|
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
|
| |
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
|
| |
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
|
| |
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
|
| |
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
|
| |
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
|
| |
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
|
| |
Hiç, Carmen Laforet
|
| |
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
|
| |
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
|
| |
|
|
 |
Cezayir Sokağı, Fransız kolonisi mi?
Kendine, kültürüne, tarihine nasıl bakacağını bile bilemeyen; kendi
kendisiyle kavga edip duran, küsen, somurtan yahut kutuplara ayrılmanın
rehavetiyle ya aşırı romantik ya da fanatik çocukça bir duruş sergileyen bir
ülke ve toplumun bir başka ülkeye, mesela Cezayir'e nasıl bakacağı sorusu garip
bir soru mudur? Verilecek cevap, cevap verenin duruşuna ve olgunlaşma seviyesine
göre ton değiştirecektir, sanırım.
İstanbul'da, Çukurcuma üzerinden Galatasaray'ı Tophane'ye bağlayan yokuşun
yıllardır belki de asırlardır Cezayir Sokağı olan adı, bir yıldır Fransız
Sokağı, malumunuz. Restoran, bar ve kafeleri, genel havası ve seçkin müdavimleri
ile zaten Cezayir'den çok Fransa'yı çağrıştıran bu sokağın adının bu şekilde
değiştirilmesi, Cezayir'e Fransız kalmaktan ve Cezayir Büyükelçimiz Ercümend
Ahmet Enç'in deyimiyle -kestirmeden- söylersek 'tarihi bilincin
saptırılmasından' başka bir şey değil. Fransa'nın Cezayir'i işgaline benzeyen ve
oldu bittiye getirilen bu isim değişikliğiyle ilgili bir yıldır süren
tartışmalar, basına da yansıyan yeni bir olayla tazelenmiş bulunuyor. Olay
şudur:
Sinemacı Attila Hakan Ganimgil, "Fransa'nın Cezayir Soykırımı" adında bir
belgesel hazırlıyor ve DVD'nin tanıtımı için de -bence son derece isabetli bir
şekilde- Cezayir Sokağı'nda yani yeni adıyla Fransız Sokağı'nda bulunan Le
Caprice Cafe'yi seçiyor. Cafenin işletme müdürü DVD'nin içeriğinden tanıtımın
yapılacağı gün haberdar olunca, böyle bir toplantı için mekanlarının
kullanılmasından rahatsız oluyor ve kendisinden bekleneni yapıyor; izin
vermiyor. Gerekçe olarak da "politik şeylere" alet olmak istemediklerini
gösteriyor. 1945-1963 yılları arasında nüfusu 9 milyon olan Cezayir'deki 1 buçuk
milyon Cezayirlinin Fransızlar tarafından katledilmesini konu alan; üstelik de
soykırım sınırlarına varan bu toplu katliamı o dönemde Cezayir'de asker olan,
vicdan sahibi Fransızların ağzından anlatan belgeseli hazırlayan Ganimgil,
olayın ardından basına şöyle bir açıklama yapıyor:
"Buranın Türkiye toprağı olmadığını anladım. Mekanı işletenlere toplantının
yapılmaması için çeşitli telefonlar gelmiş. Konsolosluktan ya da Fransızlardan
olabilir." (Hürriyet, 1 Haziran 2005)
Direnişçiye non pasaran!
Olayın ve konunun kilit cümlesini fark ettiniz değil mi?
"Buranın Türkiye toprağı olmadığını anladım."
Ne yani, yılların Cezayir Sokağı / nev zuhur Fransız Sokağı bizim değil mi? Bu
sokakta acılı, onurlu ve dirençli Mağrip ülkesine, onunla ilgili herhangi bir
şeye non pasaran! öyle mi?
Fransızların koloni döneminde, Osmanlı geçmişinin izlerini silip birkaç camii,
Dayı Sarayı ve hala soluk alıp veren Türk mahallesi Casbah (aslı Kasaba, okunuşu
Kazba) dışında hemen her şeyi itina ile yok ettiği Cezayir'in, adını verdiğimiz
sokaktan sonra geçmişini de mi unutmamız, bunu da mı sineye çekmemiz gerekiyor
şimdi?
Ne Osmanlı'yı unuttular, ne de Fransa'yı
Cezayir'de insanlar hâlâ Arapça'ya birlikte Fransızca konuşuyor (Fransızca'yı
savaş ganimeti sayıyorlar), Fransa'ya karşı aynı anda hissettikleri aşk ile
nefretin karanlık, derin kuyularında kıvranıyor olsalar da, Osmanlı'ya ve
Türklere, Türkiye'ye karşı geçmişten gelen güçlü bir sevgi ve minnet duyuyorlar.
Bunu da her fırsatta dile getiriyorlar.
Peki biz ne yapalım? Cezayir Cumhurbaşkanı Buteflika'nın, geçtiğimiz aylarda
Cezayir'i ziyaret eden Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'e, Osmanlı yönetiminde
yaşadıkları ve 'bağımsızlık dönemi' olarak adlandırdıkları 300 yılı aşkın süreyi
hatırlatarak "Bizi neden bıraktınız?" diye sorduğunu unutalım mı? Bağımsız bir
devletin başkanının neden, hangi bilgi ve duyguyla böyle bir soru sorduğunu,
aslında ne söylediğini anlamazdan mı gelelim?
Cezayir'de Türk rakamlarına göre 600 bin, Fransız rakamlarına göre 2 milyon Türk
asıllı Cezayirlinin yaşadığını, başkent Cezayir'in üç büyük hastanesinin adının
İstanbullu, İzmirli ve Mustafa Paşa olduğunu; Osmanlı ve Barbaros Hayreddin
Paşa'ya olan sevgilerinin göstergesi olarak Barbaros, Hayreddin, Uluçali ve
Osmani gibi soy isimlerinin yanı sıra, Hazneci, Demirci, Başterzi, Barutçu,
Sabuncu, Silahtar gibi Osmanlıdan kalma meslek adlarını da aile isimleri olarak
gururla taşıdıklarını; Cezayir'de Türk asıllı olmanın önemli bir asalet
göstergesi olarak gururla ifade edildiğini; Cezayirlilerin Türkleri bir kardeş
olarak görüp bağırlarına bastıklarını unutabilir miyiz? Unutmalı mıyız? Onların
da unutmalarını mı beklemeliyiz?
Cezayirliler her fırsatta ve ısrarla, Barbaros Hayreddin sayesinde, İspanyol
saldırıları yüzünden Aztekler ve İnkalılar gibi tarih sahnesinden silinip
gitmekten kurtulduklarını, Osmanlı'nın kendilerine özerklik tanıyarak, barış ve
kardeşlik içinde yönettiğini anlatıyorlar. Osmanlı'yı unutmadıkları gibi
Fransızların neler yaptıklarını da unutmuyorlar. 1516'dan 1830'a kadar 3 yüz
yılı aşkın bir süre esenlik içinde Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra, Osmanlı
İmparatorluğu'nun zayıf düşmesinden istifade eden Fransızlar tarafından
-gösterdikleri büyük dirence rağmen- işgal edildiklerinde neler yaşadıklarını,
ne işkencelere maruz kaldıklarını, bir buçuk milyon şehit verdiklerini ve ulusal
kahramanları Emir Abdel Kadir'in önderliğinde başlayan Kurtuluş Savaşı'nı
kazanana dek nasıl mücadele ettiklerini de hafızalarında capcanlı tutuyorlar.
Bizim de, bu direnişte Cezayir'le ve Cezayirli kardeşlerimizle birlikte
olduğumuzu hatırlamamız, hiç unutmamız ve Cezayir'e Fransız kalmamamız icap
etmez mi?
Cezayir'e Fransız kalmamak için
1830'da işgal edilen Cezayir, 1847'ye kadar, onbinlerce şehit vererek direnir bu
işgale. Fransa'nın Cezayir'de kalmasını engelleyemeseler de, Emir Abdel Kadir,
Fransızlarla bir anlaşma imzayacak ve bazı haklar elde edecek güçtedir. Bu
anlaşmanın ikinci maddesinde yer alan; (yeniçeriler kastedilerek) "Kuloğulları
silah taşımaya devam edeceklerdir" ifadesi, Osmanlı askerlerinin işgalden sonra
Cezayir'i terk etmeyip direnişin örgütlenmesinde de, direnişte de aktif rol
aldıklarının önemli bir göstergesi olarak tarihteki yerini alır. İşgalden 41 yıl
sonraya yani 1871'e kadar Cezayir camilerinde Osmanlı padişahı, halife adına
hutbe okunmaya devam edilir.
Cezayir Fransa kolonisi iken
Fransa, Cezayir topraklarını kendi toprakları olarak görür ve bu yüzden de
sömürge politikası değil, müslüman nüfusu yok etme politikası uygular. Cezayir'e
2 milyon Avrupalı yerleştirilir. Ülkeyi kültürel yönden sömüren Fransa,
Osmanlı'nın izini silmek için bilinçli bir politika izler. Osmanlı yapıları,
camiler, mezar taşları, kitabeler... yağmalanır, tahrip edilir. Resmi dil artık
Fransızca'dır, eğitim Fransızca verilir. Bu süre içinde, daha önce tahıl üretimi
için kullanılan tarım alanları şarap üretimine ayrılır, verimli ve değerli
yerler Fransızlara geçer, eğitimli, iş güç sahibi Cezayirli sayısı azalır,
fakirlik had safhaya ulaşır.
Fransa Cezayir'deki varlığını ancak şiddet uygulayarak sürdürür. Direnişi kırmak
için tırnak çekmekten elektrik vermeye, asit kullanımından kadınlara tecavüze
kadar her türlü işkence yöntemine başvurur.
(2004 Ekim'inde Cezayir'e yaptığım gezide, Fransızların Cezayir'de o yıllarda
neler yaptığını, Cezayirlilere ne tür işkenceler uyguladığını belgeleyen
fotoğrafları, görüntüleri, kanlı giysileri ve başka bir sürü şeyi içeren askeri
müzeyi (Musee Central De L'armee) gezmiş ve -itiraf etmeliyim ki- içimden
yükselen isyan ve öfkeyi bastıramadığım gibi, çoğu fotoğrafa da ilk saniyeden
sonra bakamamış, çareyi gözlerimi yummakta bulmuştum. Bu katliam ve
Cezayirlilerin verdiği şanlı Kurtuluş Savaşı yakın bir geçmişte yaşandığı için
geride çok sayıda tarihi belge, fotoğraf ve kanıt var. Şurası kesin ki Fransa
Cezayir'de büyük bir katliam yapmıştır.)
Osmanlı yönetiminde özerklik elde etmiş, adalet içermeyen gücün zulme nasıl
kolayca evrildiğini tecrübe etmiş Cezayir halkı, Fransa işgalini hiçbir zaman
kabullenmez. Cezayirliler sürekli direniş halindedirler ancak ülkeye
bağımsızlığını kazandıracak olan büyük direnişin fitillenmesi için 1954'e kadar
beklemek gerekir. 1954'ten sonraki yıllar Kurtuluş Savaşı için örgütlenmeyle
geçer.
1960 yılında başlatılan Kurtuluş Savaşı'nı 22 kişilik lider kadrosu organize
eder. Halk tıpkı bizde olduğu gibi, kadınların da aktif katılımıyla Fransızları
topraklarından atmak için şanlı bir savaş verir. Bu hareketin Türk Milli
Mücadelesini örnek alması ayrıca ilginçtir. 1962'de Cezayir topraklarında tek
bir Fransız bile kalmamıştır. Cezayir nihayet bağımsızdır.
İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke olan Türkiye, Cezayir Demokratik Halk
Cumhuriyeti'ni tanımakta gecikir. Cezayir Sosyalist Blok içinde, Türkiye de
-Fransa gibi- NATO içinde olduğu için BM'lerde yapılan oylamada kontrollü bir
çekimser oy kullanır ama Türkiye-Cezayir ilişkileri -buna rağmen- bozulmaz.
Çünkü Cezayir devleti ve halkı Türkiye'nin ve Türklerin bağımsızlık savaşı
döneminde o günün şartlarında elinden gelen yardımı yaptığını hiç unutmaz.
Türkiye Cezayir Kurtuluş Savaşı'na destek verir
1960 yılının Mart ayında -27 Mayıs İhtilali'nden önceki meclis döneminde-, TBMM
bünyesinde Afrikalı Müslüman Halklarla Dayanışma Grubu kurulur. Bu grubun temel
amacı Cezayir'in bağımsızlık mücadelesine destek vermektir. Dönemin Başbakanı
merhum Adnan Menderes'in talimatıyla Genel Kurmay Başkanlığı'nın tayin ettiği
bir general aracılığıyla, Libya üzerinden Cezayir'e, ciddi miktarda silah ve
mühimmat sevk edilir.
Milli Türk Talebe Birliği'nin organizasyonuyla Cezayir'e bağımsızlık mitingleri
düzenlenir. Halk geniş bir katılım göstererek Cezayirli kardeşlerinin yanında
olduğunu gösterir. Ayrıca Konya ve Bursa esnafının topladığı para bağımsızlık
hareketinde kullanılmak üzere Cezayir'e gönderilir. Yani Türkiye devlet ve
toplum olarak bağımsızlığı için savaşan Cezayir'in yanında yer alır.
Türklerin Kurtuluş Savaşı'nda, Fransız ordusunda yer alan Cezayirli askerlerin
Maraş ve Adana'da "Türk kardeşlerimize ateş etmeyiz" diyerek silah bırakmaları
da; 17 Ağustos 1999'daki 7.4 şiddetindeki Gölcük depreminde Cezayir'in, 12 Mayıs
2003'te 7.8 şiddetindeki Cezayir depreminde Türkiye'nin yardıma koşması da, iki
halk arasındaki 'kara gün dostluğu'nun bir göstergesi olarak arşivlere de,
hafızalara da kaydedilir.
Ya şimdi ve sonra?
Cezayir'le din, tarih ve kültür birliğimizin olduğu, iki milletin birbirine
asırlardır kardeş gözüyle baktığı malumun ilanı. Geçmişe ait ve durağan.
Cezayir Sokağı'nın adının Fransız Sokağı'na çevrilmesine, sokak girişinin modern
Deli Dumrullar tarafından tutulmasına itiraz ettiği için Ahmet Tulgar'ın
Milliyet gazetesinde; Ahmet Tulgar'a destek verdiği, sokağın adının aynı kalması
gerektiğini savunduğu için Hıncal Uluç'un hıncına maruz kalan Ahmet Hakan'ın
Sabah gazetesinde; "Fransa'nın Cezayir Soykırımı" adlı belgeseli hazırlayan
Attila Hakan Ganimgil'in Fransız Sokağı'nda başına gelenler, sırayla bir yıllık
yakın geçmişin dökümü.
Bundan sonra Cezayir'le, Cezayir Sokağı'yla nasıl bir ilişki kuracağımız, nasıl
bir bilinç oluşturacağımız ise güncel. Sorulması ve cevaplanması gereken soru
şu: Cezayir'e ve Cezayir Sokağı'na Türk olarak mı bakacağız yoksa Fransız olarak
mı?
3 Haziran 2005
| • Yazarın diğer
yazıları... |

Bosna: Kızkardeşimiz
Gevok ne yapsın?
Cezayir Sokağı, Fransız kolonisi mi?
Kurgu intikamını alıyor sayın seyirciler!
Gözlerine yağmur mu değdi?
Medyatik şifzofreni yahut haberler ve reklamlar
"Ben Ötekidir"
Biri bizi oynatıyor
Yüzün dirilişi
Müslüm Baba damar arayışında
Beni öldürmeyen şey beni uyandırır
Cılk yaraların çocukluğu
İtiraf et, rahatlayacaksın!
Nuri Alço: Gazoza atılan ilaç
|
 |

Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.
Alexa Rating
|