskısı ya da hiç olmazsa tehditkar varlığı altında eziliyoruz. Konuşmaya başladığı andan itibaren susturulmaya çalışılan çocukluklar yaşıyoruz. En iyi ihtimalle bize sunulan şey dinlemek... Evet en demokrat ilişkilerde bile çocuk masalı anlatan anne ya da baba ve yalnızca dinleyen çocuk siluetleri ilişiyor gözümüze.
Önce ailelerimiz ve mahallelerimizin büyükleri söz dinletiyor. Sonra legallikten illegaliteye uzanan o geniş alanda binbir türlü karmaşık toplum ilişkileri geliştiriyoruz, nesnel ilişki ölçülerinden çok uzak ilişkiler... İçindeki işteş unsurların yok edildiği, aksiyomu 'tabiyet' olan, geliştirilerek oluşturulması gereken 'varlık'ları yok sayan, özün varoluştan önce geldiği (2) basit ama egemen iletişim biçimleri bunlar.
Bu tür ilişki biçimleri giderek toplumun bütün yapılarına yansıyor. Yalnızca çete gibi illegal örgütlerde değil, legal topluluklarda da görülüyor bu kalıplaşmış ilişkiler.
Aile içinde 'baba'ya yönelik bağlılık, trajik bir dil kırılmasıyla çete liderlerinin ve giderek devletin bile 'baba' olarak anılmasına yol açan bir sürecin kilometre taşlarını döşüyor. Bu gramatik bağ; yalnızca çarpık ilişkilerde değil, tarafları belli doğru düzgün ilişkilerde bile 'baba' kavramına hangi anlamı yüklediğimizi açığa vuruyor.
Sonuç olarak esasları 'baba' tarafından belirlenmiş ilkeler etrafında 'baba'nın yargısal yetkesi altında yaşıyoruz. Bireyleşemeden topluluklara dahil oluyoruz. Böylelikle ya bilgilenmeme, ya da eğer varsa edinilen bilgileri süzgeçten geçirip yargı oluşturamama gerçeğiyle karşı karşı kalıyoruz. Hem de hangi gerçekle karşı karşıya kaldığımızı bilmeksizin...
İşte yargılama yeteneği yeterince gelişmemiş çocuklardan güzelliği yanlış okuyan yeteneksiz nesiller çıkıyor. Ve sonra... Sonra bunlar; evlerinde, iş hayatlarında, televizyonlarda, sahnelerde göreceli iktidarı ellerine aldıklarında gösteriyor kendini felaket. Evinde ayaklarını koltuğa uzatıp silikonlu göğüslerin, estetikli kalçaların geçit törenini izleyen 'baba'nın yaşadığı sanal iktidarla, sulanmış ağızlarca izlendiğini bilen geçit töreninin nesnelerinin -sözde güzel göğüs ve kalçaların sahiplerinin- yaşadığı yapay güven hissi aynı şey haline geliveriyor. Saldırganla mazlumun, teşhirciyle izleyicinin, çirkinle güzelin kaşla göz arasında aynı şey oluverdiği aslında diyalektik olmayan bir karşıtlıklar arenası... Ne kötü bir yansıma...
İnsan verilmiş sanal iktidarlarla ne de kolay şımarıyor. Doğanın, yıllarca hapis yatmış ve salıverildikten sonra kırlara, denizlere koşmuş bir mahkumu şımarttığı gibi şımartıyorlar bizi. Ya da yıllarca doğru düzgün evinden dışarı çıkarılmamış, en sonunda acımayla karışık bir iyilik duygusu adına doğayla buluşturulan kadınlar gibi...
Kendini ormanlıkta çimlerin üzerine atıyor mahkum ya da kadın; kayalıklardan denize atlıyor şımarık, acınası kahkahalar eşliğinde. Oysa doğa hep oradaydı. Birileri dizginlerimizi çözünce yüzyıllardır orada duran şeyin bize kucak açtığını sanıyoruz.
İğdiş edilmiş estetik anlayışımızla Televole seviyesizliğinin iğrenç yansımalarına tabi oluyor ve tüm tartışma zeminini ortadan kaldırıyoruz. Sonra da çıkıp sakat yargımızla, "Görünmeyen bir güç gündemimize Televoleyi sokuyor. Bitirsinler artık bu rezilliği" diyoruz.
Edilgen toplumun komplocu zihniyetleri, çözümü kendi yarattığı gizli güçten bekliyor. İmgeleminin baş köşesine 'yaratıcı şey' olarak oturttuğu görünmeyen güç tarafından oluşturulduğunu savladığı şeye bağlanıp onu besliyor, varlığını meşrulaştırıyor ve talep edilmeye muktedir kılıyor. Sonra da ondan şikayet ediyor. Coğrafyası karışık bölgenin kafası karışık insanları olarak gizli ellerin bizi oynattığını söylüyor, ama gölgelerimizi izlemeye de devam ediyoruz.
Önce, 'Baba döver de, sever de' sözüyle şiddeti meşrulaştıran sonra dayaktan canı yanınca, 'Olmaz olsun böyle baba' diyen evlatlar oluyoruz böylece. Hatta aramızdan; verilen emir doğrultusunda falancayı ayağından kurşunlayan, sonra da 'Babamıza yanlış yapmıştı' söylemiyle hem kendi eylemini hem de 'baba'sını meşrulaştıranlarımız da çıkıyor.
Her iki durumda da cehaleti tercih ediyor; böylece hem aklanıyor, hem de mutlu kişilikler olarak yeniden dahil oluyoruz sürüye. Uzaklardaki yönetici koro ise, bizi anlatan hain şarkılarını söylemeye devam ediyor.
İşte bilgisizliğimiz çirkinleştiriyor güzellik anlayışımızı. 'Bilgi azaptır' sözünü yanlış bir şekilde evirerek, 'Cehalet mutluluktur' deme kolaycılığını seçiyoruz.
Ve böylece çirkinleştiriyoruz güzellik anlayışımızı. 8 Ocak 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|