d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

KARANLIK ODA
Ferhat Ünlü
FERHAT ÜNLÜ
ferhatunlu@
yahoo.com

İntihar eden gençliğe hitabe

Başkalarının öldüğü yerde başlar hayatımız. Birimiz için ‘Azrail’, diğerimiz için ‘ebe’dir aynı melek. Ah o melek! Bana buzdan ok saplarken gökyüzünün karanlık oyuklarında, sizi söküp alır tabiatın rahminden...

Ruhsuz, karanlık toprakları üzerime örterken ağlarlar benim için. Size bakıp gülümser bütün insanlar, siz aydınlık günün boşluğuna dalarken. Bir ‘çift’ el ve sonra bir ‘çift’in eli dokunur; dünyayla yeni tanışmış, ıslak, vıcık vıcık kalçalarınıza... Bir ‘çift’ el, ‘ebe’ Azrail’in elidir. ‘Çift’in eli ise annenizin ve babanızındır.

Onların, masumane öpücüklerinin, sıcak dokunuşlarının ve birleşen bedenlerinin ürünüdür sizin gövdeleriniz. Onlar giderken, siz gelirsiniz. Gelirsiniz; umarsız ve bilinçsizce... ‘Yer’ açarlar sonra size ‘yer’yüzünde. ‘Yüz’süz olanın yer kaptığı ‘yer’dir ‘yeryüzü’. Gelişinizi başkalarının mezarı başında kutlarlar. Siz gelirken onlar gitmelidir çünkü. Sen ölmezsen, ben ölmezsem nasıl yaşar ki diğerleri?

Ey intihar eden gençlik...
Alp, Lara, Ceylan ve diğerleri...

Benim öldüğüm yerde başlayacak sizin hayatınız, biliyor muydunuz? Benim kalbime attığınız çizikler, sapladığınız buzdan oklar yaşatacak sizi, anlamış mıydınız? Kalbime çizdiğiniz çizgiler üzerinde yürüyeceksiniz tıpkı Sırat Köprüsü’nde yürür gibi. Derin olmalı ki o çizgiler, bütün ‘denge’sizliklerin içinde ‘dengenizi’ bulasınız. Şşşttt, adımlarınızı yavaş atın, kalbim acıyor.

Ben, bugün kendi kalbime deriiinnn bir çizik attım ve sonra yürümeye kalktım kendi çiziklerimin üzerinde. Doğduğumda bana bakıp gülümseyen insanlar, yine beni izliyorlardı. Kim bilir, belki de takip edilmeyen bir paranoyak gibi davranıp onların orada -o her tırmanışımda kayıp düştüğüm aysbergin tepesinde- olduğunu sandım.

Bilmem kaç ‘çift’ göz bana bakıyordu kirpiklerini kırpmaksızın. Başkaları beni izlerken yürüyemem. Haliyle elim ayağıma dolaştı ve düştüm. Yüzümde kırmızı bir gülümseyiş, elimde beyaz bir yumruk ve bacaklarımda siyah bir titreme ile doğruldum iki ayağımın üzerinde.

Sonra ansızın kalbimin kırmızısı kadar keskin bir kırmızıya kayan evrenin en uzak köşelerinden bir ses işittim:

“Hey sen! Kalbinin derin çizgilerinde yürümeye kalkan budala. Kuralları çiğniyorsun. Kendi ölümünün başladığı yerde doğamazsan. Eğer umutsuz yürüyüşüne başlamakta ısrar edersen ateşten buzlar ormanında, zebanilerin kandan kırbaçlarıyla cezalandırılacaksın."

“Peki ne yapmalı ya Azrail?" diye sordum sakınımlı bir ses tonuyla.

“Sen doğarken, umarsız bir ölünün gümüş yüzüğünü alıp boynuna taktım hatırlasana. Emirler böyleydi. Yüce Tanrı, senin yaşamını onun ölümüyle sağladı. Şimdi git uzaklara ve kalbinin derin çizikleri üzerinde hedonist bir hazla yürüyecek o masum gençlerin; bilinçsiz, keskin adımlarını bekle."

“Peki ya çizikler?" dedim, buzdağının tepesindeki insanların alaycı bakışlarını bir an görmezden gelip...

“Senin için iyi bir ölüm yazdık. Nil nehrinin kıyısında, altın sarısı ince kırbaçlarla tespit edilecek ve ayın karanlık yüzüne bakıp gülümseyeceksin ölürken."

"Oh ne iyi..." dedim masum bir edayla. “Ölüme giderken The Dark Side of The Moon’u dinletecek misin bana?"

“Haddini aşıyorsun Ademoğlu. Şimdi hemen yerine dön ve adın söylenene dek kalbine adım atma."

Çaresiz boynumu büktüm ve geri döndüm esrik adımlarla... Çıplak, soğuk bir erkek bedenine bürünmüştü sanki gövdem. Çıplak bir elbise giymiştim ya da... Dönüp -o bir türlü tırmanamadığım- buzdağının tepesindeki insanlara baktım. Beni izlemeyi bırakıp mayo giymişlerdi ve güneşleniyorlardı karanlıkta.

“Şimdi güneşin değil, toprağın karanlık örtüsü lazım bana" dedim kendi duyabileceğim sesle. Kendi yaşamımın öldüğü yerde, intihar eden gençliğin başlamasını istiyordum hayata...

Küçük bir çocukken ölümü istemek hiç aklıma gelmemişti. O zamanlar ölüme ya da yaşama dair hiçbir şey bilmediğimi anımsıyorum. Beyaz yakalı, siyah bir önlüğüm vardı. Ceplerinde kum tanecikleri taşırdım o önlüğün. Çokluğun, karmaşa olduğunu gösteren küçük metaforlardı onlar. Yıllarca sakladım onları. Tıpkı titiz bir koleksiyoncu gibi...

Ey intihar eden gençlik...
Alp, Lara, Ceylan ve diğerleri...

Şimdi size vereceğim o kum taneciklerini. Kum taneciklerinden cam yapacaksınız ve sonra elmasla biçip şekil vereceksiniz o cama. Kalp şeklinde bir cam olacak bu cam ve kalbimi kesmenize yarayacak. Yaşamanız için kendi yaşamımı feda edeceğim. Sizin hayatınızın başladığı yer olacak benim ölümüm. Benim son adımım, sizin ilk adımınız olacak yani. Ayaklarımız birbirine geçecek, böylece ilk ve son adımı birlikte atacağız. Sizin ilk adımınız, benimse son adımım...

Bir bayrak yarışında titreyen bacaklarıyla koşamayacak hale gelen yaşlı bir atlet olarak veda edeceğim size. Buz mavisi renginde, buzdan bir bayrak tutuşturacağım masum parmaklarınıza... Sonra öpeceğim parmaklarınızı... İyi saklayın bayrağımı... Ve de parmaklarınızı... İyi saklayın...

Ben ölünce, bana kendi ölümünüzden bahsedemeyeceksiniz artık. Ölmek istediğinizi söylemeyecek ve intihar etmeyeceksiniz. Yapacak başka bir şey olmadığından dem vurmayacaksınız. Esrik ruhlarınız; duyarsız, güçsüz, kara naralar atmayacak ‘ölüm’, ‘ölüm’ diye...

Yağmur altında iç çamaşırlarımıza kadar ıslanmak üzere yola çıkacağız hep birlikte. Karanlık gecede yağmuru örteceğiz üzerimize birer yorgan olarak. Toprakla örtmek yerine yağmurla örteceğiz ıslak bedenlerimizi...

Yağmuru gördüğümüz son gece olacak bu. Benimle olan son geceniz olacak. Sizin ilk, benimse son adımımın birbirine geçtiği ve birbirlerine dönüştüğü gece olacak son gecemiz. Adımlarımız aynı olacak. İlk ve son aynı şey olacak. Herakleitos der ya, “Ölümle yaşam aynı şeydir, çünkü onlar birbirlerinin ölümlerini yaşarlar ve birbirlerinin yaşamlarını ölürler."

Sonra siz yağmur damlalarının yaktığı sigaradan ilk nefeslerinizi çekeceksiniz. Damlalar; bizi uyandıran, yaşamın kendisine dönüştüren birer ateş kristalleri olarak çakılacak kafatasımıza. Kristaller, kafanıza yaşamı çakacak. Çekiçle kafamıza çakılan hoyrat ve keskin gerçekler gibi...

Siz sigaralarınızı bitirene kadar ben konuşmayacağım. Hatta hiç konuşmayacağım.

Siz sorular soracaksınız ve ben uslanmaz suskunluğumla yanıt vereceğim size. Göz bebekleriniz, benim savaştığım ‘kale’ olacak. Gözbebeklerinizde savaşacağım düşmanla, düşmanlarla, sırf sizin yaşamanız için... Son kurşunum tükenene kadar savaşacağım gözbebeklerinizde, gözlerinizde, sizde, sizin içinizde ve sizin için...

Ey intihar eden gençlik...
Alp, Lara, Ceylan ve diğerleri...

Şimdi bana ölümden bahsetmeyin... Hepimiz gibi ‘yüz’süzce kaptığınız ‘yer’i bırakmayın ‘yeryüzü’ne. Siz giderseniz başka yüzsüzlerin yeri olacak gittiğiniz yer. Yeni yüzsüzler köşenizi kapacak. Sonra pis bir tuvalet süpürgesini alacak ve süpürecekler bütün kişisel tarihinizi... Tüm iniş-çıkışlarınızı, gel-gitlerinizi, sevinçlerinizi, aşklarınızı, hüzünlerinizi, dostluklarınızı, piyangolarınızı, hayal kırıklıklarınızı, pişmanlıklarınızı, mutluluklarınızı süpürecekler anlıyor musunuz? Onlara izin vermemeniz gerektiğini biliyor musunuz?

Söylemiştim size, başkalarının öldüğü yerde başlar hayatımız. Gelirken birilerini öldürmüyor muyuz sanki, ikinci bir ölüme ne gerek var? İntihara ne gerek var? Birimiz için ‘Azrail’, diğerimiz için ‘ebe’ değil mi o aynı melek? Kendimizi, hem 'ebe', hem de 'Azrail' yerine koymanın ne anlamı var?

Bana buzdan ok saplarken gökyüzünün karanlık oyuklarında, sizi tabiatın rahminden söküp alan o değil mi? Bırakın bana kalsın buzdan oklar... Beni yalnız bırakın. Ve buz mavisi rengindeki, buzdan bayrağımı sımsıkı tutun. Öpücüklerimle yol alın, beni bırakın ve yol alın.

Sonra başkaları gibi ağlayın benim üzerime ruhsuz, karanlık toprakları örterken. Siz doğarken ben öleyim. Bakıp gülümsesin size insanlar, siz aydınlık günün boşluğuna dalarken. Doğumunun ardından bir ‘çift’ el ve sonra bir ‘çift’in eli dokunsun; dünyayla yeni tanışmış, ıslak, vıcık vıcık kalçalarınıza... Bir ‘çift’ el, sizi doğurtan ‘ebe’nin eli olsun. ‘Çift’in eli ise benim ellerim...

Masumane öpücüklerimin ürünü olsun gövdeleriniz. Ben giderken, siz gelin. Gelin ki, benim öldüğüm yerde başlasın hayatınız.

Ey intihar eden gençlik...
Alp, Lara, Ceylan ve diğerleri...

Dedim ya;
Başkalarının öldüğü yerde başlar hayatımız.
Başkalarının öldüğü yerde başlar.
Başkalarının öldüğü yerde....
Başkalarının öldüğü...
Hayatımız...
Başkalarının....

18 Şubat 2002

• Yazarın diğer yazıları...

Madame Bovary’ye âşık olan taksi şoförü
Sırtüstü yatan ölü askerler
Hutbesinde Freud'dan bahseden imam - 2
Hutbesinde Freud'dan bahseden imam
Çuvaldızla intihar
Mucizenin ucundaki gerçek
Zaman tüneli
Düşler, Anılar ve 'Uykuda Çocuk Ölümleri'
Korku
Şiddet ve bıyıklar
Akıl çelen masallar
Modern büyünün gölgesinde
Uzmanlığın ihaneti
Dil kompleksi
'Öteki'lerin iktidarı
Talihsiz yangın yeri, kirli şömine
Dil idealizmi ve diyalektik cambazlık
İğdiş edilmiş estetik ve 'Zaafiyet Teorisi'
Suç labirenti
Post-modern polisiye ve Okültizm
Seri, zirve, cinayet, ölüm
Bir şeytan, bir gölge, bir insan
Sadakatsizler ve kahramanlar
Yazının İktidarı
Deliler ve "Hypochondriac"lar
Ayın karanlık yüzü
Krallar ve köleler
İhanet
Dünya erkeklerini kullanma günü
İktidar
İntihar eden gençliğe hitabe

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür. - M. Gandi

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby