| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • RÖPORTAJ |
Bugün: |
|
Meryem Aybike Sinan: Edebiyatımız, emperyalist yozlaştırmanın arenasına dönüştü
“Dünyanın hangi ülkesindeki aydınlar, kendi etnik kimlikleri, kültürel kökleri, gelenekleri ve dinleri karşısında bu kadar derin bir yabancılaşma içindedir, bana söyleyebilir misiniz? Türkiye’de yaşanan gidişat kesinlikle hastalıklıdır ve yeryüzünde de bir benzeri daha yoktur.”
Edebiyat dünyamızın yıldızı giderek yükselen genç kuşak yazarlarından Meryem Aybike Sinan ile Türk aydınındaki kültürel yozlaşma ve bunun edebiyatımıza yansımaları üzerine geniş kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz.
O, son bir kaç yıldır edebiyat dünyasında elde ettiği mütevazı kariyer
ve şöhreti, kendi milletine karşı hastalıklı bir
yabancılaşma duygusunu üstünkörü bir Türkçeyle kâğıda
döküp dış kaynaklı pohpohlamalarla inşâ edenlerden
değil. Yani, bu anlamda “sırtını ta Avrupa ve
Amerika’lardan sağlama almış torpilli edip ve edibeler”
listesinde yer almıyor. Şu ana kadar edebiyat adına
her ne yaptı, ne başarı elde ettiyse hepsini dişiyle
tırnağıyla ve yalnızca kaleminin gücüyle elde etmiş biri
Meryem Aybike Sinan. “Türkiye’ye düşman olmadan Türk yazarı olmaya
çalışma mücadelesi”nin önüne çıkardığı bütün
zorlukları tek tek, sabırla göğüsleyerek… Özellikle öykü ve deneme alanında son yılların en
başarılı bayan yazarları arasında gösterilen Meryem
Aybike Sinan’ın yıldızı, kültür ve sanatın diğer
bütün alanları gibi edebiyatta da olanca şiddetiyle
hissedilen “özbenlik reddiyesi”ne, sektörün kadim
hastalığı durumundaki “sol hegemonya”ya rağmen
her geçen gün biraz daha parlıyor. “Hayat Gerçeğe Yürür” adlı ilk öykü kitabı
geçtiğimiz yılbaşında piyasaya çıkan genç yazar,
edebiyat dostlarından gördüğü samimi ve yoğun ilgi
nedeniyle, eserlerinin basımını üstlenen Akış
Yayınevi’nden, çok kısa bir süre sonra ikinci
eserinin yayımı için de teklif almış. Böylelikle,
yazarın ilk kitabı bir buçuk ayda ikinci baskısına
ulaşırken, “Hüzün Şebneme Benzer” adlı yeni
çalışmasının da bugünlerde rafları süslemeye başladığını
görüyoruz. Nitekim, her iki eserinin ardarda piyasaya çıkmasıyla
birlikte, çeşitli radyo ve televizyon kanallarındaki
kültür-sanat programlarından aldığı davetler de gitgide
artan bu ilginin bir başka kanıtı. Onu geçtiğimiz
haftalarda önce Hilâl TV’de Arzu Erdoğral’ın
hazırlayıp sunduğu “Çay Saati” programında,
ardından da Mehtap TV’de Ramazan Ümit Şimşek’in
konuğu olduğu “Çınaraltı”nda izleme imkânı
bulduk. Sinan, katıldığı her iki programda da Türk dili
ve edebiyatı üzerine ilginç ve derinlikli görüşleriyle
izleyenlerin dikkatini çekerken, aynı süreçte
düzinelerce radyo programına da konuk oldu. ‘Malatya’nın çok kültürlü ikliminde yetiştim’ Kimi prestijli edebiyat sitelerinde sadık okurları
tarafından kendisine “Türkçe’nin yeni sultanı” ve
“kadife üslûplu öykücü” gibi nitemelerde
bulunulan bu genç ve yetenekli bayan yazar sorduğumuz
ilk soru, onun hayata ve edebiyata bakışının da bir tür
özeti aslında… “Malûm, ülkemizde hemen her şey gibi edebiyat
dünyası da alabildiğine siyasallaşmış durumda. ‘Sol
edebiyat’ ve ‘sağ edebiyat’ gibi iki ana akım, iki temel
kavram var karşımızda. Bu ise sanatın kuşatıcılığı adına
çok arzu edilen bir durum olmasa da artık ne yazık ki
bir realite. Pekiyi ya siz, kendinizi kültür ve
sanattaki duruşunuz açısından bu yelpazenin neresinde
konumlandırmaktasınız?” diyoruz Sinan’a… “Ben bir Doğu çocuğuyum” diyor göz bebeklerine
kadar işlemiş bir samimiyetle, “Doğulu olmaktan
alabildiğine memnun bir Doğu çocuğuyum. 1975 yılında,
Kürtler ile Türkler’in yüzlerce yıldır birarada ve
kardeşçe yaşadıkları Malatya’da dünyaya geldim. Köken
itibarıyla Türk’üm ve bununla da gurur duyuyorum. Fakat,
yetişme çağlarımda, Malatya’nın -başlangıcı ta Selçuklu
medeniyetine kadar uzanan- o gıpta edilesi çok kültürlü
atmosferinden yoğun biçimde etkilendim. Yazı serüvenimin
temellerini de uyum içindeki bu çok kültürlülüğe
duyduğum derin hayranlık atmıştır aslında… Bahçeli bir evimiz vardı Malatya’da. Ve pek çok
farklı etnik kökenden gelen iyi kalpli, çalışkan,
dürüst, yardımsever komşularımız… Kürd’ü, Alevî’si,
Ermeni’si, Süryanisi’yle, hepimiz Malatyalı’ydık. Tıpkı
bir zamanlar hepimizin Selçuklu ya da Osmanlı tebâsı
olduğumuz gibi. Bir güne bir gün de babamın yakın
çevremizdeki o kişilerle tatsız bir olay yaşadığını
hatırlamıyorum. Çocukluk ve gençlik yıllarım boyunca, bu ülkenin
kültürel mozayiğini yeryüzünde benzersiz kılan tılsımın
kaynağının, farklı dinler ve etnik kimliklere sahip
bütün o insanlar olduğunu, bunların her birinin söz
konusu mozaik içinde bütünü tamamlayıcı birer rolü
bulunduğunu gözlemledim. O yüzden de hepsini ayrı ayrı
sevdim. Zaten, sonradan bir çok öykü ve denememi de
yakın çevremde gözlemlediğim bu rengârenk karakterlerin
gerçek hayatlarından esinlenerek yazdım. ” “Öğretmen kökenli edebiyatçı” geleneğinin son
halkası Son derece zengin bir kütüphaneye sahip, her sabah en
az üç-dört tane günlük gazete okunan bir evde büyümenin
avantajını yaşayan Sinan’ın edebiyata düşkünlüğü de yine
aile ocağındaki bu kışkırtıcı atmosfer sayesinde ortaya
çıkmış. İlkokul, ortaokul ve lisede adım adım artarak
devam eden bu düşkünlük de onu 1990’ların başlarında,
Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Türkoloji Bölümü’ne yönlendirmiş. “Başarılı bir yükseköğrenim sürecinden sonra,
1990’ların ikinci yarısında ‘Türkolog’ unvanıyla mezun
oldum bu okuldan” diyerek sürdürüyor konuşmasını,
“Bitirme tezim ‘Yavuz Bülent Bâkiler’in Şiirleri Üzerine
Bir İnceleme’ başlığını taşıyordu. Sonrasında ise daha
profesyonel bir anlayışla öykü ve denemeler yazmaya
devam ettim. Kendimi daha lisedeki öğrencilik yıllarımdan
itibaren daima ‘milliyetçi ve muhafazakâr’ çizgide bir
insan olarak tanımlamışımdır. Mensup olduğu kavmin
insanlık ailesi içindeki gerçek değerini İslâmiyetle
şereflendikten sonra bulduğuna inanan, kendisini var
eden etnik ve kültürel kökleriyle de diniyle de
alabildiğine barışık bir Doğu ülkesi yazarıyım ben.
Ruhumda çalkantılara yol açabilecek hiç bir kimlik
bunalımım yok elhamdüllilah. Bu üslûp ve duruş içinde,
edebiyattaki yoluma da aynı kararlılıkla devam
etmekteyim. Belki benim ilerleyişim, küresel desteğe
sahip bazı kalemşörler kadar hızlı olamayacaktır. Çünkü
hem iç piyasada hem de yurt dışında bir Türk yazarının
kendi değerleriyle barışık olmasının alabildiğine
garipsenip kınandığı ve böyle bir bakış açısına otomatik
biçimde cephe alındığı kültürel bir ‘fetret devri’ni
yaşamaktayız. ‘Türkler’in tarih boyunca en büyük
eğlencesi, zırt-pırt Ermeni ve Kürt kesmek olmuştur’
yazarak edebiyatın meşakkatli patikalarında bir
anda uzun atlama yapanlar karşısında işimin hiç de kolay
olmadığının farkındayım. Bu alanın baronlarının önüne
aynı anda hem ilmî alandaki bir terakkiye, hem geleneğin
güzel ve olumlu yönlerine, hem de bizi biz yapan
inançlara bağlı, sentez bir kimlikle çıkmak epeyece
gözükara olmayı gerektiriyor. Böyle bir tercih çoğu kez
‘aforoz’ ya da en hafif şekliyle ‘yok sayılma’
tehlikesini de beraberinde getirmekte çünkü. Ama olsun; uğruna kesinlikle mücadele etmeye
değecek güzellikte, ulvi bir dâvâ bu. Tanzimat’tan bu
yana kafası alabildiğine karıştırılmış olan Türk
milletinin, medyada dizginleri ellerinde tutan bunca
‘Batıcı’ karşısında, kendi değerleriyle barışık kadın ve
erkek yazarlara artık eskisinden de şiddetle ihtiyacı
var. Ben de ortaya koyduğum düşünceler ve eserlerle bu
edebiyat cephesi içinde yer almaya adayım.” ‘Mermi sesleri’ arasındaki ilk öğretmenlik
tecrübesi Daha önce de vurguladığımız gibi, Meryem Aybike
Sinan, kitapların ve okumanın çok sevildiği, bütün
üyelerinin gündelik hayatta buram buram edebiyat
soluduğu kalabalık bir aileden geliyor. Var olanla
kanaat etmeyi bilen, dinine ve geleneklerine bağlı, o
kalabalık mevcut içinde bile mutluluk ve huzur adına
yine de sağlıklı bir armoni yakalayabilmiş örnek bir
orta sınıf Türk ailesi. Ki zaman içinde, bu ailenin
bütün üyeleri evdeki kadim geleneğe uyarak, eğitimlerini
orta hâlli ekonomik koşullar altında büyük bir başarıyla
tamamlamış ve bir bölümü de devletin çeşitli
kurumlarında görev yapmaya başlamışlar. Meryem Hanım da devletin “baba” olarak
görüldüğü bu zinciri koparmamış, ‘Türkolog’
unvanını kazandığı yükseköğreniminden sonra Millî Eğitim
Bakanlığı’na başvurarak lise edebiyat öğretmenliği
kadrosu kazanmış. “İlk görev yerim
Mardin-Nusaybin’di” diyor acı acı gülerek,
“Gencecik, bekâr bir hanım öğretmen için oldukça zorlu
bir görev yeriydi. Fakat, dedim ya, damarlarında
doğuştan Doğululuk ruhu gezinen biriyim ben. Her ne
kadar, kafamda yaşattığım kardeşlik bilincini yüzlerce
yıl önce yakalamış olan o Doğu son yirmi yılda yerini
daha farklı bir Doğu’ya bırakmış olsa da bu ilk görev
yerimde acımasız gerçeklere karşı var gücümle direndim.
Kendi Doğu algımı belleğimde inadına inadına yaşatarak
görev yaptım Nusaybin’de… Ayrılıkçı terörün gemi iyice
azıya aldığı bir dönemde, her iki-üç gecede bir makineli
tüfek ve bomba sesleri arasında ifâ ettiğim ‘Şark
Hizmeti’, sıkıntılı ama o oranda da eğitici bir süreç
oldu benim için. Pek çoğu yoksulluğun dibine vurmuş Kürt
çocuklarından oluşan yüzlerce öğrenci yetiştirdim. Onlar
beni sevdiler, ben de onları.... Birlikte şiirler,
romanlar okuduk, güldük, eğlendik, bazen de ağladık.
Nusaybin’in o çetin ceviz şartlarında bile, edebiyatın
içinden türlü türlü lezzetler çıkardık. Kendimi o
yıllarda ünlü ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filminin idealist
edebiyat öğretmeni (Robin Williams tarafından
canlandırılan ‘John Keating’ karakteri) gibi
hissederdim. Fakat, taraflar arasında böyle bir sevginin
yeşermesini asla istemeyen şer güçler gördüm orada.
Doğu’daki görev sürem bitince de öğrencilerimi,
nefretten nemalanan, onların körpe beyinlerinin bilimle,
sanatla, imanla ve sevgiyle değil gözleri kör eden bir
hınçla dolmasını arzulayan, gençleri dağa kaldırıp
eşkıya yapmanın derdindeki bu kesimlerin ellerine
bırakıp İzmit’e tayin oldum. Son 6-7 yıldır da benim
gibi eğitimci olan eşimle birlikte bu kentte görev
yapmaktayım.” Üslûbunun kıvraklığı çocukken keşfedilmiş Meryem Aybike Sinan, ardarda yayımlanan iki
kitabında ve internet âleminin en prestijli kültür-sanat
sitelerinden biri konumundaki “Sanat Âlemi”nde
her ne kadar erişkinlerin edebiyet beğenisine hitap
ediyor olsa da onun bu alanın yakın takipçileri
tarafından iyi bilinen bir diğer tutkusu da “çocuk
edebiyatı” üzerine eserler vermek… “Çocukları sevmeyen öğretmenlik yapamaz; çocuk
edebiyatı alanında sağlam ve kalıcı eserler verilmeden
de bir ülkenin millî edebiyat geleneği oluşturulamaz”
diyen yazar, basılı bir yayında boy gösteren ilk
eserini bundan uzun yıllar önce yine bir çocuk dergisi
için vermiş. Henüz ortaokul yıllarında yazdığı bir
öyküsünün o dönemin en popüler çocuk dergilerinden
Türkiye Çocuk’ta basılması, üstüne üstlük kendisine
bunun için küçük bir de telif bedeli gönderilmesi, hiç
unutamadığı yazarlık anıları arasında yer alıyor.
Türkiye Çocuk’un sonraki dönemlerde de pek çok öyküsüne
yer vermesinin yanısıra, yaşı ilerleyip kalemi
kuvvetlendikçe çocuk merkezli eserleriyle daha bir çok
süreli yayında da boy göstermeye devam etmiş Sinan… Onun üslûbundaki zenginliği, anlatımındaki
sıradışılığı keşfedip kendisine edebiyat dünyasında yeni
bir açılım sağlayan en önemli kişi ise kültür-sanat
câmiamızın saygın isimlerinden gazeteci-yazar ve
edebiyatçı Mehmet Nuri Yardım olmuş. Genç
yetenekleri erkenden keşfedip büyük bir alçakgönüllülük
içinde topluma lanse etmesiyle tanınan Yardım, geçen
yılın yaz aylarında bazı deneme ve öykülerini ökuduğu
Sinan’a, yöneticiliğini kendisinin yaptığı “Sanat
Âlemi” sitesinde yazmasını teklif etmiş. Ve başlayış
o başlayış... Anılan tarihe kadar düşük tirajlı
dergilerde nisbeten daha dar çerçeveli bir okur
kitlesine seslenen yazarımız, kalemiyle sivrilmeye aday
pek çok yetenekli insana -soyadına lâyık bir tutum
içinde- yeni kanallar açan Mehmet Nuri Hoca’nın teşvik
ve öngörüsüyle kısa sürede yüzbinlere seslenmeye
başlamış. Son olarak da Akış Yayınları’nın yöneticisi,
popüler gençlik romanlarıyla tanınan gazeteci-yazar ve
tecrübeli editör İsmail Fatih Ceylan’ın “Bu
güzelim yazılar unutulup gitmemeli. Deneme ve
öykülerinizi belli aralıklarla yayımlamak istiyoruz”
teklifiyle kitaplar doğmuş. ‘Çocukların eğitimi çok önemli’ Halen, yayınlanmış iki kitabının yanısıra, biri roman
olmak üzere iki yeni kitap üzerinde daha çalışmasına ve
“Sanat Âlemi”nde düzenli olarak denemeler kaleme
almasına rağmen, çocuklara yönelik çalışmalarını da hiç
hız kesmeden sürdürüyor Meryem Aybike Sinan.
Sözgelimi, bu alanın önde gelen dergilerinden
“Somuncu Baba”, her sayısında mutlaka onun çocuk
öykülerine yer vermekte. Kendisi de iki çocuk annesi bir
bayan olarak, “Çocuklar benim hem enerji hem de
gözlem kaynağım” diyor ve ardından da şunları
ekliyor: “Onlar üzerine, onların duygu dünyasına yönelik
metinler kaleme almak, beni hem bir anne, hem bir
eğitimci, hem de bir yazar olarak sürekli geliştiriyor.
Genç kuşakların eğitimini garantiye almayan, bu alanda
onlara sağlıklı bir kültürel altyapı sunmayan bir
toplum, psikopatlığın gitgide daha fazla prim yapmasına
da hiç şaşırmamalı. Tabiî, benim burada eğitimden
kastettiğim şey, çocuklarının önüne kendilerine gün
içinde ayak bağı olmasın diye kan ve vahşet dolu
bilgisayar oyunlarını fütursuzca koyan, onlara -çizgi
filmden başka herşeye benzeyen- sadistik japon
animasyonlarını tekrar tekrar izleten ebeveynlerin
yaptıkları bencillik gösterileri değil… Vatan, millet,
bayrak ve Allah sevgisini yüceltecek eserlerden söz
ediyorum ben. Ancak ne yazık ki böyle eserlerin sayısı
hiç de fazla değil. Barbie ve erkek arkadaşı Ken’in,
Winx kızlarının serüvenleriyle ya da vahşi savaş
oyunlarıyla büyüyen, şiddet ve cinsellik düşkünü sorunlu
bir nesil geliyor. Emperyalistlerin de istediği tamamen
bu aslında. Reflekslerini yitirmiş bir Türk toplumu. Ve
ne yazık ki ebediyat gibi kadim bir sanat bile, toplumun
uyuşturulduğu bu emperyalist savaşın en önemli
arenalarından birine dönüştü.” ‘Osmanlıca mirasını reddederek kaliteli edebiyat
üretilemez’ Meryem Aybike Sinan’ın son derece naif ve
şiirsel bir üslûba sahip olan eserlerinde en çok dikkati
çeken özelliklerden biri de, eski ve yeni kelimeleri son
derece dengeli, aynı zamanda lezzetli bir sentez içinde
harmanlaması… Bunun yanısıra, Türkçe gramer kuralları
konusunda gösterdiği yoğun hassasiyet de hemen göze
çarpmakta… Gramerin doğru kullanımına ilişkin hassasiyetine
değindiğimizde, Sinan bu konudaki görüşlerini de son
derece çarpıcı ifadelerle dile getiriyor: “Türkçe’nin kendine özgü şiirinin büyük bir
yozlaştırma ve talan furyası altında yerle bir edildiği,
milyonlarca insanın dükkan tabelalarından internet
yazışmalarına kadar her alanda ne idüğü belirsiz paçoz
bir dil kullandığı bu ahir zamanda, birilerinin Don
Kişot’luk yapıp yozlaşma karşısında inatla direnmesi
gerekiyor. Yanlış anlaşılmasın, ben uzun zaman önce
Türkçeye yerleşmiş ve artık iyice kabul görmüş olan kimi
türetme kelimeler konusunda katı bir reddiyecilik içinde
değilim. Bunlar arasından, gerek gramer gerekse fonetik
açıdan yerini bulmuş olanlar elbette ki Türkçe
bünyesinde kalabilirler. Çünkü dil yaşayan ve sürekli
gelişen bir varlık; doğru köklerden başarıyla türetilmiş
kelimeler de dilimizi zenginleştirmekteler… Fakat, aynı şefkat hiç bir zaman Osmanlıca’ya
gösterilmedi. Yazı yazarken, Osmanlıca’dan miras pek çok
kelimeyi de bilerek yediriyorum metinlerime. Türkolog
olmama ve edebiyat öğretmenliğini kendime meslek olarak
seçmeme rağmen, Türk dili konusunda hayatım boyunca
kesintisiz bir eğitim sürecinde olduğumu varsayıyorum. O
yüzden de her gün mutlaka bir kaç saatimi Osmanlıca
sözlükleri incelemeye ayırmaktayım. Osmanlıca kelimelerden bütünüyle ayıklanmış ve
çorak bir tarlaya benzetilmiş olan bir Türkçeyle ‘büyük
edebiyat’ yapılamaz. Üstelik, bu yalnızca bizim dilimiz
için geçerli bir durum da değil. Batı edebiyatının en
seçkin klasiklerine bakarsanız, orada da eski
Fransızca’nın, eski Almanca’nın, eski İngilizce’nin
tartışılmaz ağırlığını görürsünüz. ‘Tarumar etti’
fiilinin, içinde bulunduğu cümleye kazandırdığı şiiri ve
edebî anlamı ‘yıktı’ fiilinde bulabiliyor musunuz?
Osmanlıca kelimeleri tek tek ayıklanmış bir Türkçe belki
internette birbirine ‘Mrb’ ‘Nbr’ yazmakta çok işe
yarayabilir; fakat şiir, roman, öykü, deneme ve hatta
günlük gazetelerde kaliteli köşe yazısı yazmaya asla
yetmez. O yüzden de Türk edebiyatının kökününün
kurumaması için, hem bir eğitimci hem de yazar olarak
gelenekle bağı koparmamaya özel bir hassasiyet
gösteriyorum.” Meryem Aybike Sinan’ın dil ve edebiyat dünyamızdaki
ürkütücü çoraklaşma üzerine yaptığı bu anlamlı
vurgulardan sonra, sorunu tanımlarken söylenebilecek çok
da fazla bir şey kalmıyor aslında… Baskı teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte kitap
yazmanın ve yaymanın kolaylaşması edebiyatımızda
“nicelik” açısından belli bir gelişmeye vesile oldu
belki; fakat onca yıllar sonra sanat dünyamızın
ufuklarında hâlâ yeni bir Necip Fazıl Kısakürek, Arif
Nihat Asya, Nazım Hikmet ya da Cahit Külebi
kükremesi duyamamış olmak bu endişeyi fazlasıyla haklı
kılıyor. Edebiyatımızın gün be gün “tektip”leştiği, bu
da yetmiyormuş gibi -kendisine tema olarak eziklik
psikolojisini ve “piç”leri seçmiş kimi kafası
karışık kalemleri saymazsak- edebiyat alanında kadın
varlığı ve duyarlılığının iyice gerilediği bir dönemde,
yalnızca kıvrak kalemi ve Anadolu’ya yönelik sevdasıyla
varolmayı seçen Meryem Aybike Sinan’a çıktığı
yolda sonsuz başarılar diliyoruz.
7 Mart 2007
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|
| İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır. - Victor Hugo |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk |
|
Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.
© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi |