| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Suç labirenti
Suç, türümüzün ürettiği en karanlık labirenttir. İnsan üretimi olup da ona en fazla yabancı olan değerlerin başında gelir suç. Suçu insana bu kadar yabancı kılan şey onun insandan uzak niteliği değil, tersine insanın aslında pek de yakın olduğu bu kendi üretimine yabancı durmasıdır. Türümüzün suçla olan bağı çok eskilere dayanır. İnsanlık, bu kadim üretimine sahip çıkmayı sürdürmede ne kadar tutucuysa, onun yeni biçimlerini üretmede de o kadar devrimcidir.
Suçla olan tarihsel bağ, varolmaya başlayan her bireyin kişiliğinde onu gelenekselleştirir. Dünyayı okumaya başlayan herkes, ilkin suçun gerçekliğini kabul eder ve bu yönüyle ortak bir düzlemde, aynı noktada durmuş olur. Bu; suça yatkın olmanın kabule dayalı, en gelenekçi formunu verir bize.
Sıradan birer birey olarak bu formu bünyemizde taşımak; ayırdığımız, ancak bununla birlikte -tam da Hegel'in nesnel akılla kurduğu ilişki gibi- gizil bir yazgıcılıkla bağlandığımız suç olgusuna olan teslimiyetimizin ilk adımıdır.
Aramızdan bazıları ikinci bir adım atar ve nesnel bir gerçek olan suçun kendi ruhunda eylemleşmemiş bir potansiyel kavram olarak var olduğunu kabul eder. Bu insanın suçla olan ilişkisinin en karmaşık aşamasıdır.
Çünkü bu aşamada iç sorgu; ya da kendini yargılayıcı unsur, toplumu veya onun herhangi bir bireyini sorgulayıcı, yargılayıcı ve giderek mahkum edici bir davranışa dönüşebilir.
Raskolnikov, cinayet kararını verirken kendini -daha sonra cinayet soruşturmasını yürüten Porphyrius Petroviç'e suç kavramına nasıl baktığını açıklarken yaptığı ayrıma göre- sıradan ve sıradışı insanlar arasında ikinci gruba dahil etmiştir. Oysa ne kadar da sıradan olduğunu iyi bilmektedir Raskolnikov. Tek farkı suça karışmış olmasıdır.
Suça karışmak deyimi, birey-suç ayrımının aynı zamanda derin bir bağı yansıttığının dilbilimsel açılımını verir bize. Suç ayrı olarak vardır ama birey de ona karışmaya her zaman yatkındır. Bu bir anlamda kalabalık caddede insanların arasına karışmak gibi bir şeydir birey için.
Dostoyevski'nin diğer kahramanları da Raskolnikov gibi suça karışmaya yatkındır. Kendisini suçlu hisseden İvan Fyodoroviç, dengesiz kişiliğiyle 'potansiyel bir suçlu' olan Dimitri Fyodoroviç, gençliğinde sevgilisinin kocasını düelloya davet eden, fakat sonraları İsa'nın yolunun savunucusu haline gelen bilge Zosima, hatta iyilik meleği Aleksey Fyodoroviç bile...
Bunda Dostoyevski'nin suçla kurduğu ilginç bağın etkisi vardır. Yazar, yalnızca bir zamanlar genç bir kıza tecavüz ettiği için değil, aynı zamanda suçlu doğduğuna inandığı için suçludur.
Hıristiyanlıktaki vaftiz uygulaması, dindar Dostoyevski'de ifadesini bulan suçlu doğma ya da a priori olarak suçlu olma hissine dramatik bir karşı koyuşu simgeler. Bebek doğduktan sonra yıkanmalıdır. Çünkü daha başlangıçtan itibaren, belki de yalnızca bu kirli dünyaya adım atmış olmakla kirlenmiş, suça karışmıştır.
Oysa bu inanç (doğru kabul edilse bile) -tıpkı doğduğunda yüzme yeteneği olan bebeğin daha sonra bu yeteneğini kaybetmesi gibi- çocukluğa adım atınca diyalektik olarak kendisini ortadan kaldırır. Suçlu doğan birey giderek masumlaşır bir diğer deyişle. Ama suçluluğu, tarihsel bir anı olarak ruhunda bir yer işgal etmeye eder.
İşte burada eski-yeni, anımsama-unutma ilişkisinin karmaşık yansıması ortaya çıkar. Francis Bacon'un, "Süleyman 'Yeryüzünde yeni bir şey yoktur' diye buyurur. Böylece Platon nasıl bütün bilginin yalnızca anımsama olduğunu kurmuşsa Süleyman da bütün yenilik yalnızca unutuştur yargısını verir" sözü bu yansımayı pek güzel açıklıyor. Buna göre suçla a priori ve geleneksel bir bağı olan birey -yenililiklerin büyülü dünyasına dalarak- zaman zaman onu unutur, ama öze dönüşte eski deneyimini anımsar, suç işlemeye hazır hale gelir ve orada bekler. Bu hazır olma durumu insana ürkütücü gelse de suçun önüne geçme ya da suça karışma bu aşamadan sonra başladığı için geriye dönüş şansı vardır.
Çünkü birey bu aşamada çevresindeki bireyleri, toplumu ve okuduğu dünyayı yalnızca ayırmıştır. Ayırmakla onu başkalaştırmış, hatta dışlamıştır ama aynı zamanda benzer bir ayırt etme, başkalama işleminin 'diğerleri' tarafından kendisine de uygulandığını bilmekle karşısındaki birey ya da grupla bir ayniyet kurabilir. Bu ayniyet kurma durumu, "Acı çekmek ya da umutlu olmak benim ayırt edici özelliğim değil, bu özellik başkalarına da mahsus. O halde onlarla aynıyım" düşüncesiyle kendini gösterebilir.
Suçu azaltan ya da artıran şey de; ayırma ya da ayniyet kurma kavramlarının kendisinde içkindir. Sadece ayırmayı (kendini aykırı görmek de bu ayırma tavrının trajik bir başka biçimidir) esas alan birey; empatiden, birlik kurmadan, ayniyet hissi ile ortak bir nokta belirleyip o noktada durmaktan kendi eğiliminin zorunlu sonucu olarak uzaklaşır.
Toplumu itmekle başlayan bu uzaklaşma giderek toplum tarafından itilmeye dönüşerek daha şiddetli bir hal alır ve işte bu noktada gerçek, katışıksız bir yalnızlık başlar.
Bu radikal uçta insanın; kendi tarihinde suça yakınlaştığı anlar ve daha çok da insan türünün suç gerçeği ve geleneğinin etkisiyle 'suç işlemede kendine onay vermemesi' için dışsal bir neden kalmamaktadır. Diğer bir deyişle bundan sonrası; kişinin yaşam biçimini birinci derecede etkileyen din, kültür, ideoloji ya da en azından Kant'ın iç ahlakı gibi vicdani ve içsel bir formla dengelenmezse suçun kendisidir.
Suç iki türlü insan tipi ortaya çıkarır. Ya da daha doğru bir deyişle suç işlemiş bireyden iki türlü insan tipi çıkar: Birincisi daha önce suç işlemeyi meşrulaştırmaya yarayan iç sorguyu, kendilerine çevirip bir iç mahkeme yaratanlardır. İkincisi ise yaptıklarından pişmanlık duymaksızın bir ereğe ulaşmak amacıyla suç işlemeye devam edenler...
Birinci gruptakiler suç işlemeden önce yaptıkları ayırma işleminde olduğu gibi, kendilerini toplumdan 'suç işlemiş, ama pişman olmuş' bir birey olarak ayırarak sosyal yaşamda yer edinebilirler.
İkinci gruptakiler ise seri şekilde suç işleyenlerdir. Ve artık kendilerini topluma kabul ettirme şansına sahip olmadıkları gibi; toplumun değerlerini, ya da toplumun bireye biçtiği değeri kabul etme eğilimleri de tamamen ortadan kalkmıştır. Bu yönüyle bütünüyle aykırıdırlar, ama zaten kendilerini aykırı görerek yola çıktıkları için sıradan bir bireyin yanılsamalı bir aykırılık hissinde yaşadığı yalnızlığı yaşamazlar.
Suça karışan ve karışmayan bireyler ise suçun içinde ve dışında olarak ilginç ve karmaşık bağlarını sürdürürler. Suçlunun suçsuzla ilişkisi, yalnızca bir katilin, "Ben sizin gerçek yüzünüzüm" demesinde ifade bulmaz, fakat aynı zamanda masumun da, "Benim bir tarafım da o mudur?" sorgusuyla kendini gösterir. Suçluyla masum arasındaki bu gizli iletişimde, pişmanlık duymayan suçlu ile masumun durduğu nokta arasında önemli bir ayrım vardır. Pişmanlık duymayan suçlu; masumları ayırmaz hepsini suçlu görür. Oysa masum suçluları ayırır, evet bir kısmını dışlar ama diğer bir kısmını haklı görmeye, hatta onlara öykünmeye başlar.
İnsan suçun dışındadır. Çünkü onu, bir ceza nesnesi olarak bile kendine yabancılaştırmayı başarmıştır. Onu kimi zaman gerekli görür, ama yine de ondan mümkün olduğunca uzak durmaya özen gösterir. 16 Aralık 2002
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|