| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • YAZARLAR |
Bugün: |
|
Deliler ve "Hypochondriac”lar
Kimi zaman bizi zengin kılan şey hastalıklarımızdır. Sabah erkenden kalkıp evden çıktığınızda, yolları arşınlayan ayaklarınız, takip edildiğini sandıkça sıklaştırır adımlarını. Ve yol alır böylece.
Sağlıklı bir ruh ise kendini güvende hissetme duygusunun yarattığı extra bir güvenle rahat ve giderek uyuşuk bir hareket dünyasının kapısından içeri süzülür.
Kendine fazla güvenen zenginlerden geçmişteki diyalektik evrimlerine gerekçe olan niteliksel sıçrayıslar gibi büyük hamleler bekleyemezsiniz artık. Yalnızca sahip olduklarını koruma eğiliminde olmak bile yaşama sebebidir onlar için. Hedeflediği yere uzun ve sabırlı çabalar sonucu ulaşan büyük (!) yazarlardan mükemmel ürünler beklemek hatadır. Onlar evrimlerini tamamlamış ve güven duygusunun cenderesine düşmüşlerdir artık.
Güven...
Üretime karşı, ona rağmen olup da onun yanındaymış gibi görünen en aldatıcı duygudur güven. İnsanoğlunu tarihin ilk çağlarından beri aldatıyor olması nedense hep gözden kaçmıştır. Oysa uyruklarına güvenen krallar alaşağı edilmiştir. Silah arkadaşına güvenen komutanlar hapislere atılmış. İskence görmüş ya da öldürülmüştür. Karılarına güvenen erkekler, kocalarına güvenen kadınlar ihanete uğramışlardır. Ancak bütün olumsuz deneyimlere rağmen "güvenmekten", dahası "güvenilmek istemekten" vazgeçmemiştir insanoğlu.
Aldatılacağını bildiği halde güven istemiştir. Kendini kandırdığını bildiği halde güvenmiştir kendine. Aslında hiç sahip olmadığı hasletleri yüklemiştir bireysel kimliğine ve kendini çevresindekilere öyle tanıtmıştır. Bilmediği şeyleri biliyormuş gibi davranmıştır.
Hep kendine çeken gızli ama cazip bir duygunun açılımıdır bütün bunlar. Güven duygusunun...
Kendimize duyduğumuz güven...
Başkalarına duyduğumuz güven...
Başkalarının bize duyduğu güven...
Güvenoğlu güven...
Oysa ben kendine ve başkalarına güvenmeyen insanları daha çok seviyorum. Küçük hastalıkları olan insanlar üretime daha yatkın oluyorlar ve kimi zaman onların küçük hastalıkları olan ruhlarının yarattığı dünya büyüleyebiliyor sizi. İste genelin dışında kalan ama aslında önde giden grup. Deli dahiler grubu...
Babam, ben çocukken, "Deli, dahilere ihtiyaç var" derdi. "Hastalıklı insanlar olmalı her zaman."
Babamın haklı olduğunu büyüdükçe anladım. Dünyayı sırtlayanlar arızalı beyinler ve ruhlardı. Sonra dedim ki kendi kendime, "İnsan ömründe bir kez de olsa, ben hastalıklı mıyım diye soracağı birşey yapmalı."
Bir kez olsun o çok güvendiği "güven" duygusunu yitirmeli. Kendini zavallı, çaresız bir sokak köpeği gibi hissetmeli. Ve görmeli o güne kadar hiç bakmadığı, bakmak istemediği bakir pencerenin hangi dünyaya açıldığını…
Bir kerecik olsun hastalıklı olmayı denemeli insan. Güven duygusunun yarattığı aydınlık düşler dünyasından yeğdir, karanlık gerçekler dünyası.
Hastalıklı insanların, ya da hastalık hastası insanların dünyasıdır bu. Hypochondriac'larin dünyası...
İngilizler hastalıklı hastası insanlara "hypochondriac" diyorlar. Çok hoşuma gidiyor bu kelime. Aslında kişinin fiziksel rahatsızlığı olduğunu düşünmesiyle ilgili bir terim "hypochondriac".
Benimse bugün aklıma tıpkı fiziksel olarak kendine güvenmeyen insanlar gibi zihinsel olarak da kendini beğenmeyen ve ruhlarının eksik ya da virüslü unsurlarını kabul eden insanları tanımlayan bir terim geldi. "Psychological Hypochondriac."
Bu terimi, bazen bu tür konular üzerine konuştuğumuz, Carla'ya "Yeni bir ifade buldum. Kısa ve güçlü"... diyerek açtığımda gülmekten neredeyse yerlere yatıyordu.
Normalde lunatic (deli)ler hastalıklarını kabul etme eğiliminde olmazlarmış. Gerçekten hasta bir deliye, hasta olduğunu kabul ettirmezken beynen sağlıklı insanların kendilerini psikolojik olarak rahatsız hissettiklerini anlatan bir terim biraz garip kaçarmış... Ama terim "funny"mis. Falan filan...
O gülerken, "Kendine o kadar güvenme. Çünkü sen de hasta olabilirsin" dedim. Gülmeye devam etti. Umrumda değil. Bugün İtalya'ya dönüyor zaten. Sahi iyi kızdı be Carla... Ona sözüm var. Bu yazıyı bir de İngilizce yazıp mail adresine göndereceğim okuması için.
Sanırım biraz dinginleşmeliyim. Suskun ve durgun bir okyanusa acılmak için ihtiyaç duyduğum şey bu...
Sessiz bir deliliğin içinde yüzmek istiyor ruhum. Sabah erkenden kalkıp hastalıklı bir güne atmak istiyorum adımlarımı. Hastalıklı gözlerle bakmak istiyorum dünyaya. Yeşil örtünün süslediği yollarda, gerçekte olmayan adımlar görmek istiyorum ardım sıra.
Sessizliğin ortasında uzak diyarlardan gelen sesler duymak istiyorum. Deli kuşların acı ama, zihin okşayan cıvıltısı mesela.
Konuşmak istemiyorum. Tehlikeli görünen masum suskunlukları dinlemek istiyorum yalnızca. Suskunlukların konuştuğu yeni bir okyanusa yelken açmak istiyorum.
Suskunlukların konuştuğu yeni okyanusa...
Suskunlukların konuştuğu...
Suskunluk...
Sus...
21 Haziran 2002
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|