| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • RÖPORTAJ |
Bugün: |
|
Romanımı bir gün, Cemal Süreya'nın kendi şiirini tanımladığı gibi tanımlamak isterim
Tuna Kiremitçi, ilk romanı "Git Kendini Çok Sevdirmeden"le bir ilk roman için 'sürpriz' sayılabilecek bir satış başarısı elde etti. İkinci romanı "Bu İşte Bir Yalnızlık Var" ise hem ismini pekiştirdi, hem de romanlarının satış garantisini. Kitapları aylarca çok satanlar listesinin birinci sırasında kalırken medyanın ilgisi de yazarın üzerinden hiç eksilmedi. İsimleri birer cümleden oluşan ilk iki romanının dramatik çatısını aşk, ayrılık, hüzün gibi temalar üzerine kuran ve yalnız insanların bireysel öykülerini anlatan yazar, diğerleri gibi Doğan Kitap'tan çıkan yeni romanı "Yolda Üç Kişi"de, öncekilerden farklı bir anlatım deniyor ve roman kahramanlarının üzerinden toplumsal tarihe yoğunlaşıyor. Kuşaklar arası farklılığı farklı coğrafyalardan gelen, farklı geçmişleri olan ve yolları İstanbul’da kesişen Yakup, Leyla ve Halil'in öykülerine yediyor; onların içe ve dışa doğru yaptığı yolculuklarına, bireyselleşme çabalarına odaklanıyor. Romanda ironik bir dil kullanan ve sinemasal anlatımdan faydalanan Tuna Kiremitçi, hikayeye müdahil olmaya çabalayan ve okurla kahramanlarını çekiştiren anlatıcıyı, bir roman kahramanı kadar 'var' ve 'eğlenceli' kılıyor. 1994 yılında Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü alan, yayınlamasa da hâlâ şiir yazan; 1996'da kurulan Kumdan Kaleler grubuyla Denize Doğru adlı rock albümünü çıkaran ve şu an öyle çok fazla göz önünde olmasa da müziğe devam eden Tuna Kiremitçi, romanında, aldığı sinema eğitiminden ve okurun sinemasal gözünden, belleğinden de faydalanıyor. Öncekilere göre daha güçlü bir roman çıkaran yazar, "Artık daha iyi roman yazıyorum, yazı gücüme daha fazla inanıyorum" diyor ama tevazuyu da elden bırakmıyor: "Hâlâ üç roman yazmakla Nabakov olunmayacağını biliyorum!" Kentsoylu bir yazar olmadığını, kendini İstanbullu bir yazar olarak konumlandırdığını ifade eden Tuna Kiremitçi romanını bir gün Cemal Süreya'nın kendi şiirini tanımlarken tanımladığı gibi tanımlayabilmeyi hedefliyor.
faozk@yahoo.com
• Önceki romanlarınızda vardı, Yolda Üç Kişi’de de var: Karakterleriniz belli bir eğitim ve kültür seviyesine sahip, ekonomik sıkıntısı olmayan kentli insanlar. Halil taşralı olmasına rağmen kendini çok değiştirmiş bir karakter. Köy uzakta kalmış, bugününe çok da yansımayan bir geçmiş onun için. Siz de aslında kentli bir yazarsınız, kahramanlarınızın şartlarına benzer şartlarda yaşıyorsunuz. Sizin romanlarınızda da bir gün daha farklı insanlar olacak mı ya da böyle bir merak var mı sizde?
İnsan elbette kendi durduğu noktadan bakıyor hayata. Ben bir ‘küçük burjuva çocuğu’ olarak ilişkide bulunduğum insanlardan doğru dünyaya bakıyor ve anlamaya çalışıyorum. Yolda Üç Kişi’de Kumkapı’nın kenar mahallelerine ya da Botan Vadisi’ne kadar uzanmış olmak bile benim için bir başarı bu anlamda. Bizler dışa dönük bir kuşak olmadığımız, bir apartman dairesinde Commodore 64’le oynayarak büyümüş çocuklar olduğumuz için bunları bile yazabildiğim için kaderime müteşekkirim.
Ben aslında romanda yeni bir bileşim olacaksa bunun İstanbul kaynaklı olacağın düşünüyorum. Çünkü İstanbul bir küçük Türkiye haline geldi. İstanbul’da yaşamamızın getirdiği böyle bir avantaj var. Sonuçta Siirtliler de, Trabzonlular’da, Ermeniler de, Süryaniler de burada. İstanbul’a gözlerimi dört açarak bakmaya, kendimi İstanbullu bir yazar olarak konumlandırmaya çalışıyorum. Bunun kentsoylu bir yazar olmaktan biraz farklı olduğunu düşünüyorum. Cemal Süreya’nın kendi şiirini tanımlarken kullandığı bir söz vardır: “Benim şiirim Doğu’yla Batı’nın çelişkisidir, uzlaşması ya da bileşimi değil” der. Günün birinde ben de kendi romanımı böyle tanımlamak isterim aslında.
• Yolda Üç Kişi’de önceki romanlarınıza göre hem kahramanlarda ve anlatıcıda, hem de olayların akışında ve toplumsal bellekle buluşmasında farklı bir tarz deniyorsunuz. Bu, romanı zenginleştiriyor. Yolda Üç Kişi’yi kendi yazarlık çizginizde nerede görüyorsunuz?
Yolda Üç Kişi kendi yolumda atmış olduğum yeni bir adım. Daha önce yaptıklarımın üzerine bir taş daha nasıl koyabilirimin cevabını bulmaya çalıştım bu romanda. İlk romanlarda insan ilişkileri üzerine bir şeyler yazmaya çalışmıştım daha çok. Çünkü ilk romanda daha çok onlarla uğraşmam gerektiğine inanıyordum. Fakat bunları tarihsel bir perspektif içinde ele almanın zamanı geldi diye düşündüm ve bu defa tarihsel, toplumsal çelişkilerle birlikte insan ilişkilerini ele almayı denedim.
• Önceki iki romanınızda kahramanların kişisel tarihleri anlatılıyordu daha çok. Bunda ise kahramanlarla birlikte toplumsal tarih de giriyor romanın içine...
Attila İlhan’ın bir roman görüşü vardır ki ben doğru bulurum: “Bireysel çelişkileri, toplumsal çelişkileri, insanın kendiyle, toplumla ve doğayla yaşadığı çelişkileri iç içe ele alan romanlar önemli romanlardır” der. Ben de insanın bireysel çelişkilerinden yola çıktım ve toplumuyla ya da doğasıyla yaşadığı çelişkileri de işin içine katmaya çalışıyorum. Dramatik yapının temelini şimdi daha çok bunlar oluşturuyorlar. Başlangıçta gaz ve toz bulutu halinde de olsa bu yöne doğru gideceğim aklımda vardı hep.
• Bu önceden tasarlanmış bir çizgidir denilebilir mi?
Bu çok iddialı olabilir ama ilk romanlarımda da bireysel çelişkileri ve insan ilişkilerini işledikten sonra buralara doğru yelken açacağımı biliyordum.
• Bu romanı üzerine düşünürken ve çalışırken zihninizin kurgusal anlatıma daha fazla hakim olduğunu, kaleminizin biraz daha güçlendiğini, daha rahat yazdığınızı söyleyebilir misiniz?
Şu net ki artık daha iyi yazıyorum.
• Daha kolay yazıyorum değil yani...
Yolda Üç Kişi’yi daha zor yazdım aslında önceki kitaplarımdan. Daha çok ter döktüm ama sonucu beni daha çok tatmin eden bu oldu. Ben genellikle kendim okumak isteyeceğim kitapları yazmaya çalışıyorum. ‘Bir başkası yazsaydı da ben okusaydım’ın cevabını arayarak yazıyorum. Okuyucu olarak benim beğenim de gelişiyor tabii zaman içinde ve daha zor tatmin olmaya başlıyorum. Onun da bunda etkisi var.
• Romanın adı Yolda Üç Kişi ama ben romanın kahramanlarının üç değil beş olduğunu düşündüm. Yazar ve Feridun Sait de roman kahramanları kadar güçlü...
Yazar aslında dördüncü kişi olmak için uğraşıyor. Araya kaynamaya çalışıyor. Başaramıyor ama aslında bunun üzerine düşünüyor en azından. Dramatik yapının üzerinde düşünen, ona bakarak şaşıran, bir takım fikirler öne süren, karakterleri anlamaya çalışan ve bunları dramatik yapının parçası haline getirmeye çalışan bir yazar düşüncesi en başında vardı aklımda. Bunu da hem kendi yazma sürecimi, hem de okuyucu için okuma sürecini daha keyifli kılmak için yaptım. Bu aynı zamanda ironiyi kullanma şansı da sağladı. Benim sevdiğim karakter yaratma biçimi aslında şu: Bir karakteri dramatik bir durumun içine koymak ve sonra da önyargısız biçimde ona yaklaşarak, kolay hükümlerden kaçarak onu anlamaya çalışmak ve öykünün benden ne talep ettiğini bulmaya çalışmak. Ben yazarın değil de öykünün istediğinin gerçekleşmesinden yanayım. Romanda yazarın karakterleri anlama çabası da böylece konunun bir parçası haline gelmiş oluyor.
• Peki ya Feridun Sait?
Kız kardeşim romanı ilk kez okuduğunda “Sen Feridun Sait’i çok sevmişsin” demişti bana. Gerçekten de romanı yazdıkça Feridun Sait giderek daha cazibeli bir adam haline gelmeye başladı. Önce mahalle bitirimi sonra müflis hali, yaşadığı dejenerasyon kaotik bir karakter haline getirdi Feridun Sait’i. Kaotik karakterleri çok severim zaten. İlk bakışta neyin nesi olduğunu anlamadığımız, iyi mi kötü mü olduğu konusunda şüphe duyduğumuz, tam kötü olduğuna karar verdiğimiz anda birden bir iyilik kıvılcımı saçan karakterler dramatik yapılar içersinde çok cazip gelir bana.
• Siz hakikaten sevmişsiniz Feridun Sait’i. Leyla’nın gözünden bakmamışsınız, Leyla’nın bakışla anlatıcının bakışı arasına mesafe koymuşsunuz. Hatta Leyla’nın gazabından korumaya çalıştığınız bile düşünülebilir...
Benim öyle bir zaafım var. Karakterlerimi gereğinden fazla seviyorum bazen. Feridun Sait’i yazarken bunun farkına vardım ama geri dönmek içimden gelmedi pek. Onu yargılamaktansa anlamayı tercih ettim.
• Ben de anlatıcıyı sevdim. Bir yandan kahramanlarını anlamaya çalışırken bir yandan da okurla kahramanlarını çekiştiriyor ve hatta okuru bu konuda işbirliğine çağırıyor. Romanın kahramanları özgürleşmeye, kaderlerini değiştirmeye çalışan insanlar. Anlatıcı da onları özgür bırakıyor zaten, hep gözettiği bir mesafe var aralarında. Anlatıcının okurla kahramanlarını çekiştirmesini ben, anlatıcının okurunu da özgürleştirme denemesi gibi yorumladım. Katılıyor musunuz buna?
Anlatıcı bunu yaparak hem kendini, hem de okuyucuyu konuya kapılmaktan alıkoymuş oluyor aslında. Ben insanları zorla duygulandıran kitaplardan yana değilim. En hüzünlü kitapta bile bir ironi payı olması gerektiğini düşünüyorum ve bu ironinin hem kitaba hem da hüzne ayrı bir derinlik kattığını, insanileştirdiğini, daha beşeri bir hale getirdiğini düşünüyorum. Bu yüzden kendi konusuna uzaktan bakan ve kahramanlarını çekiştiren bir anlatıcı tarzı benim çok hoşuma gitti.
• Anlatıcının yazarın kendisi mi, yoksa yazardan bağımsız bir kahraman mı olduğu net değil. O yüzden de onun ayrı bir kahraman olduğunu, anlatıcının da kurgulandığını düşündüm. Buna katılıyor musunuz peki?
Doğru söylüyorsunuz. Nabakov’un sevdiğimi bir sözü vardır: “Bir romanda asıl olaylar o romanın asıl kahramanları arasında geçmez, yazan kişiyle okuyan kişi arasında geçer” diyor. Bunu ben de kendi kendime düşünüyordum ama Nabakov olmadığım için adını koyamıyordum herhalde. Yazarla okuyucunun sürekli birbirinin farkında oldukları ve düşünsel olarak sürekli cilveleştikleri, paslaştıkları, biraz Brechtyen bir anlatım tarzı bu. Yabancılaştırma gibi de giriyor araya ara sıra. Bütün bunların hepsi aslında tek bir amaca, bu üç kişi nasıl daha iyi anlarız amacına yönelik olsun istedim.
• Kendilerini özgürleştirmeye çalışan bu üç kahraman kendi yollarında giderken yolları bir yerde kesişiyor. Bir süre birlikte yol alıyorlar. Bunu onları ortak bir noktada buluşturuyor, benzeştiriyor. Ama onları benzeştiren başka şeyler de var ama biri özellikle dikkat çekici: Hepsinin yaralı olmaları. Cevad’ın göğsünde şarapnel, Leyla’nın karnında bıçak yarası var. Halil’in kalbi delik. Goran’ın yaralanmasına ise okur da tanık ediliyor. Niye kahramanlarınız yaralı?
İlk yaralanan Goran oldu aslında. Çünkü ben ilk önce Yakup’un hikayesini düşünmüştüm. Hayatında ilk defa yurt dışına çıkan ve orada garip şeylerle karşılaşıp şaşıran bir gencin hikayesini yazmayı istiyordum. Bu bana hem basit, hem çekici hem de komik bir hikaye gibi gelmişti. Ama yazmaya başladıktan sonra umduğum kadar komik olmadığının farkına vardım. Yakup’u daha iyi anlayabilmek için Halil ve Leyla’ya ihtiyacım olduğunu keşfettim. Yara meselesine gelince aslında kitabın düşündüğüm isimlerinden biri de ‘Okyanusta Yara İzleri’ idi. Yani yara izleriyle birbirine bağlanan üç tane öykü olmasını düşünüyordum bunun. Sonra daha sade olduğu için Yolda Üç Kişi’yi tercih ettim. Bu üç öykü üç uzun yol öyküsü de okunabilir ama onları birbirine bağlayan başka şeyler de var: aşk, vefa, dostluk, tarihsellik ve yara izleri.
• Yarayı bir metafor olarak mı kullandınız? Bu insanlar fiziken yaralı olmanın dışında da yaralılar çünkü. Bir tek Yakup henüz yaralanmamış...
Doğru Goran ve Cevad zaten yaralı insanlar. Onların somut anlamda yaralanmalarına ihtiyaç yok. Leyla da öyle. Halil ile Leyla kendi içlerine doğru bir yolculuk yapıyorlar ama Yakup kendi kabuğu içinde yaşadığı ve kabuğundan çıkıp dışa doğru bir yolculuk yaptığı, bir takım entelektüel düşünceler geliştirmiş olmasına rağmen bunların ürkütücü ve yere sağlam basmayan düşünceler olduğunu görüyor. Belki bu da bir anlamda yaralanma öyküsü sayılabilir.
• Yazarı konuşalım. Yazar değişik yerlerde ‘iddialı bir yazar olsaydı bu durumu şöyle anlatır, iddialı bir senarist bu olaydan şu kadar bölüm çıkartırdı, ama biz iddialı bir yazar olmadığımız için...’ gibi şeyler söylüyor ve kendine göre bir anlatım seçiyor. Aslında bunları söylerken bile hınzırca bir iddia taşıyor.
Evet, sinsice bir iddia bu.
• Daha önceki kitaplarınız yayınlandığında “Üç roman yazmakla Hemingway olunmayacağını biliyorum” demiştiniz. Bana göre Yolda Üç Kişi önceki iki romana göre birkaç basamak yukarıda duruyor. Bu romanın sizi Hemingway olmaya doğru yaklaştıran bir roman olduğunun farkında olmanız iddiayı beslemiş olabilir mi?
Evet, yazarın kendini o şekilde işin içine katması bir özgüven gösteriyor zaten. Çünkü daha iyi yazıyorum, daha çok güveniyorum yazdıklarıma, yazı gücüme. Bir de kendi kişisel tarihimde de doğum, ölümler, ayrılıklar, buluşmalar gibi iyi-kötü pek çok şey geldi başıma bu süre içinde. Bütün bunların insana getirdiği bir bilgelik düzeyi var herhalde. Biraz bunun tadını çıkarmak istedim açıkçası. İddia anlamında hala üç roman yazmakla Nabakov olunmadığının farkındayım.
• Ölçüyü değiştirdiniz mi? Ölçünüzün Hemingway olduğunu sanıyorduk. Böyle demiştiniz daha önce.
Benim ölçüm Nabakov’dur aslında. O gün de Nabakov demiş olmayı tercih ederdim. Fakat bu kitapla birlikte kendi doğru bildiğim yolda doğru bir adım atmış olduğum için biraz daha eminim kendimden.
• Sinema, edebiyat, şiir, müzik önceki romanlarınızda da vardı. Ancak bu romanda sinemasal anlatım ağır basıyor. Anlatıcı bir sahneyi anlatırken okurun sinemasal gözünü, belleğini yardıma çağırıyor ve “farz edin ki şimdi kamera yükseliyor ve biz onları orada şöyle görüyoruz” diyor. Bunu anlatımı kolaylaştırdığı için mi tercih ettiniz yoksa bugünün okurunun buna zaten alışkın olduğunu, sinemasal bakışın artık kaçınılmaz olduğunu düşündüğünüz için mi bir geçiş yapmaya çalıştınız?
Sinema okumuş olmaktan gelen bir tarafı da var bunun. Ben sinema okuluna sinemacı olmak amacıyla gitmedim. 21. Yüzyılda edebiyatla ilgilenecek birinin görsel dili iyi-kötü bilmesi gerekir herhalde, diye gittim. Sinema yüzyıl boyunca edebiyattan faydalandı. Biz niye aynısını yapmayalım şimdi? Edebiyatın imkanları sinema tarafından elinden alındığı için küsüp içine kapanması doğru bir şey değil bence. Bilakis bizim de yaptığımızın edebiyat olduğunu unutmadan bir misillemeyle sinemanın imkanlarını kendimize mal etmemiz gerekiyor. Ben hala iyi bir kitabın sinemaya dönüştürülemeyen kitap olduğunu düşünüyorum. Sinema çıktıktan sonrakilerden bahsediyorum, Madam Bovary’den falan değil. Bir kitap sinemalaştırılamıyorsa demek ki onda güzel bir edebi öz vardır diye düşünüyorum ama yer yer sinemasal anlatımdan faydalanmanın da bir sakıncası yok kanımca. Çünkü bu okuyucuyla iletişim kurmaktır. Gerçi gündelik düzeyin dışında ve daha üst bir düzeyde kurulan bir ilişki ama iletişim bir çabası yine de. Bunu unutmamak lazım. Sonuçta sinema dili de herkesin bildiği bir iletişim dilidir. Şurada Fitnat Teyze de sorsak, bize sinema diliyle ilgili bir şeyler söyleyebilir.
• Televizyon sayesinde bu kadar yayılan ve pekişen bir dil sinema dili...
Televizyon da sinema dilini kullanır aslında, hepimizin kullandığı ortak bir dil. Romanın iletişimini güçlendirmek ve biraz daha eğlenceli kılabilmek için kullandığım bir dil sinema dili. Bir de böyle farklı disiplinlerden faydalanmayı seviyorum. Romancıların artık yalnızca roman sanatıyla yetinmemesi gerekir bence.
• İzleyicinin algısı, beğenisi de sinemasal dilden etkilendiği, zihni biraz da bu dilin etkisinde oluştuğu için bugünün okuru açısından da bir geçerliliği var aslında bunun...
Okuyucuyu hesaba katmadan bir şey yazmanın imkanı da yok, gereği de yok artık. Anlatım tekniği dünyada belli bir noktaya geldi artık. Sinemacılara müteşekkiriz. Büyük ustalar ortaya çıktı, bize çok güzel ipuçları verdiler. Roman, sinema ya da tiyatro da olsa önemli olan insanlara bir şeyler anlatmak. Bir sinemacının aklına güzel bir anlatım biçimi gelmişse ben ondan niye yararlanmayayım ki!
• Bu, günümüzde hayatın eskiye oranda çok daha hızlı akışıyla da ilgiymiş gibi geliyor bana. Hız hayatlarımızda o kadar belirleyici ki artık her şeyle bir an önce karşılaşmak, yüzleşmek ve onunla hesabımız, alış-verişimiz her neyse hemen görmek, almamız gerekeni almak ve geçip gitmek istiyoruz. Edebiyat da hızdan etkilendi ve hatta bununla evrildi bence.
Gülten Akın’ın dediği gibi “Kimsenin zamanı yok durup ince şeyleri anlamaya”. Ama biz hala ince şeyleri anlatmak istediğimize göre, bunu nasıl anlatabileceğimizi düşünmek zorundayız. Eğer yazdıklarımız insanlara ulaşsın istiyorsak bunu da hesaba katmamız lazım. Bugün insanların çoğunun algısı sinematografi aracılığıyla biçimleniyor. Bunu da edebiyatın bir parçası haline getirebiliriz. Ama edebiyatın hakkını edebiyata vermek şartı ile.
• Romanda bir de kuşaklardan bahsediyor, ara kuşak diye bir şey olmadığını ve her kuşağın bir ara kuşak olduğunu hatırlatıyorsunuz... Romanda Halil ve Leyla üzeriden 68 kuşağını, o kuşağın toplumcu düşünü gerçekleştirmek için neleri göze aldığını anlatırken, onları daha bireyci bir kuşak olan bir sonraki kuşakla yani Yakup’la karşılaştırıyorsunuz. Bir röportajınızda da, siyasi roman yazmak için ortak bilinç altını deşmek gerektiğini söylemişsiniz. Siyasi arka planın, ortak bilinç altının kuşaklar üzerinden romana giriş nedeni bu mu?
Ortak bilinç altının siyasallaşmak için değil toplumsallaşmak için gerektiğini düşünüyorum. Ben siyasi romanlardan hiç hoşlanmam. Okumayı da sevmem, yazmayı da tercih etmem. Siyasetten anladığımı da zannetmiyorum. Daha gençken anladığımı zannediyordum ama zamanla hem anlamadığımı hem de aslında hiç hazzetmediğimi fark ettim. Benim romanda ilgilendiğim Leyla ile Halil’in siyasi düşünceleri değil. O siyasi düşüncelerin dramatik yapıya nasıl eşlik ettiği ve beslediği ile ilgileniyorum.
• Kitaplarınızı kimlerin okuduğunu düşünüyorsunuz?
Çok dikkat etmedim ama geniş bir yelpazeye yayılmış olduğunu görüyorum. Bunun niye böyle olduğunu bilmiyorum, çok fazla bilmek de istemiyorum. Bunun cahil kalmam gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. İsteyen bir aşk romanı olarak okuyabilir, isteyen de daha hassas aletlerle derinliklerini yoklayabilir. Bu yüzden kitabım hakkında 17 yaşındaki bir kız ya da orta yaşlı bir edebiyat profesörü bana mesaj yazdığı zaman aynı mutluluğu duyuyorum.
• Daha önce ‘kadınların daha çok okuduğu yazar’ denmişti sizin için...
Kadınların çok okuduğu bir yazar olmak kadar güzel bir şey olabilir mi?
• Bu tezi besleyen bir şey de sanırım kadınların erkeklere göre daha fazla kitap okuyor olmaları...
Kaldı ki kadınlar tarafından daha çok okunmasından şikayet edecek bir erkek yazar olabileceğine inanmıyorum ben. Çok mutluyum kadınlar tarafından çok okunduğum için. Bundan sonra da böyle olmasını çok isterim.
• Kendi akranınız yazarları takip ediyor musunuz?
Takip etmeye, anlamaya çalıştığım arkadaşlarım var. Aynı dönemde edebiyat sahnesine çıkmış bir dolu insanız. Yekta Kopan, Rıza Kıraç, Elif Şafak, Cem Akaş, Sema Kaygusuz, ya da şimdi adını unuttuğum için beni sopayla kovalayacak arkadaşların hepsi bunun bir parçası. Şu anda biraz gaz ve toz bulutu halindeyiz. Her şeyin yerine oturması bir 10 yıl alacak gibi geliyor bana.
• Bir kuşak edebiyatı oluşabilecek mi sizce?
Bu konuda en doğru adres ben değilim gibi geliyor bana. Bu konuya kafam pek çalışmaz, öngörülerim genellikle yanlış çıkar. Günümüzde bir insanın yazıya yönelmesi bile çok özel bir durum. Kaldı ki bizim kuşağın en parlak beyinleri daha çok görsellikte arıyorlar sanatsal ifadeyi. Onlar da edebiyat tarafta olsaydı bizim adımız okunmayacaktı belki onların içerisinden. Cem Yılmaz romanı tercih etseydi çok tuhaf şeyler yazacaktı ve herkes onu okuyacaktı belki de. Edebiyatın geçer akçe olmaması durumu biraz sınırlıyor tabii ki. Bir kuşak edebiyatı çıkar mı, çıkmaz mı bilmiyorum ama olanaksız da değil. Ortak paydaya sahip bir kuşak olmak gerekir mi, onu da bilmiyorum. Bence önemli olan bir yazarın edebiyat tarihi ya da kendi kuşağı içindeki yerini değil, yazdıklarını, yazacaklarını düşünmesi. Çünkü bir yazar ancak tek başına var olabilir. Kolektif düşünmeye çok da gerek yok.
• Kendi kuşağınıza baktığınızda ‘Şu romanı ben yazmış olsaydım keşke’ dediğiniz bir roman, kıskandığınız bir yazar var mı?
Ben kuşağım içinde kendi yazdıklarımdan memnunum açıkçası.
• Bütün edebiyat tarihini düşündüğünüzde kıskandığınız hiç mi yazar, roman yok peki?
Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nı, Nabakov’un Lolita’sını ya da Calvino’nun Görünmez Kentler’ini yazmış olmayı çok isterdim.
• Şiir yazmış, ilk şiir kitabıyla ödül almış ve yayınlamasa da hala şiir yazan ama romancı olarak tanınmış biri olarak Kültür Bakanı’nın “Şiirin az gelişmiş ülkelerde, romanın ise gelişmiş ülkelerde geliştiği” yönündeki açıklamasını nasıl yorumluyorsunuz?
Çok doğru bir söz bu ama bir Kültür Bakanı’nından beklenmeyecek bir söz olduğu da ortada. Öncelikle zeka pırıltısı içeren bir söz olduğunu itiraf etmek isterim. Roman genellikle sanayileşmiş ülkelerin burjuva sınıflarında ortaya çıkan, burjuvanın bireysel dünyasını anlatan bir anlatım biçimi ve bu nedenle Batıya ait olması da bir sonuç tabii ki.
16 Mayıs 2005
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|
| Açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez. - A. Gide |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk |
|
Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.
© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi |