d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• YAZARLAR  

Bugün:

DERGİBİ YAZARLARI
Yazıyorum, öyleyse varım!
Melih Bayram Dede
Karanlık Oda
Ferhat Ünlü
Sevgilim Hayat
Fadime Özkan
Mutsuzluk Oyunları
Ömer Sercan
Bilir Kişi
Hüseyin Akın
Mürekkep Lekesi
Suavi Kemal Yazgıç
Yazgı
Özlem Albayrak
Beriki Taraf
Orhan Karagöl
Söz Misali
Ali Ömer Akbulut
Mavi Kalem
Mehmet Aycı
Seyr-ü Sefer
Sefer Kayaoğlu
Vesselâm
Kâmil Doruk
Cem Vefa


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!

SEVGİLİM HAYAT
Fadime Özkan
FADİME ÖZKAN
faozk@yahoo.com

Cezayir Sokağı, Fransız kolonisi mi?

Kendine, kültürüne, tarihine nasıl bakacağını bile bilemeyen; kendi kendisiyle kavga edip duran, küsen, somurtan yahut kutuplara ayrılmanın rehavetiyle ya aşırı romantik ya da fanatik çocukça bir duruş sergileyen bir ülke ve toplumun bir başka ülkeye, mesela Cezayir'e nasıl bakacağı sorusu garip bir soru mudur? Verilecek cevap, cevap verenin duruşuna ve olgunlaşma seviyesine göre ton değiştirecektir, sanırım.

İstanbul'da, Çukurcuma üzerinden Galatasaray'ı Tophane'ye bağlayan yokuşun yıllardır belki de asırlardır Cezayir Sokağı olan adı, bir yıldır Fransız Sokağı, malumunuz. Restoran, bar ve kafeleri, genel havası ve seçkin müdavimleri ile zaten Cezayir'den çok Fransa'yı çağrıştıran bu sokağın adının bu şekilde değiştirilmesi, Cezayir'e Fransız kalmaktan ve Cezayir Büyükelçimiz Ercümend Ahmet Enç'in deyimiyle -kestirmeden- söylersek 'tarihi bilincin saptırılmasından' başka bir şey değil. Fransa'nın Cezayir'i işgaline benzeyen ve oldu bittiye getirilen bu isim değişikliğiyle ilgili bir yıldır süren tartışmalar, basına da yansıyan yeni bir olayla tazelenmiş bulunuyor. Olay şudur:

Sinemacı Attila Hakan Ganimgil, "Fransa'nın Cezayir Soykırımı" adında bir belgesel hazırlıyor ve DVD'nin tanıtımı için de -bence son derece isabetli bir şekilde- Cezayir Sokağı'nda yani yeni adıyla Fransız Sokağı'nda bulunan Le Caprice Cafe'yi seçiyor. Cafenin işletme müdürü DVD'nin içeriğinden tanıtımın yapılacağı gün haberdar olunca, böyle bir toplantı için mekanlarının kullanılmasından rahatsız oluyor ve kendisinden bekleneni yapıyor; izin vermiyor. Gerekçe olarak da "politik şeylere" alet olmak istemediklerini gösteriyor. 1945-1963 yılları arasında nüfusu 9 milyon olan Cezayir'deki 1 buçuk milyon Cezayirlinin Fransızlar tarafından katledilmesini konu alan; üstelik de soykırım sınırlarına varan bu toplu katliamı o dönemde Cezayir'de asker olan, vicdan sahibi Fransızların ağzından anlatan belgeseli hazırlayan Ganimgil, olayın ardından basına şöyle bir açıklama yapıyor:
"Buranın Türkiye toprağı olmadığını anladım. Mekanı işletenlere toplantının yapılmaması için çeşitli telefonlar gelmiş. Konsolosluktan ya da Fransızlardan olabilir." (Hürriyet, 1 Haziran 2005)

Direnişçiye non pasaran!

Olayın ve konunun kilit cümlesini fark ettiniz değil mi?
"Buranın Türkiye toprağı olmadığını anladım."
Ne yani, yılların Cezayir Sokağı / nev zuhur Fransız Sokağı bizim değil mi? Bu sokakta acılı, onurlu ve dirençli Mağrip ülkesine, onunla ilgili herhangi bir şeye non pasaran! öyle mi?

Fransızların koloni döneminde, Osmanlı geçmişinin izlerini silip birkaç camii, Dayı Sarayı ve hala soluk alıp veren Türk mahallesi Casbah (aslı Kasaba, okunuşu Kazba) dışında hemen her şeyi itina ile yok ettiği Cezayir'in, adını verdiğimiz sokaktan sonra geçmişini de mi unutmamız, bunu da mı sineye çekmemiz gerekiyor şimdi?

Ne Osmanlı'yı unuttular, ne de Fransa'yı

Cezayir'de insanlar hâlâ Arapça'ya birlikte Fransızca konuşuyor (Fransızca'yı savaş ganimeti sayıyorlar), Fransa'ya karşı aynı anda hissettikleri aşk ile nefretin karanlık, derin kuyularında kıvranıyor olsalar da, Osmanlı'ya ve Türklere, Türkiye'ye karşı geçmişten gelen güçlü bir sevgi ve minnet duyuyorlar. Bunu da her fırsatta dile getiriyorlar.

Peki biz ne yapalım? Cezayir Cumhurbaşkanı Buteflika'nın, geçtiğimiz aylarda Cezayir'i ziyaret eden Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'e, Osmanlı yönetiminde yaşadıkları ve 'bağımsızlık dönemi' olarak adlandırdıkları 300 yılı aşkın süreyi hatırlatarak "Bizi neden bıraktınız?" diye sorduğunu unutalım mı? Bağımsız bir devletin başkanının neden, hangi bilgi ve duyguyla böyle bir soru sorduğunu, aslında ne söylediğini anlamazdan mı gelelim?

Cezayir'de Türk rakamlarına göre 600 bin, Fransız rakamlarına göre 2 milyon Türk asıllı Cezayirlinin yaşadığını, başkent Cezayir'in üç büyük hastanesinin adının İstanbullu, İzmirli ve Mustafa Paşa olduğunu; Osmanlı ve Barbaros Hayreddin Paşa'ya olan sevgilerinin göstergesi olarak Barbaros, Hayreddin, Uluçali ve Osmani gibi soy isimlerinin yanı sıra, Hazneci, Demirci, Başterzi, Barutçu, Sabuncu, Silahtar gibi Osmanlıdan kalma meslek adlarını da aile isimleri olarak gururla taşıdıklarını; Cezayir'de Türk asıllı olmanın önemli bir asalet göstergesi olarak gururla ifade edildiğini; Cezayirlilerin Türkleri bir kardeş olarak görüp bağırlarına bastıklarını unutabilir miyiz? Unutmalı mıyız? Onların da unutmalarını mı beklemeliyiz?

Cezayirliler her fırsatta ve ısrarla, Barbaros Hayreddin sayesinde, İspanyol saldırıları yüzünden Aztekler ve İnkalılar gibi tarih sahnesinden silinip gitmekten kurtulduklarını, Osmanlı'nın kendilerine özerklik tanıyarak, barış ve kardeşlik içinde yönettiğini anlatıyorlar. Osmanlı'yı unutmadıkları gibi Fransızların neler yaptıklarını da unutmuyorlar. 1516'dan 1830'a kadar 3 yüz yılı aşkın bir süre esenlik içinde Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıf düşmesinden istifade eden Fransızlar tarafından -gösterdikleri büyük dirence rağmen- işgal edildiklerinde neler yaşadıklarını, ne işkencelere maruz kaldıklarını, bir buçuk milyon şehit verdiklerini ve ulusal kahramanları Emir Abdel Kadir'in önderliğinde başlayan Kurtuluş Savaşı'nı kazanana dek nasıl mücadele ettiklerini de hafızalarında capcanlı tutuyorlar.

Bizim de, bu direnişte Cezayir'le ve Cezayirli kardeşlerimizle birlikte olduğumuzu hatırlamamız, hiç unutmamız ve Cezayir'e Fransız kalmamamız icap etmez mi?

Cezayir'e Fransız kalmamak için

1830'da işgal edilen Cezayir, 1847'ye kadar, onbinlerce şehit vererek direnir bu işgale. Fransa'nın Cezayir'de kalmasını engelleyemeseler de, Emir Abdel Kadir, Fransızlarla bir anlaşma imzayacak ve bazı haklar elde edecek güçtedir. Bu anlaşmanın ikinci maddesinde yer alan; (yeniçeriler kastedilerek) "Kuloğulları silah taşımaya devam edeceklerdir" ifadesi, Osmanlı askerlerinin işgalden sonra Cezayir'i terk etmeyip direnişin örgütlenmesinde de, direnişte de aktif rol aldıklarının önemli bir göstergesi olarak tarihteki yerini alır. İşgalden 41 yıl sonraya yani 1871'e kadar Cezayir camilerinde Osmanlı padişahı, halife adına hutbe okunmaya devam edilir.

Cezayir Fransa kolonisi iken

Fransa, Cezayir topraklarını kendi toprakları olarak görür ve bu yüzden de sömürge politikası değil, müslüman nüfusu yok etme politikası uygular. Cezayir'e 2 milyon Avrupalı yerleştirilir. Ülkeyi kültürel yönden sömüren Fransa, Osmanlı'nın izini silmek için bilinçli bir politika izler. Osmanlı yapıları, camiler, mezar taşları, kitabeler... yağmalanır, tahrip edilir. Resmi dil artık Fransızca'dır, eğitim Fransızca verilir. Bu süre içinde, daha önce tahıl üretimi için kullanılan tarım alanları şarap üretimine ayrılır, verimli ve değerli yerler Fransızlara geçer, eğitimli, iş güç sahibi Cezayirli sayısı azalır, fakirlik had safhaya ulaşır.

Fransa Cezayir'deki varlığını ancak şiddet uygulayarak sürdürür. Direnişi kırmak için tırnak çekmekten elektrik vermeye, asit kullanımından kadınlara tecavüze kadar her türlü işkence yöntemine başvurur.

(2004 Ekim'inde Cezayir'e yaptığım gezide, Fransızların Cezayir'de o yıllarda neler yaptığını, Cezayirlilere ne tür işkenceler uyguladığını belgeleyen fotoğrafları, görüntüleri, kanlı giysileri ve başka bir sürü şeyi içeren askeri müzeyi (Musee Central De L'armee) gezmiş ve -itiraf etmeliyim ki- içimden yükselen isyan ve öfkeyi bastıramadığım gibi, çoğu fotoğrafa da ilk saniyeden sonra bakamamış, çareyi gözlerimi yummakta bulmuştum. Bu katliam ve Cezayirlilerin verdiği şanlı Kurtuluş Savaşı yakın bir geçmişte yaşandığı için geride çok sayıda tarihi belge, fotoğraf ve kanıt var. Şurası kesin ki Fransa Cezayir'de büyük bir katliam yapmıştır.)

Osmanlı yönetiminde özerklik elde etmiş, adalet içermeyen gücün zulme nasıl kolayca evrildiğini tecrübe etmiş Cezayir halkı, Fransa işgalini hiçbir zaman kabullenmez. Cezayirliler sürekli direniş halindedirler ancak ülkeye bağımsızlığını kazandıracak olan büyük direnişin fitillenmesi için 1954'e kadar beklemek gerekir. 1954'ten sonraki yıllar Kurtuluş Savaşı için örgütlenmeyle geçer.

1960 yılında başlatılan Kurtuluş Savaşı'nı 22 kişilik lider kadrosu organize eder. Halk tıpkı bizde olduğu gibi, kadınların da aktif katılımıyla Fransızları topraklarından atmak için şanlı bir savaş verir. Bu hareketin Türk Milli Mücadelesini örnek alması ayrıca ilginçtir. 1962'de Cezayir topraklarında tek bir Fransız bile kalmamıştır. Cezayir nihayet bağımsızdır.

İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke olan Türkiye, Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti'ni tanımakta gecikir. Cezayir Sosyalist Blok içinde, Türkiye de -Fransa gibi- NATO içinde olduğu için BM'lerde yapılan oylamada kontrollü bir çekimser oy kullanır ama Türkiye-Cezayir ilişkileri -buna rağmen- bozulmaz. Çünkü Cezayir devleti ve halkı Türkiye'nin ve Türklerin bağımsızlık savaşı döneminde o günün şartlarında elinden gelen yardımı yaptığını hiç unutmaz.

Türkiye Cezayir Kurtuluş Savaşı'na destek verir

1960 yılının Mart ayında -27 Mayıs İhtilali'nden önceki meclis döneminde-, TBMM bünyesinde Afrikalı Müslüman Halklarla Dayanışma Grubu kurulur. Bu grubun temel amacı Cezayir'in bağımsızlık mücadelesine destek vermektir. Dönemin Başbakanı merhum Adnan Menderes'in talimatıyla Genel Kurmay Başkanlığı'nın tayin ettiği bir general aracılığıyla, Libya üzerinden Cezayir'e, ciddi miktarda silah ve mühimmat sevk edilir.

Milli Türk Talebe Birliği'nin organizasyonuyla Cezayir'e bağımsızlık mitingleri düzenlenir. Halk geniş bir katılım göstererek Cezayirli kardeşlerinin yanında olduğunu gösterir. Ayrıca Konya ve Bursa esnafının topladığı para bağımsızlık hareketinde kullanılmak üzere Cezayir'e gönderilir. Yani Türkiye devlet ve toplum olarak bağımsızlığı için savaşan Cezayir'in yanında yer alır.

Türklerin Kurtuluş Savaşı'nda, Fransız ordusunda yer alan Cezayirli askerlerin Maraş ve Adana'da "Türk kardeşlerimize ateş etmeyiz" diyerek silah bırakmaları da; 17 Ağustos 1999'daki 7.4 şiddetindeki Gölcük depreminde Cezayir'in, 12 Mayıs 2003'te 7.8 şiddetindeki Cezayir depreminde Türkiye'nin yardıma koşması da, iki halk arasındaki 'kara gün dostluğu'nun bir göstergesi olarak arşivlere de, hafızalara da kaydedilir.

Ya şimdi ve sonra?

Cezayir'le din, tarih ve kültür birliğimizin olduğu, iki milletin birbirine asırlardır kardeş gözüyle baktığı malumun ilanı. Geçmişe ait ve durağan.
Cezayir Sokağı'nın adının Fransız Sokağı'na çevrilmesine, sokak girişinin modern Deli Dumrullar tarafından tutulmasına itiraz ettiği için Ahmet Tulgar'ın Milliyet gazetesinde; Ahmet Tulgar'a destek verdiği, sokağın adının aynı kalması gerektiğini savunduğu için Hıncal Uluç'un hıncına maruz kalan Ahmet Hakan'ın Sabah gazetesinde; "Fransa'nın Cezayir Soykırımı" adlı belgeseli hazırlayan Attila Hakan Ganimgil'in Fransız Sokağı'nda başına gelenler, sırayla bir yıllık yakın geçmişin dökümü.
Bundan sonra Cezayir'le, Cezayir Sokağı'yla nasıl bir ilişki kuracağımız, nasıl bir bilinç oluşturacağımız ise güncel. Sorulması ve cevaplanması gereken soru şu: Cezayir'e ve Cezayir Sokağı'na Türk olarak mı bakacağız yoksa Fransız olarak mı?

3 Haziran 2005

• Yazarın diğer yazıları...

Bosna: Kızkardeşimiz
Gevok ne yapsın?
Cezayir Sokağı, Fransız kolonisi mi?
Kurgu intikamını alıyor sayın seyirciler!
Gözlerine yağmur mu değdi?
Medyatik şifzofreni yahut haberler ve reklamlar
"Ben Ötekidir"
Biri bizi oynatıyor
Yüzün dirilişi
Müslüm Baba damar arayışında
Beni öldürmeyen şey beni uyandırır
Cılk yaraların çocukluğu
İtiraf et, rahatlayacaksın!
Nuri Alço: Gazoza atılan ilaç

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız. - Montaigne

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby